
SAYFA 171
[FİHRİSTE-İ MEKTÛBÂT]
[BİRİNCİ MEKTÛB]
Dört suâlin cevabıdır. Birinci Suâl:? Hazret-i Hızır’ın hayatı hakkında ve o münâsebetle hayâtın beş mertebesini gāyet güzel ve mukni‘ bir tarzda beyân eder. İkinci Suâl:? اَلَّذٖی خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَیٰوةَ âyetindeki mevti ni‘met sûretinde ve mahlûk olduğunun sırrını, gāyet güzel bir sûrette isbat eder ki, mevt dahi hayat gibi bir ni‘met ve hayat gibi mahlûk olduğunu isbat eder. Üçüncü Suâl:? Cehennem nerededir? Cevâbında gāyet ma‘kūl bir sûrette yerini beyân eder ve gösterir. Ve cehennem-i suğrâ ve kübrâyı tefrîk edip, fennî bir tarzda ve mantıkî bir sûrette isbat etmekle beraber, âhirette gāyet muhteşem ve parlak bir sûrette azamet ve rubûbiyet-i İlâhiyenin bir sırr-ı azîmini ve cehennem-i kübrânın bir hikmet-i hilkatini gösterdiği gibi, cennet ve cehennem şecere-i hilkatin iki meyvesi ve silsile-i kâinâtın iki netîcesi ve seyl-i şuûnâtın ve mahsûlât-ı maʻneviye-i arziyenin iki mahzeni, lütuf ve kahrın iki tecellîgâhı olduğunu gösterir. Dördüncü Suâl’in cevâbında, mahbûblara aşk-ı mecâzî aşk-ı hakîkîye inkılâb ettiği gibi, koca dünyaya karşı insanların aşk-ı mecâzîsi dahi, sırr-ı îmân ile makbûl bir aşk-ı hakîkîye inkılâb edebildiğini, gāyet güzel ve mukni‘ bir sûrette isbat eder.
[İKİNCİ MEKTÛB]
Bu zamanda zarûret olmadan irşâd-ı nâsa ve neşr-i dîne çalışanlar, sadakaları ve hediyeleri kabûl etmemek lâzım geldiğinin sırrını, dört sebeb ile beyân ediyor. اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ âyetiyle اِتَّبِعُوا مَنْ لَا یَسْئَلُكُمْ اَجْرًا âyeti gibi, insanlardan istiğnâ hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsîr eder. Ve ilim ve dîni neşre çalışan insanlar mümkün olduğu kadar istiğnâ ve kanâatle hareket etmezse, hem ehl-i dalâletin ithâmına hedef olur. Hem izzet-i ilmiyeyi muhâfaza edemez. Hem salâhat ve neşr-i dîn gibi umûr-u uhreviyeye mukābil hediyeler almak, âhiret meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yemek demektir.
SAYFA 172
[ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]
فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde ve yeminindeki ulvî bir nûr-u i‘câzı وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰی عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖیمِ âyetinin teşbîhindeki parlak bir lem‘a-i i‘câziyeyi; ve اَلَّذٖی جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فٖی مَنَاكِبِهَا âyetinde küre-i arzı, fezâ-yı kâinâtta yüzen bir sefîne-i Rabbâniye olduğunu gösteren parlak bir hakîkati tasvîr ederek, küre-i arzdan cehenneme göçmek için ehl-i dalâletin seyahatini; ve bütün eşyâ bir tek zâta isnâd edilse, vücûb derecesinde suhûlet ve kolaylık olduğunu; eşyânın îcâdı müteaddid esbâblara isnâd edilse, imtinâ‘ derecesinde bir suûbet ve müşkilât olduğunu, gāyet güzel ve mukni‘ ve muhtasar bir sûrette beyânıyla iki nükte-i mühimme-i i‘câziyeyi tefsîr eder.
[DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
وَمَنْ یُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِیَ خَیْرًا كَثٖیرًا âyetinin bir sırrı, Risâle-i Nûr hakkında tecellî ettiğini beyân eder. Hem: در طریق نقشبندی لازم آمد چار ترك; ترك دنیا, ترك عقبا, ترك هستی, ترك ترك düstûruna mukābil, aczimendî tarîkinde pek mühim bir düstûru beyân eder.
Hem اَفَلَمْ یَنْظُرُٓوا اِلَی السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَیْفَ بَنَیْنَاهَا âyetinin bir sırrını, şiire benzer fakat şiir olmayan, muntazam fakat manzûm olmayan, gāyet parlak fakat hayâl olmayan, yıldızları konuşturan bir yıldıznâme ile tefsîr eder.
[BEŞİNCİ MEKTÛB]
Şerîatın bir hâdimi ve bir vesîlesi olan tarîkate mensûb bazı zâtların, tarîkate fazla ehemmiyet verip ona kanâat ederek, hakāik-i îmâniyenin neşrinde tenbellik ve lâkaydlık gösterdikleri münâsebetiyle yazılmış ve velâyetin üç kısmını beyân edip, en mühim tarîkat olan velâyet-i kübrâ, sırr-ı verâsetle sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve neşr-i hakāik-i îmâniyede ihtimâm olduğunu isbat eder. Ve tarîkatlerin en mühim gāyesi ve fâidesi ve müntehâsı olan inkişâf-ı hakāik-i îmâniye Risâle-i Nûr ile dahi olabildiğini; ve Risâle-i Nûr’un eczâları o vazîfeyi tarîkat gibi, fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü gösteriyor.
SAYFA 173
[ALTINCI MEKTÛB]
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ âyetlerinin bir sırrı, birbiri içinde hissedilmiş beş nevi‘ hazîn gurbetler zulmetinde, nûr-u îmân ve feyz-i Kur’ân ve lütf-u Rahmândan gelen bir nûr-u tesellinin beyânıyla, o sırrı tefsîr ediyor. Bu mektûb en katı kalbi de ağlattıracak derecede rikkatlidir. Ve en me’yûs ve mükedder kalbi dahi ferahlandıracak derecede nûrludur.
[YEDİNCİ MEKTÛB]
Münâfıkların ithâmından berâet-i Nebeviye hakkında gelen مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَ خَاتَمَ النَّبِیّٖنَ فَلَمَّا قَضٰی زَیْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَیْ لَا یَكُونَ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ حَرَجٌ فٖٓی اَزْوَاجِ اَدْعِیَٓائِهِمْ âyetlerinin mühim bir sırrını tefsîr ediyor.
Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kesret-i izdivâcı nefsânî olmadığını, belki akvâl ve ef‘âli gibi, ahvâl ve etvârından tezâhür eden ahkâm-ı şerîata vâsıta olmak için husûsî dâiresinde ziyâde şâkirdleri bulunması için olduğunu; ve Hazret-i Zeyneb’i ra tezevvücü, sırf bir emr-i İlâhî ve kader-i Rabbânî ile olduğunu beyân ediyor. Eski zaman münâfıkları gibi, yeni zaman zındıklarının tenkîdlerini kat‘î bir sûrette kırıyor.
[SEKİZİNCİ MEKTÛB]
فَاللّٰهُ خَیْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ diyen Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı hissiyâtı aşk olmadığını, belki ulvî bir mertebe-i şefkat olduğunu; ve şefkat, aşktan çok yüksek ve keskin bulunduğunu; ve ism-i Rahmân ve ism-i Rahîm’in vesîlesi şefkattir diye beyân ederek بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in güzel bir sırrını;
فَاللّٰهُ خَیْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ in parlak bir nüktesini tefsîr ediyor.
SAYFA 174
[DOKUZUNCU MEKTÛB]
Kerâmet ve ikrâm ve inâyet ve istidrâca dâir mühim bir kaideyi beyân eder. Kerâmetin izhârı zarar olduğu gibi, ikrâmın izhârı şükür olduğunu; ve en selâmetli kerâmet ise bilmediği hâlde mazhar olmak olduğunu; ve hakîkî kerâmet ise, kendi nefsine değil, belki Rabbine i‘timâdını ziyâdeleştiren olduğunu, yoksa istidrâc olduğunu; hem hayât-ı dünyeviyeyi bahtiyarâne geçirmenin çâresi, âhiret için verilen hissiyât-ı şedîdeyi dünyanın fânî umûruna sarf etmemek olduğunu; ve aşkın mecâzî ve hakîkî iki nev‘i olduğu gibi, hırs ve inâd ve endîşe-i istikbâl gibi hissiyât-ı şedîdenin dahi mecâzî ve hakîkî olarak ikişer kısmı bulunduğunu; mecâzîleri gāyet zararlı ve sû’-i ahlâka menşe’; ve hakîkîleri gāyet nâfi‘ ve hüsn-ü ahlâka medâr olduğunu isbat eder. Hem İslâm ve îmânın mühim bir farkını beyân eder. Yani İslâmiyet, hakka tarafgîrlik ve iltizâmdır. Îmân ise, hakkı iz‘ân ve tasdîkdir. Yirmi sene evvel dinsiz bir müslüman bulunduğu gibi, şimdi de gayr-i müslim mü’min dahi bulunur gibi göründüğünü gösterir. Hem Risâle-i Nûr eczâları ne derece şiddetli bir sûrette İslâmiyet’e tarafgîrlik hissini verdiğini ve erkân-ı îmâniyeyi ne derece kuvvetli ve kat‘î isbat ettiğini beyân eder.
[ONUNCU MEKTÛB]
İki suâlin cevabıdır. Birincisi: وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖٓی اِمَامٍ مُبٖینٍ âyetlerinin bir sırrını tefsîr eder. اِمَامٍ مُبٖینٍ كِتَابٍ مُبٖینٍ neden ibâret olduğunu beyân eder.
İkinci Suâl: Meydân-ı haşir nerededir? suâline, gāyet ma‘kūl ve mühim ve parlak bir cevâb veriyor.
[ON BİRİNCİ MEKTÛB]
Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes’ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektûb perişan görünür. Bu perişan mektûb münâsebetiyle kardeşlerime ihtâr ediyorum ki, bu küçük mektûbları husûsî bir sûrette, husûsî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektûblar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umûmun nazarına gösterilmesi lâzım geldi.
SAYFA 175
Hâlbuki tanzîmsiz, müşevveş bir sûrette idiler. Onlar ne hâl ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashîh ve tanzîm etmeye me’zun değiliz. İşte bu On Birinci Mektûb, perişan bir sûrette, birbirinden çok uzak dört mes’eleden ibârettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehl-i aşkın zülf-ü perîşânîyi sevdikleri ve istihsân ettikleri nev‘inden, bu mektûb da zülf-ü perîşân tarzında, soğuk tasannu‘ karışmadan harâret ve halâvet-i asliyesini muhâfaza etmek niyetiyle kendi hâlinde bırakılmış.
Bu mektûbun Birinci Mebhası: اِنَّ كَیْدَ الشَّیْطَانِ كَانَ ضَعٖیفًا âyetinin bir sırrını tefsîr ile vesvese-i şeytâna mübtelâ olan adamlara mühim bir ilaç ve merhemdir.
İkinci Mebhas: وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ âyetinin bir sırrını, Çam Dağı’nın hayretfezâ ve heybetnümâ ağaçlarının vaz‘iyetleri ve muhteşem velvele-âlûd bir zelzele-i raksnümâ ve cezbe-edâ tesbîhâtlarını, latîf ve şirin ve harâretli Fârisî bir münâcât ile tefsîr ediyor. O münâcât, çendân nazma ve şiire benziyor, fakat nazım ve şiir değil. Belki hakîkatlerinin parlaklığı ve intizâmı tereşşuh edip nazım ve şiir sûretini vermiş. O münâcâtın tercümesi de o mektûbda yazılmış.
Üçüncü ve Dördüncü Mebhasları: İ‘câz-ı Kur’ân’a karşı medeniyetin aczini gösteren yüzer misâllerden iki misâldir. Kur’ân’a muhâlif olan hukuk-u medeniyet ne kadar haksız olduğunu isbat eden iki numûnedir. Birinci Misâl: فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَیَیْنِ Mahz-ı adâlet olan hükm-ü Kur’ânî, kıza nısıf veriyor. Medeniyet, irsiyet husûsunda kızın hakkında fazla hak vermekle büyük bir haksızlık etmiş. Ve merhamete muhtâç kıza zulmetmiş olduğunu kat‘î bir sûrette isbat ediyor.
İkinci Misâl: وَلِاُمِّهِ السُّدُسُ âyetinin bir sırrına dâirdir ki, mimsiz medeniyet nasıl kıza hakkından fazla hak verdiğinden haksızlık etmiş. Öyle de, vâlide hakkında hakkını kesmekle, daha ziyâde haksızlık ettiğini ve en muhterem bir hakîkat olan vâlidelik şefkatine karşı dehşetli bir haksızlık ve vahşetli bir hürmetsizlik ve cinâyetli bir hakāret ve Arş-ı rahmeti titreten bir küfrân-ı ni‘met ve hayât-ı ictimâiyenin tiryâk gibi bir râbıta-i şefkatine bir zehir katmak hükmünde bir hatâ olduğunu isbat eder.
SAYFA 176
[ON İKİNCİ MEKTÛB]
Mütefennin bazı dostların münâkaşa ettikleri üç mes’eleye dâir üç suâllerine muhtasar üç cevâbdır.
Birinci Suâl: Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ve bir kısım benî-Âdemin cehenneme idhâli hikmeti nedir? suâline, gāyet kat‘î bir cevâb veriyor.
İkinci Suâl: Şeytanların ve şerlerin halk ve îcâdı şer değil mi? Çirkin değil mi? Cemîl-i Mutlak ve Rahîm-i Alel’ıtlâk’ın cemâl-i rahmeti nasıl müsâade etmiş? suâline karşı gāyet kat‘î bir sûrette cevâb veriyor. Üçüncü Suâl: Ma‘sûm insanlara ve hayvanlara musîbet ve belâları musallat etmek, zulüm değil mi? Âdil-i Mutlak’ın adâleti nasıl müsâade ediyor? diye suâlin cevâbında gāyet mukni‘ ve kat‘î bir tarzda cevâb veriyor.
[ON ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]
Ehl-i dünyâ ve siyâsetin bana ettikleri zulüm ve tazyîk karşısındaki sükût ve tahammülümü merâk eden çok kardeşlerimin müteaddid suâllerine karşı Eski Saîd lisânıyla ve Yeni Saîd’in kalbiyle verilmiş ibretli ve merâk-âver bir cevâbdır. Esası şudur ki: Hâlik-ı Rahîm’in rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her şey kalbe bârdır, herkes de düşmandır. فَلِلّٰهِ الحمد rahmet-i İlâhiye yâr olduğu için, ehl-i dünyânın bana ettikleri envâ‘-ı zulmü, o rahmet-i İlâhiye envâ‘-ı merhamete çevirmiştir. Serbestlik vesîkası almak ve kanunsuz tazyîkāttan kurtulmak için adem-i mürâcaatımın bir-iki mühim sebebini beyân eder.
Hulâsası: Zâlim insanların mahkûmu değilim. Belki ben âdil kaderin mahkûmuyum. Ona mürâcaat ediyorum. Hem haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da‘vâ etmek, bir nevi‘ haksızlıktır. Ve hakka karşı bir nevi‘ hürmetsizliktir. Hem dünya siyâsetinden sırr-ı ictinâbımın sebebini mühim bir hakîkatle beyân ediyor.
[ON DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
Daha te’lîf edilmemiştir.
SAYFA 177
[ON BEŞİNCİ MEKTÛB]
Altı mühim suâle altı ehemmiyetli cevâbdır. Birinci Suâl: Sahâbeler velilerden büyük oldukları hâlde, Sahâbe’nin içindeki fitneyi çeviren müfsidleri neden nazar-ı velâyetle keşfedemediler? Tâ dört Hulefâ-yı Râşidîn’den üçünün şehâdetleriyle neticelendi. İki mühim makamla cevâb veriliyor. İkinci Suâl: Hazret-i Alî’nin ra zamanındaki muhârebelerin mâhiyeti nedir? O harbde ölen ve öldürenlere ne nâm verilir? Gāyet mühim ve merâk-âver bir cevâb verilmiş. Üçüncü Suâl: Âl-i Beyt’in başına gelen fecî‘ ve gaddârâne muâmelenin hikmeti nedir? Gāyet mühim bir cevâb veriliyor. Dördüncü Suâl: Âhirzamanda Hazret-i Îsâ’nın as nüzûlü ve Deccâl’ı öldürmesi ve insanlar umûmiyetle dîn-i hakkı kabûl etmesi ve kıyâmet vaktinde Allâh Allâh diyenler bulunmaması rivâyet ediliyor. Böyle umûmiyetle îmâna geldikten sonra, nasıl küfre gidilir? suâllerine karşı merâk-âver ve hakîkî bir mühim cevâb veriliyor. Beşinci Suâl: Kıyâmetin hâdisâtından ervâh-ı bâkiye müteessir olacaklar mı? cevâbında mühim bir hakîkat beyân edilir. Altıncı Suâl: كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyetinin hükmü âhirete, cennete ve cehenneme ve ehillerine şumûlü var mı, yok mu? Cevâbında gāyet mühim ve merâk-âver ve kuvvetli bir cevâb verilir. Bu risâledeki suâlleri merâk edenlere bu risâle bir iksîr-i a‘zamdır.
[ON ALTINCI MEKTÛB]
اَلَّذٖینَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اٖیمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyetinin bir sırrını, başıma gelen bir hâdise münâsebetiyle beş nokta ile tefsîr ediyor. Birinci Nokta: Hak ve hakîkat olan hizmet-i Kur’âniye, şimdiki zamanda, çoğu yalancılıktan ibâret ve bid‘a ve dalâlet olan siyâsetten beni kat‘iyen men‘ ettiğine dâirdir. İkinci Nokta: Hayât-ı ebediyeye ciddî çalışmak ve zararsız müstakîm yol ile Kur’ân’a hizmet etmek, elbette dağdağa-i siyâsetten çekilmeyi iktizâ ettiğinden, ehl-i dünyânın hatâ ve harekâtlarını hoş görmek değil, belki kalblerimizi bulandırmamak için bakmamaktayız. Üçüncü Nokta: Başıma gelen ağır tazyîkāt ve musîbetlere karşı tahammülümün mühim bir sebebini, iki vâkıa ile beyân eder. Dördüncü Nokta: Ehl-i dünyânın evhâmlı suâllerine karşı cevâbdır. O cevâbda bilmecbûriye hizmet-i Kur’âniyeye âit bir kerâmet olarak hakkımızda göz ile görülen ve hiç bir cihette inkâr edilemeyen birkaç inâyet-i İlâhiyeyi beyân ediyor. Beşinci Nokta: Ehl-i dünyâ katmerli bir zulüm ile bana teklîf ettikleri bid‘akârâne kaidelerine karşı, onları tam susturacak bir cevâbdır.
SAYFA 178
Bu On Altıncı Mektûb’un Zeyli: Zâlim ehl-i dünyânın ve mülhidlerin dünyalarından ve siyâsetlerinden bütün bütün çekildiğim hâlde, kendi hâinliklerinden habbeyi kubbe yaparak, hakkımda gösterdikleri evhâm ve telâşa karşı EskiSaid lisânıyla izzet-i ilmiyeyi muhâfaza noktasında, ağızlarına şiddetli bir tokat vurarak başlarındaki evhâmı uçurur.
[ON YEDİNCİ MEKTÛB]
Hâs bir kardeşime yazılmış küçük bir ta‘ziyenâmedir. Çendân bu mektûb sûreten küçüktür, fakat fâidesi büyük olup, ona karşı ihtiyâç umûmîdir. Hadd-i bülûğa ermeden çocukları vefât eden peder ve vâlidelere mühim bir müjdedir. Bu ta‘ziye ile, en me’yûs ve mükedder bir kalb, hakîkî bir teselli ve ferah bulur. Küçük olarak vefât eden çocuklar, âlem-i bekāda ebedî sevimli çocuk olarak kalıp, peder ve vâlidelerinin kucaklarına verileceğini وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrıyla ebedî medâr-ı sürûrları olduklarını isbat eder.
[ON SEKİZİNCİ MEKTÛB]
Üç mes’ele-i mühimmedir. Birincisi: Muhakkikîn-i evliyânın keşif ile hak gördüğü ve büyük bir mikyâsta müşâhede ettikleri hâdiseler, âlem-i şehâdette bazen hilâf-ı vâki‘ ve bazen küçük bir mikyâsta tezâhür etmesinin sırrını, şirin ve güzel bir temsîl ile beyân eder.
İkinci Mes’elesi: Vahdetü’l-vücûd meşrebine dâir, gāyet mühim bir hakîkat ve güzel bir îzâhtır. Vahdetü’l-vücûddan dem vuran ve o mes’eleyi merâk eden, bu İkinci Mes’ele’yi dikkatle okumalı. Çünkü bu vahdetü’l-vücûd mes’elesi, medâr-ı iltibâs olmuş mühim bir meşrebdir. Ve ehl-i hakîkatin medâr-ı ihtilâfı olmuş bir acîb meslektir. Bu İkinci Mes’ele, onun mâhiyetini gösterir ve isbat eder ki, o meşreb, ehl-i sahvin meşrebi değil ve en yüksek değil; ve ehl-i sahiv olan Sahâbe ve sıddîkîn ve veresenin meşrebleri vahdetü’l-vücûd meşrebinden daha yüksek, daha selâmetli, daha makbûl olduğunu isbat eder.
Üçüncü Mes’elesi: Tılsım-ı kâinâtın üç muamma-yı mühimmesinden birisinin halline muhtasar bir işarettir ki, o muammâlardan birisi Yirmi Dokuzuncu Söz’de, ikincisi Otuzuncu Söz’de, bu üçüncüsü ise Yirmi Dördüncü Mektûb’da Kur’ân-ı Hakîm’in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muammâ açılmıştır.
SAYFA 179
[ON DOKUZUNCU MEKTÛB]
Mu‘cizât-ı Ahmediye’ye asm dâirdir. Üç yüzden fazla mu‘cizâtı beyân eder. Bu risâle, risâlet-i Ahmediyenin asm mu‘cizesini beyân ettiği gibi, kendisi de o mu‘cizenin bir kerâmetidir ki, üç-dört nevi‘ ile hârika olmuştur.
Birincisi Nakil ve rivâyet olmakla beraber, yüz elli sahîfeden fazla olduğu hâlde, kitaplara mürâcaat edilmeden, ezber olarak, dağ bağ köşelerinde, üç-dört gün zarfında, her günde iki-üç sâat çalışmak şartıyla, mecmûu on iki saatte te’lîf edilmesi hârika bir vâkıadır ki, bu risâledeki Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm bir şu‘le-i kerâmeti olmuştur.
İkincisi Şu risâle uzunluğuyla beraber, ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl-i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki, bu sıkıntılı ve usançlı zamanda, bir sene zarfında, civarımızda yetmiş adede yakın nüshaları yazıldı. O mu‘cize-i risâletin bir kerâmeti olduğunu muttali‘ olanlara kanâat verdi.
Üçüncüsü Acemî ve tevâfuktan haberi yok ve bize de daha tevâfuk tezâhür etmeden evvel yazdıkları nüshalarda, lafz-ı Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi bütün risâlede ve lafz-ı Kur’ân beşinci parçasında öyle bir tarzda tevâfuk etmeleri göründü ki, zerre mikdâr insafı olan tesâdüfe veremez. Kim görmüş ise kat‘î hükmediyor ki, bu bir sırr-ı gaybîdir. Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm bir kerâmetidir. Şu risâlenin başındaki esaslar çok mühimdirler. Hem şu risâledeki ehâdîs, hemen umûmen eimme-i hadîsçe makbûl ve sahîh olmakla beraber, en kat‘î hâdisât-ı risâleti beyân ediyorlar. O risâlenin bütün mezâyâsını söylemek lâzım gelse, o risâle kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştâk olanları onu bir kerre okumasına havâle ediyoruz.
[On Dokuzuncu Söz’ün Zeyli]
Bu zeyil aynı zamanda Otuz Birinci Söz’ün Zeyli’dir. Şu risâle, Şakk-ı Kamer mu‘cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri i‘tirâzlarını, beş nokta ile gāyet kat‘î bir sûrette reddedip, inşikāk-ı Kamer’in vukūuna hiç bir mâni‘ bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de beş icmâ‘ ile şakk-ı Kamer’in vukū‘ bulduğunu, gāyet muhtasar bir sûrette isbat eder. Şakk-ı Kamer mu‘cize-i Ahmediyesini asm güneş gibi gösterir.
SAYFA 180
[YİRMİNCİ MEKTÛB]
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin en mühim bir hakîkatini bildiren ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ kelâmının on bir kelimesi’nde on bir beşâret ve on bir burhân-ı kat‘î bulunduğuna dâir bir mektûbdur. Elhak, merâtib-i tevhîd-i hakîkînin hakkında bu mektûb bir kibrit-i ahmerdir ve bir iksîr-i a‘zamdır. O derece parlak ve o mertebede kuvvetli delîlleri ve huccetleri gösteriyor ki, en mütemerrid zındıkları dahi îmâna getiriyor. On Dokuzuncu Mektûb olan Risâle-i Ahmediye asm, kelime-i şehâdetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü ne derece kat‘î ve kuvvetli isbat etmiştir. Öyle de, bu Yirminci Mektûb kelime-i şehâdetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hükmünü, o kat‘iyet ve kuvvetle isbat ediyor. Hakîkî ve kuvvetli îmânı kazanmak isteyenler, bunu okusunlar. Ve bilhassa Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilim ve irâde-i İlâhiyenin isbatını çok vâzıh bir sûrettebeyân ettiği gibi, Onuncu Kelime bahsinde وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ burhânıyla مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin mühim bir sırrını ve en muazzam bir hakîkatini beş nüktede beyân ediyor. Hakāik-i îmâniyenin bir tılsım-ı aʻzamını o beş nükte ile hallediyor.
Şu mektûbun onuncu kelimesinin zeyli اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ âyetiyle ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فٖیهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ یَسْتَوِیَانِ مَثَلًا âyetinin en mühim ve en muazzam bir hakîkatini üç temsîl ile tefsîr ediyor. Ve her şey ve bütün eşyâ Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle olsa, bir tek şey kadar kolay olduğuna; ve kudret-i İlâhiyeye verilmediği vakit, bir tek şey kâinât kadar müşkilâtlı ve suûbetli olduğuna dâir en mühim bir sırrını ve en muğlak muammâsını gāyet kolay bir tarzda tefsîr ederek keşfeder.
[YİRMİ BİRİNCİ MEKTÛB]
Küçük bir mektûbdur. Fakat gāyet büyük bir âyetin büyük bir hakîkatini beyân ettiği için, ona ihtiyâç büyüktür. اِمَّا یَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرٖیمًا وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّیَانٖی صَغٖیرًا âyeti, beş ayrı ayrı sûrette
SAYFA 181
ihtiyâr vâlideyne şefkati celb ettiğinin sırrını gösteriyor. Hânesinde ihtiyâr vâlideyni veya akrabası veya müslüman kardeşleri bulunan zâtlar, bu mektûbu okumaya pek çok muhtâçtırlar.
[YİRMİ İKİNCİ MEKTÛB]
İki Mebhastır. Birinci Mebhas: اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَیْنَ اَخَوَیْكُمْ اِدْفَعْ بِالَّتٖی هِیَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذٖی بَیْنَكَ وَبَیْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِیٌّ حَمٖیمٌ وَالْكَاظِمٖینَ الْغَیْظَ وَالْعَافٖینَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ یُحِبُّ الْمُحْسِنٖینَ âyetlerinin sırrıyla, ehl-i îmânı uhuvvet ve muhabbete da‘vet ediyor. Nifâk, şikāk, kîn ve adâvetten men‘ edecek mühim esbâbı gösteriyor. Kîn ve adâvet, ehl-i îmân ortasında hem hakîkatçe, hem hikmetçe, hem insaniyetçe, hem İslâmiyetçe, hem hayat-ı şahsiyece, hem hayât-ı ictimâiyece, hem hayat-ı ma‘neviyece gāyet çirkin ve merdûd ve zulüm olduğunu, gāyet kat‘î bir sûrette isbat edip mezkûr âyetlerin mühim bir sırrını tefsîr eder.
İkinci Mebhas: اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖینُ وَكَاَیِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا ق اَللّٰهُ یَرْزُقُهَا وَاِیَّاكُمْ وَهُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ sırrıyla ehl-i îmânı hırstan şiddetli bir sûrette men‘ eden esbâbı gösterir. Hırs dahi, adâvet kadar muzır ve çirkin olduğunu kat‘î delîller ile isbat ederek, şu âyet-i azîmenin mühim bir sırrını tefsîr ediyor. Hırsa mübtelâ adamlar, bu ikinci mebhası çok dikkatle mütâlaa etmelidirler. Kîn ve adâvet marazıyla hasta olanlar, tam şifâlarını birinci mebhasta bulurlar. İkinci Mebhas’ın hâtimesinde zekâtın ehemmiyetini ve bir rükn-ü İslâmî olduğunun hikmetini güzel bir sûrette beyân etmekle beraber, hakîkatli bir rüyada güzel bir hakîkat beyân ediliyor.
Şu risâlenin Hâtimesi’nde اَیُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ یَاْكُلَ لَحْمَ اَخٖیهِ مَیْتًا âyetinin altı derece zemmi zemmetmekle, altı vecihle gıybetten zecrettiğini ve mu‘cizâne ve hârika bir i‘câz ile gıybeti hem aklen, hem kalben, hem insaniyeten, hem vicdânen, hem fıtraten, hem milliyeten mezmûm ve merdûd ve çirkin ve muzır olduğunu, gāyet kat‘î bir sûrette Kur’ân’ın i‘câzına yakışacak bir tarzda beyân ediyor. Ve gıybet, alçakların silâhı olduğu cihetle, izzet-i nefis sâhibi bu pis silâha tenezzül edip isti‘mâl etmediğine dâir denilmiştir. اُكَبِّرُ نَفْسٖی عَنْ جَزَٓاءٍ بِغِیْبَةٍ فَكُلُّ اغْتِیَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ
SAYFA 182
[YİRMİ ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]
Bu mektûbun birkaç mebhası var. Öteki mebhaslara bedel, latîf ve ma‘nîdâr bir tek mebhas aynen yazıldı. Şöyle ki: Ahsenü’l-kasas olan kıssa-i Yûsuf Aleyhisselâm’ın hâtimesini haber veren تَوَفَّنٖی مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنٖی بِالصَّالِحٖینَ âyetinin ulvî ve latîf ve müjdeli ve i‘câzkârâne bir nüktesi şudur ki: Sâir ferahlı, saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusûs kemâl-i ferah ve saâdet içinde bulunduğunu ihbâr ettiği hengâmda, mevtini, firâkını haber vermek daha elemlidir. Dinleyenlere, Eyvâh dedirtir.
Hâlbuki şu âyet kıssa-i Yûsufiyenin en parlak kısmı ki, Azîz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi ve kardeşleriyle sevişip tanışması olan dünyaca en saâdetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yûsuf’un as mevtini şöyle bir sûrette haber veriyor ve diyor ki: Şu ferahlı ve saâdetli vaz‘iyetten daha saâdetli, daha parlak bir vaz‘iyete mazhar olmak için, Hazret-i Yûsuf as Cenâb-ı Hakk’dan vefâtını istedi ve vefât etti. O saâdete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saadetten daha câzibedâr bir saâdet ve daha ferahlı bir vaz‘iyet kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yûsuf as gibi hakîkatbîn bir zât, o gāyet lezzetli bir vaz‘iyet içinde, gāyet acı olan mevti istedi. Tâ öteki saâdete mazhar olsun. İşte Kur’ân-ı Hakîm’in şu belâgatine hayrân ol, bak ki, kıssa-ı Yûsuf’un hâtimesini ne sûretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve esef değil, belki bir müjde, bir sürûr ilâve ediyor. Hem irşâd ediyor ki, kabrin arkası için çalışınız. Hakîkî saâdet ve lezzet ondadır. Hem Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm’ın âlî sıddîkiyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürûrlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor. Onu meftûn etmiyor. Yine âhireti istiyor.
[YİRMİ DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
Kâinâtın tılsım-ı acîbini ve müşkil muammâsının en mühim bir sırrını keşif ve halleden bir mektûbdur. Ve en mühim Hâşiyebir suâlin cevabıdır. Şöyle ki: Esmâ-yı İlâhiyenin a‘zamlarından olan Rahîm, Hakîm, Vedûd’un iktizâ ettikleri şefkatperverâne ve maslahatkârâne ve muhabbetdârâne taltîfleri, ne sûretle pek müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile, zevâl ve
SAYFA 183
firâk ile, musîbet ve meşakkat ile tevfîk edilir? diye suâlin cevâbında, tılsım-ı kâinâtın üçüncü muammâsını halleden ve kâinâttaki dâimî fa‘âliyetin muktezâsını ve esbâb-ı mûcibesini gösteren Beş Remiz ile; ve gayelerini ve fâidelerini isbat eden Beş İşâret ile cevâb veriyor.
Şu mektûb iki makamdır. Birinci Makamı Beş Remizdir. Birinci Remiz: İsbat ediyor ki, Sâni‘-i Hakîm, ne yaparsa haktır. Hiç bir şey ve hiç bir zîhayat, ona karşı hak da‘vâ edemediğini ve Haksız bir iş oldu, diyemediğinin sırrını kat‘î bir tarzda isbat eder.
İkinci Remiz: Hayretnümâ, dehşet-engîz, dâimî bir sûrette fa‘âliyet-i Rabbâniyenin sırrını ve halk ve tebdîl-i eşyâdaki hikmet-i azîmesini beyân ediyor. Ve en mühim bir muammâ-yı hilkati hallediyor.
Üçüncü Remiz: Zevâle giden eşyâ ademe gitmediğini, belki dâire-i kudretten dâire-i ilme geçtiğini ve eşyâdaki hüsün ve cemâle âit istihsân ve şeref ve makam, esmâ-yı İlâhiyeye âit olduğunu, gāyet güzel bir sûrette isbat eder.
Dördüncü Remiz: Mevcûdâtın mütemâdiyen tebeddül ve tagayyür etmeleri, bir tek sahîfede her dakîkada ayrı ayrı ve ma‘nîdâr mektûbları yazmak nev‘inden sahîfe-i kâinâtta esmâ-yı İlâhiyenin cilveleriyle yazılan cemâl ve celâl ve kemâl-i İlâhînin hadsiz âyâtını, mahdûd bir sahîfede de hadsiz bir sûrette yazıldığını isbat eder.
Beşinci Remiz: İki nükte-i mühimmedir. Birisi: Vâcibü’l-Vücûd’a intisâbını îmân ile hisseden adam, hadsiz envâr-ı vücûda mazhar olduğunu; ve hissetmeyen, nihâyetsiz zulümât-ı ademe ve âlâm-ı firâka ma‘rûz bulunduğunu gösterir.
İkinci Nükte: Dünyanın üç yüzü bulunduğunu, zâhir yüzünde zevâl, firâk, mevt ve adem var. Fakat esmâ-yı İlâhiyenin aynası ve âhiretin mezraası olan içyüzlerinde, zevâl ve firâk, mevt ve adem ise, tazelenmek ve teceddüddür. Ve bekānın cilvelerini gösteren bir tavzîf ve terhîstir.
Bu mektûbun İkinci Makam'ı bir mukaddime ile beş işâret'tir. Mukaddimesi hallâkiyet ve tasarrufât-ı İlâhiyeden gāyet azîm bir hakîkati, muazzam ve muhteşem kanunlarla beyân ediyor. Meselâ, bir kuşun tüylü libâsını değiştiren Sâni‘-i Hakîm, aynı kanun ile kâinâtın sûretini kıyâmet vaktinde ve âlem-i şehâdetin libâsını haşirde o kanun ile değiştirir. Hem bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri bulunuyor, her bir çiçeğin o kadar gāyeleri, her bir meyvenin o kadar hikmetleri bulunduğunu gösterir.
SAYFA 184
Beş İşâret ise, eşyâ vücûddan gittikten sonra verdikleri ehemmiyetli beş netice i‘tibâriyle, bir vecihle ma‘dûm iken, beş vecihle mevcûd kalıyor. Şöyle ki: Her bir mevcûd, ademe gittikten sonra ifade ettiği ma‘nâlar ve arkasında bâkî kalan hüviyet-i misâliyesi âlem-i misâlde mahfûz kalır.
Hem hayatının etvârıyla, mukadderât-ı hayatiye denilen sergüzeşt-i hayatîsi, âlem-i misâlin defterlerinden olan levh-i misâlîde yazılır. Rûhânîlere dâimî mevcûd bir mütâlaagâh olur. Hem cin ve insin amelleri gibi âhiret pazarına ve âlem-i âhirete gönderilecek mahsûlâtı bâkî kalır. Hem etvâr-ı hayatiyeleriyle ettikleri envâ‘-ı tesbîhât-ı Rabbâniye bâkî kalıyor. Hem şuûnât-ı Sübhâniyenin zuhûruna medâr çok şeyleri, arkasında mevcûd bırakır, öyle gider. Bu beş işaretteki beş hakîkati, kat‘î delîl hükmünde beş ma‘kūl ve makbûl temsîl ile beyân eder.
Yirmi Dördüncü Mektûb’un Birinci Zeyli: قُلْ مَا یَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖی لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ âyetinin mühim bir sırrını, beş nükte ile tefsîr ediyor. Ve duâ, bir sırr-ı azîm-i ubûdiyet olduğunu; ve kâinâttan dâimî bir sûrette dergâh-ı rubûbiyete giden en azîm vesîle ise duâ olduğunu; ve duânın azîm te’sîri bulunduğunu kat‘î isbat etmekle beraber, külliyet ve devam kesb eden bir duâ kat‘iyen makbûl olduğuna binâen, umûm ümmetin Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât nâmıyla duâlarının netîcesinde, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ne kadar yüksek bir mertebede olduğunu gösterir. Duânın da üç nev‘-i mühimmini zikretmekle beraber beyân eder ki, duânın en güzel ve en latîf meyvesi, en lezîz ve en hazır netîcesi şudur ki, duâ eden adam bilir ve duâ ile bildirir ki, birisi var, onun sesini dinler. Derdine dermân yetiştirir. Ona merhamet eder. Onun eli her şeye yetişir. Ve bu boş, hâlî dünyada o yalnız değil, belki bir Kerîm zât var, ona bakar, ünsiyet verir. Onun hadsiz ihtiyâcâtını yerine getirebilir. Ve hadsiz düşmanlarını def‘ edebilir bir zâtın huzûrunda kendini tasavvur ederek, bir ferah ve sürûr duyup dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ der.
İkinci Zeyli: Mi‘râc-ı Nebevî asm ve mevlid-i Nebevîye asm dâir üç mühim suâle, gāyet mukni‘ ve mantıkî ve parlak bir cevâbdır. Bu zeyil çendân kısadır. Fakat gāyet kıymetdârdır. Mevlid-i Nebevîye asm iştiyâkı olanlar, buna çok muhtâçtırlar. Hâtimesinde gāyet mühim bir düstûr-u mantıkî ile kâinâtta en büyük ferd-i ekmel ve üstâd-ı küll ve habîb-i a‘zam, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu isbat eder.