MEKTÛBAT

23

[DOKUZUNCU MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Yine o hâlis talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır.

Sâniyen Neşr-i envâr-ı Kur’âniyedeki muvaffakiyetin ve gayretin ve şevkin bir ikrâm-ı İlâhîdir. Belki bir kerâmet-i Kur’âniyedir, bir inâyet-i Rabbâniyedir. Sizi tebrîk ediyorum. Kerâmet ve ikrâm ve inâyetin bahsi geldiği münâsebetiyle, kerâmet ve ikrâmın bir farkını söyleyeceğim. Şöyle ki:

Kerâmetin izhârı, zarûret olmadan zarardır. İkrâmın izhârı ise, bir tahdîs-i ni‘mettir. Eğer kerâmet ile müşerref olan bir şahıs, bilerek hârika bir emre mazhar olursa, o hâlde eğer nefs-i emmâresi bâkî ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine i‘timâd etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrâc olabilir. Eğer bilmeyerek hârika bir emre mazhar olursa, meselâ birisinin kalbinde bir suâl var. İntâk-ı bilhak nev‘inden ona muvâfık bir cevâb verir. Sonra anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil, belki kendi Rabbisine i‘timâdı ziyâdeleşir. Ve Beni benden ziyâde terbiye eden bir Hâfız’ım vardır der. Tevekkülünü ziyâdeleştirir. Bu kısım hatarsız bir kerâmettir. İhfâsına mükellef değil. Fakat fahır için kasden izhârına çalışmamalı. Çünkü onda zâhiren insanın kesbinin bir medhali bulunduğundan, nefsine nisbet edebilir. Ama ikrâm ise, o kerâmetin selâmetli olan ikinci nev‘inden daha selâmetli, bence daha âlîdir. İzhârı tahdîs-i ni‘mettir. Kesbin medhali yoktur. Nefsi onu kendine isnâd etmez. İşte kardeşim, hem senin hakkında, hem benim hakkımda, bâhusûs Kur’ân hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsânât-ı İlâhiye bir ikrâmdır. İzhârı tahdîs-i ni‘mettir. Onun için sana karşı tahdîs-i ni‘met nev‘inden, ikimizin hizmetimize âit muvaffakiyâtı yazıyorum. Biliyordum ki, sende fahır değil, şükür damarını tahrîk ediyor.

24

Sâlisen: Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne-i askerî telakkî etsin. Ve öyle de iz‘ân etsin. Ve ona göre hareket etsin. Ve o telakkî ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, dâimî bir elmasın fiyatını vermez. İstikāmet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet, dünyaya âit işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir. Bâkî umûr-u uhreviye ise, gāyet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merâk ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâdlı taleb ve hâkezâ şedîd hissiyâtlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyâtı şiddetli bir sûrette fânî umûr-u dünyeviyeye tevcîh etmek, fânî ve kırılacak şişelere bâkî elmas fiyatlarını vermek demektir.

Şu münâsebetle bir nokta hâtıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki: Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fânî mahbûblara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sâhibini dâimî bir azâb ve elemde bırakır. Veyâhûd o mecâzî mahbûb, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâkî bir mahbûbu arattırır. Aşk-ı mecâzî aşk-ı hakîkîye inkılâb eder. İşte, insanda binlerle hissiyât var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzî, biri hakîkî. Meselâ, endîşe-i istikbâl hissi herkeste var. Şiddetli bir sûrette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde sened yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîkî ve uzun ve gāfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezâretine verilmiş o fânî mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan hakîkî câh olan merâtib-i ma‘neviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakîkî mal olan a‘mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ haslet olan hırs-ı mecâzî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakîkîye inkılâb eder.

Hem meselâ, şiddetli bir inâd ile ehemmiyetsiz, zâil, fânî umûrlara karşı hissiyâtını sarf eder. Bakar ki, bir dakîka inâda değmeyen bir şeye, bir sene inâd ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inâd nâmına sebât eder.

25

Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakîkate münâfîdir. O şiddetli inâdı o lüzûmsuz umûr-u zâileye vermeyip, âlî ve bâkî olan hakāik-i îmâniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hıdemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezîle olan inâd-ı mecâzî, güzel ve âlî bir haslet olan hakîkî inâda, yani hakta şiddetli sebâta inkılâb eder.

İşte şu üç misâl gibi, insanlar, insana verilen cihâzât-ı ma‘neviyeyi eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla isti‘mâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gāfilâne davransa, ahlâk-ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve ma‘neviyeye sarf etse; ahlâk-ı hamîdeye menşe’, hikmet ve hakîkate muvâfık olarak saâdet-i dâreyne medâr olur.

İşte tahmîn ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te’sîrsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: ahlâksız insanlara derler: Hased etme, hırs gösterme, adâvet etme, inâd etme, dünyayı sevme, yani fıtratını değiştir gibi, zâhiren onlarca mâlâyutâk bir teklîfte bulunurlar. Eğer deseler ki: Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz Hem nasihat te’sîr eder. Hem dâire-i ihtiyârlarında bir emr-i teklîf olur.

Râbian: Ulemâ-yı İslâm ortasında İslâm ve îmânın farkları çok medâr-ı bahsolmuş. Bir kısmı, İkisi birdir, diğer kısmı, İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz demişler. Ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyân etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet iltizâmdır. Îmân iz‘ândır. Ta‘bîr-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgîrlik ve teslîm ve inkıyâddır. Îmân ise, hakkı kabûl ve tasdîktir.

Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgîrlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizâmıyla İslâmiyet’e mazhar idi. Dinsiz bir müslüman denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgîrlik göstermiyorlar, iltizâm etmiyorlar. Gayr-i müslim bir mü’min ta‘bîrine mazhar oluyorlar. Acaba İslâmiyet’siz îmân medâr-ı necât olabilir mi?

26

Elcevab: Îmânsız İslâmiyet sebeb-i necât olmadığı gibi, İslâmiyet’siz îmân da medâr-ı necât olamaz. فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinin feyziyle Risâle-i Nûr mîzânları, dîn-i İslâm’ın ve hakāik-i Kur’âniyenin meyvelerini ve netîcelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, tarafdâr olmamak kābil değil. Hem îmân ve İslâm’ın delîl ve burhânlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-i müslim dahi anlasa, her hâlde tasdîk edecektir. Gayr-i müslim kaldığı hâlde îmân eder.

Evet, Sözler Tûbâ-yı Cennet’in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan îmân ve İslâmiyet’in meyvelerini; ve saadet-i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin öyle netîcelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihâyetsiz bir tarafgîrlik ve iltizâm ve teslîm hissini verir. Ve silsile-i mevcûdât gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli îmân ve İslâm’ın burhânlarını göstermişler ki, nihâyetsiz bir iz‘ân ve kuvvet-i îmân verirler. Hatta bazı def‘a, Evrâd-ı Bahâiye’de şehâdet getirdiğim vakit عَلٰی ذٰلِكَ نَحْیٰی وَعَلَیْهِ نَمُوتُ وَعَلَیْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihâyetsiz bir tarafgîrlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakîkat-i îmâniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakîkatin bir dakîka aksini farz etmek, bana gāyet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakāik-i îmâniyenin vücûd bulmasına bilâ-tereddüd vermesine nefsim itâat ediyor وَاٰمَنَّا بِمَٓا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَاٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ وَصَدَّقْنَا dediğim vakit, nihâyetsiz bir kuvvet-i îmân hissediyorum. Hakāik-i îmâniyenin her birisinin aksini aklen muhâl telakkî ediyorum. Ehl-i dalâleti nihâyetsiz ebleh ve dîvâne görüyorum.

Senin vâlideynine pek çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Onlar da bana duâ etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için, onlar da benim peder ve vâlidem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan senden Sözler’i işitenlere umûmen selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

27

[ONUNCU MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

İki suâlin cevabıdır.

Birincisi: وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖٓی اِمَامٍ مُبٖینٍ âyetlerinin bir sırrını tefsîr eder. İmâm-ı mübîn, kitâb-ı mübîn neden ibâret olduğunu beyân eder. Hâşiye

İkinci Suâl: Meydân-ı haşir nerededir? Elcevab: وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ, Hâlik-ı Hakîm’in her şeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şeye çok büyük hikmetleri takmasıyla tasrîh derecesinde işâret ediyor ki, küre-i arz serseriyâne, bâd-ı hevâ azîm bir dâireyi çizmiyor, belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydân-ı ekberin dâire-i muhîtasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip mahsûlât-ı ma‘neviyesini ona devrediyor ki, ileride, o meşherde, enzâr-ı nâs önünde gösterilecektir.

Demek yirmi beş bin seneye karîb bir dâire-i muhîtanın içinde, rivâyete binâen, Şâm-ı Şerîf kıt‘ası bir çekirdek hükmünde olarak o dâireyi dolduracak bir meydân-ı haşir bast edilecektir. Küre-i arzın bütün ma‘nevî mahsûlâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvâhlarına gönderiliyor. Ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek, o ma‘nevî mahsûlâtları da gāibden şehâdete geçecektir.

Evet, küre-i arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak, o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsûlât vermiş. Ve onu istîâb edecek mahlûkāt ondan akmış. Ve onu imlâ edecek masnûât ondan çıkmış. Demek, küre-i arz bir çekirdek; ve meydân-ı haşir içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nûrânî bir nokta, sür‘at-i hareketiyle nûrânî bir hat olur veya bir dâire olur. Öyle de, küre-i arz sür‘atli, hikmetli hareketiyle bir dâire-i vücûdun temsîline; ve o dâire-i vücûd, mahsûlâtıyla beraber bir meydân-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medârdır.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

28

[ON BİRİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Mühim bir ilaç. Bu mektûb, dört âyetin hazînesinden dört küçük cevherine işâret eder.

Azîz kardeşim, şu dört muhtelif mes’eleyi muhtelif vakitlerde Kur’ân-ı Hakîm nefsime ders vermiş. Arzu eden kardeşlerim dahi bundan bir ders veya bir hisse almaları için yazdım. Mebhas i‘tibâriyle başka başka dört âyet-i kerîmenin hazîne-i hakāikinden birer küçük cevher numûne olarak gösterilmiştir. O dört mebhastan her bir mebhasın ayrı bir sûreti, ayrı bir fâidesi var.

Birinci Mebhas: اِنَّ كَیْدَ الشَّیْطَانِ كَانَ ضَعٖیفًا Ey sû’-i vesveseden me’yûs nefsim Tedâî-i hayâlât, tahattur-u faraziyât, bir nevi‘ irtisâm-ı gayr-i ihtiyârîdir. İrtisâm ise, eğer hayırdan ve nûrâniyetten olsa, hakîkatin hükmü bir derece sûretine ve misâline geçer. Güneşin ziyâsı ve harâreti aynadaki misâline geçtiği gibi. Eğer şerden ve kesîften olsa, aslın hükmü ve hâssası sûretine geçmez ve timsâline sirâyet etmez. Meselâ, necis ve murdar bir şeyin aynadaki sûreti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsâli ısırmaz.

İşte şu sırra binâen, tasavvur-u küfür küfür değil. Tahayyül-ü şetim şetim değil. Hususan ihtiyârsız olsa ve farazî bir tahattur olsa, bütün bütün zararsızdır. Hem ehl-i hak olan ehl-i sünnet ve cemâatin mezhebinde, bir şeyin şer‘an çirkinliği, pisliği, nehy-i İlâhî sebebiyledir. Mademki ihtiyârsız ve rızâsız bir tahattur-u farazîdir, bir tedâî-i hayâlîdir, nehiy ona taalluk etmez. O dahi ne kadar çirkin ve pis bir şeyin sûreti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz.

İkinci Mebhas: Barla Yaylası, Tepelice’de çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler mecmûasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

29

Üçüncü Mebhas: Şu iki mes’ele, Yirmi Beşinci Söz’ün i‘câz-ı Kur’ân’a karşı medeniyetin aczini gösteren misâllerinden bir kısmıdır. Kur’ân’a muhâlif olan hukuk-u medeniyetin ne kadar haksız olduğunu isbat eden binler misâllerinden iki misâl:

فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَیَیْنِ: olan hükm-ü Kur’ânî, mahz-ı adâlet olduğu gibi, ayn-ı merhamettir. Evet, adâlettir. Çünkü ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle bir erkek bir kadın alır. Nafakasını taahhüd eder. Bir kadın ise bir kocaya gider. Nafakasını ona yükler. İrsiyetteki noksânını telâfî eder.

Hem merhamettir. Çünkü o zaîfe kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtâçtır. Hükm-ü Kur’ân’a göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona, Benim servetimin yarısını ellerin ve yabânîlerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk nazarıyla endişe edip bakmaz. O şefkate endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekābetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himâyet görür. Kardeşi ona, Hânedânımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakîb nazarıyla bakmaz. O merhamete ve himâyete bir kîn, bir iğbirâr katmaz.

Şu hâlde, o fıtraten nâzik, nâzenîn ve hilkaten zaîfe ve nahîfe kız, sûreten az bir şey kaybeder. Fakat ona bedel, akāribin şefkatinden, merhametinden tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i haktan ziyâde ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedîd bir zulümdür. Belki zaman-ı câhiliyette gayret-i vahşiyâneye binâen, kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddârâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı vahşiyânesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimâli vardır. Bunun gibi bütün ahkâm-ı Kur’âniye وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ fermanını tasdîk ediyorlar.

Dördüncü Mebhas: فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında hakkından fazla hak verdiğinden, böyle bir haksızlığa sebeb oluyor. Öyle de, vâlide hakkında hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor. Evet, rahmet-i Rabbâniyenin en hürmetli, en halâvetli, en latîf ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i vâlide, hakāik-i kâinât içinde en muhterem, en mükerrem bir hakîkattir. Ve vâlide en kerîm, en rahîm, öyle fedâkâr bir dosttur ki, o şefkat sâikasıyla bir vâlide, bütün dünyasını ve hayatını ve râhatını

30

veledi için fedâ eder. Hatta vâlideliğin en basît ve en ednâ derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem‘asıyla yavrusunu müdâfaa için ite atılır, aslana saldırır.

İşte böyle muhterem ve muazzez bir hakîkati taşıyan bir vâlideyi veledinin malından mahrûm etmek, o muhterem hakîkate karşı ne kadar dehşetli bir haksızlık, ne derece vahşetli bir hürmetsizlik, ne mertebe cinâyetli bir hakāret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfrân-ı ni‘met ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin gāyet parlak ve nâfi‘ bir tiryâkına bir zehir katmak olduğunu, insaniyetperverlik iddiâ eden insan canavarları anlamazlarsa, elbette hakîkî insanlar anlar. Kur’ân-ı Hakîm’in فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ hükmünü, ayn-ı hak ve mahz-ı adâlet olduğunu bilirler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

[ON İKİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰی رُفَقَٓائِكُمْ

Azîz kardeşlerim,

O gece benden suâl ettiniz. Ben cevâbını vermedim. Çünkü mesâil-i îmâniyenin münâkaşa sûretinde bahsi câiz değildir. Siz münâkaşa sûretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik bu münâkaşanızın esası olan Üç Suâlinize gāyet muhtasar bir cevâb yazıyorum. Tafsîlini Eczâcı Efendi'nin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız kader ve cüz’-i ihtiyârîye âit Yirmi Altıncı Söz hâtırıma gelmemişti. Size söylememiştim. Ona da bakınız. Fakat gazete gibi okumayınız. Eczâcı Efendi'nin o Sözler’i mütâlaa etmesini havâle ettiğimin sırrı şudur ki: O çeşit mes’elelerdeki şübheler, erkân-ı îmâniyenin zaafından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân-ı îmâniyeyi tamamıyla isbat ederler.

Birinci Suâliniz: Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ve bir kısım benî-âdemin cehenneme idhâli ne hikmete mebnîdir?

Elcevab : Hikmeti tavzîftir. Öyle bir vazîfe ile me’mûr edilerek gönderilmiştir ki, bütün

31

terakkiyât-ı ma‘neviye-i beşeriyenin ve bütün isti‘dâdât-ı beşeriyenin inkişâf ve inbisâtları; ve mâhiyet-i insâniyenin bütün esmâ-yı İlâhiyeye bir âyîne-i câmia olması, o vazîfenin netâicindendir. Eğer Hazret-i Âdem as cennette kalsa idi, melek gibi makamı sâbit kalırdı. İsti‘dâdât-ı beşeriye inkişâf etmezdi. Hâlbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur. O tarz ubûdiyet için insana ihtiyâç yok. Belki hikmet-i İlâhiye nihâyetsiz makamâtı kat‘ edecek olan insanın isti‘dâdına muvâfık bir dâr-ı teklîfi iktizâ ettiği için, melâikelerin aksine olarak, muktezâ-yı fıtratları olan ma‘lûm günahla cennetten ihrâç edildi. Demek Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi, küffârın da cehenneme idhâlleri haktır ve adâlettir.

Onuncu Söz’ün Üçüncü İşareti’nde denildiği gibi, çendân kâfir az bir ömürde bir günâh işlemiş. Fakat o günâh içinde nihâyetsiz bir cinâyet var. Çünkü küfür, bütün kâinâtı tahkîrdir. Kıymetlerini tenzîl etmektir. Ve bütün masnûâtın vahdâniyete şehâdetlerini tekzîbdir. Ve mevcûdât aynalarında cilveleri görünen esmâ-yı İlâhiyeyi tezyîftir. Onun için mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın sultânı olan Kahhâr-ı Zülcelâl’in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünkü nihâyetsiz cinâyet nihâyetsiz azâbı ister.

İkinci Suâliniz: Şeytanların halkı ve îcâdı ne içindir? Cenâb-ı Hakk şeytânı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir. Kabîhin halkı kabîhtir.

Elcevab: Hâşâ, halk-ı şer şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünkü halk ve îcâd, bütün netâice bakar. Kesb, husûsî bir mübâşeret olduğu için, husûsî netâice bakar. Meselâ yağmurun gelmesinin binlerle netîceleri var. Bütünü de güzeldir. Sû’-i ihtiyârıyla bazıları yağmurdan zarar görse, Yağmurun îcâdı rahmet değildir diyemez. Yağmurun halkı şerdir diye hükmedemez, belki sû’-i ihtiyârıyla ve kesbiyle, onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok fâideler var. Bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû’-i kesbiyle, sû’-i isti‘mâl ile ateşten zarar görse, Ateşin halkı şerdir diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış. Belki o kendi sû’-i ihtiyârıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu. Ve o hizmetkârını kendine düşman etti.

32

Elhâsıl: Hayr-ı kesîr için şerr-i kalîl kabûl edilir. Eğer şerr-i kalîl olmamak için hayr-ı kesîri intâc eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur.

Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihâdda hayr-ı kesîr var ki, İslâm, küffârın istîlâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalîl için cihâd terk edilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir. Şerr-i kesîr olur. İşte kâinâttaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve îcâdları şer ve çirkin değildir. Çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır.

Meselâ, melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkıyâtları yoktur. Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Kezâ hayvanâtın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Âlem-i insaniyette ise, merâtib-i terakkıyât ve tedenniyât nihâyetsizdir. Nemrûdlardan, firavunlardan tut, sıddîkîn-i evliyâ ve enbiyâya kadar gāyet uzun bir mesâfe-i terakkî var. İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyîz ve tefrîk için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklîf ve ba‘s-i enbiyâ ile bir meydân-ı imtihân ve tecrübe ve cihâd ve müsâbaka açılmış. Eğer mücâhede ve müsâbaka olmasa idi, ma‘den-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan isti‘dâdlar beraber kalacaktı. A‘lâ-yı illiyyîndeki Ebû Bekri’s-Sıddîk’ın ra rûhu, esfel-i sâfilîndeki Ebû Cehil’in rûhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyâtîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî netîceye baktığı için, îcâdları şer değil, çirkin değil. Belki sû’-i isti‘mâlâttan ve kesb denilen mübâşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana âittir. Îcâd-ı İlâhîye âit değildir.

Eğer suâl etseniz ki: Bi‘set-i enbiyâ ile beraber şeytanların vücûdundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. اَلْحُكْمُ لِلْاَكْثَرِ kāidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer şerdir. Hatta bi‘set-i enbiyâ dahi rahmet değil denilebilir.

Elcevab: Kemiyetin keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ yüz hurmâ çekirdeği bulunsa,

33

toprak altına konup su verilmezse ve muâmele-i kimyeviye görmezse ve bir mücâhede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye ma‘rûz kaldığı vakit, sû’-i mizâcından sekseni bozulsa, yirmisi meyvedâr yirmi hurmâ ağacı olsa, diyebilir misin ki: Suyu vermek şer oldu. Ekserîsini bozdu. Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan zarar etmez. Şer olmaz.

Hem meselâ, tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta i‘tibâriyle beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa, yirmisi yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: Çok zarar oldu. Bu muâmele şer oldu; bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu. Şer oldu. Hayır, öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta tâifesi dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı. İşte nev‘-i beşer, bi‘set-i enbiyâ ile, sırr-ı teklîf ile, mücâhede ile, şeytanlarla muhârebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiyâ ve milyonlarla evliyâ ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukābilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvânât-ı muzırra nev‘inden olan küffârı ve münâfıkları kaybetti.

Üçüncü Suâliniz:? : Cenâb-ı Hakk musibetleri veriyor. Belâları musallat ediyor. Hususan ma‘sûmlara, hatta hayvanlara bu zulüm değil mi? Elcevab Hâşâ, mülk onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba san‘atkâr bir zât, bir ücret mukābilinde seni bir model yapıp, gāyet san‘atkârâne yaptığı murassa‘ bir libâsı sana giydiriyor. Hünerini, mahâretini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor. Biçiyor, kesiyor. Seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki: Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin. Bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin. Elbette diyemezsin. Dersen dîvânelik edersin

Aynen öyle de, Sâni‘-i Zülcelâl göz, kulak, lisân gibi duygularla murassa‘, gāyet san‘atkârâne bir vücûdu sana giydirmiş. Mütenevvi‘ esmâsının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, mübtelâ eder. Aç eder,

34

tok eder, susuz eder. Bu gibi ahvâlde yuvarlatır. Mâhiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmâsını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: Beni ne için bu mesâibe mübtelâ ediyorsun? Temsîlde işâret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturacak. Zâten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf bir nevi‘ ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücûddur, hayırdır. Hayat harekâtla kemâlâtını bulur. Beliyyât vâsıtasıyla terakkî eder. Hayat cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder. Kuvvet bulur. İnkişâf eder. İnbisât eder. Kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur. Vazîfesini îfâ eder. Ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkāk eder. İşte münâkaşanızın içindeki üç suâlinizin muhtasar cevabları bu kadardır. Îzâhları otuz üç aded Sözler’dedir.

Azîz kardeşim, sen bu mektûbu eczâcıya ve münâkaşayı işitenlerden münâsib gördüklerine oku. Benim tarafımdan da yeni bir talebem olan eczâcıya selâm et. De ki: Mezkûr mesâil gibi dakîk mesâil-i îmâniyeyi, mîzânsız mücâdele sûretinde cemâat içinde bahsetmek câiz değildir. Mîzânsız mücâdele olduğundan, tiryâk iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesâil-i îmâniyenin i‘tidâl-i demle, insafla, bir müdâvele-i efkâr sûretinde bahsi câizdir. Ve de ki: Eğer senin kalbine bu nevi‘ mesâilde şübheler gelirse ve Sözler’den de cevâbını bulmazsan, husûsî bana yazarsınız. Hem eczâcıya de ki: Merhûm pederi hakkında gördüğü rüya için hâtırıma şöyle bir ma‘nâ geldi ki: Merhûm pederi doktor olmak münâsebetiyle, çok sâlih ve mübârek, belki velî insanlara fâidesi dokunmuş. Ve ondan memnûn olan ve menfaat gören o mübâreklerin ervâhları, onun vefâtı hengâmında kuşlar sûretinde en yakın akrabası olan oğluna görünmüş. Onun ruhuna şefâatkârâne bir hoş-âmedî nev‘inden bir istikbâl ettikleri hâtırıma geldi. O gece burada beraber bulunan bütün dostlara selâm ve duâ ederim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

35

[ON ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰی وَالْمَلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰی

Azîz kardeşlerim,

Hâl ve istirâhatimi ve vesîka için adem-i mürâcaatımı ve hâl-i âlem siyâsetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma‘nen de benden sorulduğundan, şu Üç Suâle Yeni Saîd değil, belki Eski Saîd lisânıyla cevâb vermeye mecbûr oldum.

Birinci Suâliniz: İstirahatin nasıl? Hâlin nedir? Elcevab: Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’e yüz bin şükrediyorum ki, ehl-i dünyânın bana ettiği envâ‘-ı zulmü, envâ‘-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:

Siyâseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünyâ zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlik-ı Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma‘rûz o dağdaki inzivâyı, emniyetli, ihlâslı, Barla Dağları’ndaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamü’r-râhimîn bana Barla’yı, o mağara yaptı. Mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini zaîf vücûduma yüklemedi. Yalnız Barla’da, iki-üç adamda bir vehhâmlık vardı. O vehhâmlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarım, güyâ istirâhatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhâmlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur’ân’ın hizmetine zarar verdiler.

Hem ehl-i dünyâ bütün menfîlere vesîka verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp affettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur’ân’ın hizmetinde ziyâde istihdâm etmek ve Sözler nâmıyla envâr-ı Kur’âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünyâ dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve

36

şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrîd etti. Bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, bir-iki tanesi müstesnâ olmak üzere, yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlik-ı Rahîmim, o tecrîdi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll-u gıştan âzâde olarak Kur’ân-ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almaya vesîle etti. Hem ehl-i dünyâ bidâyette iki sene zarfında iki âdî mektûb yazdığımı çok gördü. Hatta şimdi bile on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misâfirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler. Bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hâlik-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene ma‘nevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergūbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymaya çevirdi. الحمد للّٰە علی كلّ حال. İşte, hâl ve istirâhatim böyle.

İkinci Suâliniz: Neden vesîka almak için mürâcaat etmiyorsun? Elcevab: Şu mes’elede ben kaderin mahkûmuyum. Ehl-i dünyânın mahkûmu değilim. Kadere mürâcaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu ma‘nânın hakîkati şudur ki, başa gelen her işte iki sebeb var: Biri zâhirî, diğeri hakîkî. Ehl-i dünyâ zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise sebeb-i hakîkîdir. Beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti. Sebeb-i hakîkî ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: Şu adam ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder. Belki dünyamıza karışır ihtimâliyle beni nefyedip, üç cihetle katmerli bir zulmetti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum. Beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi. Mademki nefyimde kader hâkimdir. Ve o kader âdildir. Ona mürâcaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev‘inden bir şeyleri var. Demek onlara mürâcaat ma‘nâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsa idi, o vakit onlara karşı da mürâcaat olunurdu.

Başlarını yesin, dünyalarını tamâmen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyâsetlerini büsbütün terk ettiğim hâlde, düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara mürâcaatla o evhâmlara

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç