MEKTÛBAT

17

[ALTINCI MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَیْكُمَا وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَامَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ

Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyâr-ı gurbette medâr-ı tesellilerim,

Mâdem Cenâb-ı Hakk sizleri, fikrime ihsân ettiği ma‘nâlara hissedâr etmiştir. Elbette hissiyâtıma da hissedâr olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki: Şu iki-üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir def‘a misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok, dağıldılar.

İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda sessiz, sadâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm. Birincisi: İhtiyârlık sırrıyla hemen ekseriyet-i mutlaka ile akrân ve ahbâbımdan ve akāribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazîn bir gurbeti hissettim. İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadâr olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir dâire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akāribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde gecenin ve dağların garîbâne vaz‘iyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi şu fânî misâfirhâneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden فسبحان اللّٰە dedim.

Bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır, düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:

یَارَبْ غَرٖیبَمْ, بٖی كَسَمْ, ضَعٖیفَمْ, نَاتُوَانَمْ, عَلٖیلَمْ, عَاجِزَمْ, اِخْتِیَارَمْ بٖی اِخْتِیَارَمْ, اَلْاَمَانْ كُویَمْ, عَفُوْ جُویَمْ, مَدَدْ خَواهَمْ, زِدَرْكَاهَتْ اِلٰهٖی

Birden nûr-u îmân, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri beş nûrânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler. Lisânım حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ söyledi. Kalbim فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ âyetini okudu. Aklım dahi ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:

18

Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîrâ feryâd, belâ-ender hatâ-ender belâdır bil.

Belâ vereni buldunsa eğer, safâ-ender vefâ-ender atâ-ender belâdır bil.

Mâdem öyle, bırak şekvâyı, şükret. Çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.

Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender fenâ-ender hebâ-ender belâdır bil.

Cihân dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Hem üstâdlarımdan Mevlânâ Celâleddîn’in nefsine dediği gibi dedim: اُو كُفْتْ اَلَسْتُ وَتُوكُفْتٖی بَلٰی. شُكْرِ بَلٰی چٖیسْتْ كَشٖیدَنِ بَلَا سِرِّ بَلَا چٖیسْتْ. یَعْنٖی كِە مَنَمْ حَلْقَە زَنِ دَرْكَهِ فَقْرُ و فَنَا

O vakit nefsim dahi: Evet, evet. Acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nûr kapısı açılır, zulmetler dağılır. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نُورِ الْاٖیمَانِ وَالْاِسْلَامِ dedi. Meşhûr Hikem-i Atâiye’nin şu fıkrası مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ; وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ Yani Cenâb-ı Hakk’ı bulan neyi kaybeder? Ve onu kaybeden neyi kazanır? Yani onu bulan her şeyi bulur. Onu bulmayan hiç bir şeyi bulmaz. Bulsa da başına belâ bulur. Ne derece âlî bir hakîkat olduğunu gördüm. Ve طُوبٰی لِلْغُرَبَٓاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.

İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendân nûr-u îmân ile nûrlandılar. Fakat yine bende bir derece hükümlerini icrâ ettiler. Ve şöyle bir düşünceyi verdiler: Mâdem ben garibim ve gurbetteyim. Ve gurbete gideceğim. Acaba şu misafirhânedeki vazîfem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem fikri hâtırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki: Acaba yazılan Sözler kâfî midir? Noksânı var mı? Yani vazîfem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nûrlu, zevkli, hakîkî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlânâ Celâleddîn’in dediği gibi دَانٖی سَمَاعْ چِە بُوَدْ بٖی خُودْ شُدَنْ; زِهَسْتٖی اَنْدَرْ فَنَایِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشٖیدَنْ deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim diye, sizi o suâller ile tasdî‘ etmiştim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

19

[YEDİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz kardeşlerim,

Bana söylemek üzere ŞamlıHâfız’a iki şey demişsiniz. Birincisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Zeyneb’i ra tezevvücünü, eski zaman münâfıkları gibi yeni zamanın ehl-i dalâleti dahi medâr-ı tenkîd buluyorlar. Nefsânî, şehevânî telakkî ediyorlar, diyorsunuz.

Elcevab: Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ O dâmen-i muallâya şöyle pest şübühâtın eli yetişmez Evet, on beş yaşından kırk yaşına kadar, harâret-i garîziyenin galeyânlı hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin iltihâbı zamanında, dost ve düşmanın ittifâkıyla kemâl-i iffet ve tamâm-ı ismet ile Hatîcetü’l-Kübrâ radıyallâhü anhâ gibi ihtiyârca bir tek kadın ile iktifâ ve kanâat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani harâret-i garîziye tevakkufu hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivâc ve tezevvücâtı, bizzarûre ve bilbedâhe nefsânî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu, zerre kadar insafı olana isbat eder bir huccettir.

O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı risâletin akvâli gibi, ef‘âl ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menâbi‘-i dîn ve şerîattır. Ve ahkâmın me’hazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahâbeler hamele oldukları gibi, husûsî dâiresindeki mahfî ahvâlâtından tezâhür eden esrâr-ı dîn ve ahkâm-ı şerîatın hameleleri ve râvîleri de Ezvâc-ı Tâhirât’tır. Ve bilfiil o vazîfeyi îfâ etmişlerdir. Esrâr ve ahkâm-ı dînin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazîfeye bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvâc-ı Tâhirât lâzımdır. Gelelim Hazret-i Zeyneb’in ra tezevvücüne: Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şu‘lesi’nin Üçüncü Şuâ‘ının misâllerinden olan مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِیّٖنَ âyetine dâir şöyle yazılmış ki: İnsanların tabakātına göre bir tek âyet, müteaddid vücûhlarla, her bir tabakanın fehmine göre bir ma‘nâ ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi şudur ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya oğlum hitâbına mazhar olan Zeyd radıyallâhü anh, rivâyet-i sahîha ile i‘tirâfına binâen, izzetli zevcesini kendine ma‘nen küfüv bulmadığı için

20

tatlîk etmiş. Yani Hazret-i Zeyneb ra, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış. Ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ra ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, ma‘nevî imtizâcsızlığa sebebiyet verdiği için tatlîk etmiştir. Allâh’ın emriyle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani زَوَّجْنَاكَهَا nin işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, hârikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkınde, sırf kaderin hükmüyledir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyâd göstermiştir ve mecbûr olmuştur. Nefis arzusuyla değildir.

Şu kader hükmünün de ehemmiyetli bir hükm-ü şer‘î ve mühim bir hikmet-i âmmeyi ve şumûllü bir maslahat-ı umûmiyeyi tazammun eden لِكَیْ لَا یَكُونَ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ حَرَجٌ فٖٓی اَزْوَاجِ اَدْعِیَٓائِهِمْ âyet-i kerîmesinin işaretiyle, büyüklerin küçüklere Oğlum demeleri, zıhâr mes’eleleri gibi, yani karısına Anam gibisin dese haram olduğu gibi değildir ki, ahkâm onun ile değişsin. Hem büyüklerin raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine pederâne nazar ve hitâbları, vazîfe-i risâlet i‘tibâriyledir. Şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle değildir ki, onlardan zevce almak uygun düşmesin.

İkinci bir tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne bir şefkat ile bakar. Eğer o âmir, zâhirî ve bâtınî bir pâdişâh-ı rûhânî olsa, merhameti pederin yüz def‘a şefkatinden ileri gittiği için, raiyetinin efrâdı onun hakîkî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc nazarına inkılâb edemediğinden; ve kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber’in mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediği için, Kur’ân o vehmî def‘ maksadıyla der: Peygamber, rahmet-i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder. Ve risâlet nâmına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münâsib düşmesin. Ve sizlere oğlum dese, ahkâm-ı şerîat i‘tibâriyle siz onun evlâdı olamazsınız

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

21

[SEKİZİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ isimleri بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ girdiklerinin ve her mübârek şeyin başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların beyânını başka vakte ta‘lîkan, şimdilik kendime âit bir hissimi söyleyeceğim. Kardeşim Ben er-Rahmân er-Rahîm isimlerini öyle bir nûr-u a‘zam görüyorum ki, bütün kâinâtı ihâta eder. Ve her rûhun bütün hâcât-ı ebediyesini tatmîn edecek ve hadsiz düşmanlarından emîn edecek, nûrlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nûr-u a‘zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesîle, fakr ile şükür; acz ile şefkattir. Yani ubûdiyet ve iftikārdır.

Şu mes’ele münâsebetiyle hâtıra gelen ve muhakkikîne, hatta bir üstâdım olan İmâm-ı Rabbânî’ye muhâlif olarak diyorum ki: Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı şedîd ve parlak hissiyâtı, muhabbet ve aşk değildir. Belki şefkattir. Çünkü şefkat aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezîhtir. Ve makam-ı nübüvvete lâyıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecâzî mahbûblara ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor. Demek, Kur’ân-ı Hakîm’in parlak bir i‘câz ile parlak bir sûrette gösterdiği ve ism-i Rahîm’in vusûlüne vesîle olan hissiyât-ı Ya‘kūbiye as, yüksek bir derece-i şefkattir. İsm-i Vedûd’e vesîle-i vusûl olan aşk ise, Züleyhâ’nın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı olan muhabbet mes’elesindedir. Demek Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın hissiyâtını ne derece Züleyhâ’nın hissiyâtından yüksek göstermişse, şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.

22

Üstâdım İmâm-ı Rabbânî, aşk-ı mecâzîyi makam-ı nübüvvete pek münâsib görmediği için demiş ki: Mehâsin-i Yûsufiye mehâsin-i uhreviye nev‘inden olduğundan, ona muhabbet ise, mecâzî muhabbetler nev‘inden değildir ki kusur olsun. Ben de derim: Ey üstâd O tekellüflü bir te’vîldir. Hakîkat şu olmak gerektir ki: O, muhabbet değil, belki yüz def‘a muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir. Evet, şefkat bütün envâıyla latîf ve nezîhtir. Aşk ve muhabbet ise, çok envâına tenezzül edilmiyor.

Hem şefkat pek geniştir. Bir zât, şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hatta zîruhlara şefkatini ihâta eder. Ve Rahîm isminin ihâtasına bir nevi‘ aynadârlık gösterir. Hâlbuki aşk ise, mahbûbuna hasredip her şeyi mahbûbuna fedâ eder. Yâhûd mahbûbunu i‘lâ ve senâ etmek için, başkalarını tenzîl ve ma‘nen zemmeder. Ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: Güneş, mahbûbumun hüsnünü görüp utanıyor. Görmemek için bulut perdesini başına çekiyor. Hey âşık efendi Ne hakkın var, sekiz ism-i a‘zamın bir sahîfe-i nûrânîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?

Hem şefkat hâlistir. Mukābele istemiyor. Sâfî ve ıvâzsızdır. Hatta en âdî mertebede olan hayvanâtın yavrularına karşı fedâkârâne, ıvazsız şefkatleri buna delîldir. Hâlbuki aşk ücret ister. Ve mukābele taleb eder. Aşkın ağlamaları bir nevi‘ talebdir, bir ücret istemektir. Demek süver-i Kur’âniyenin en parlağı olan Sûre-i Yûsuf’un en parlak nûru olan Hazret-i Ya‘kūb’un as şefkati, ism-i Rahmân ve Rahîm’i gösterir. Ve şefkat yolu rahmet yolu olduğunu bildirir. Ve o elem-i şefkate devâ olarak da فَاللّٰهُ خَیْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمٖینَ dedirir.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

23

[DOKUZUNCU MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Yine o hâlis talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır.

Sâniyen Neşr-i envâr-ı Kur’âniyedeki muvaffakiyetin ve gayretin ve şevkin bir ikrâm-ı İlâhîdir. Belki bir kerâmet-i Kur’âniyedir, bir inâyet-i Rabbâniyedir. Sizi tebrîk ediyorum. Kerâmet ve ikrâm ve inâyetin bahsi geldiği münâsebetiyle, kerâmet ve ikrâmın bir farkını söyleyeceğim. Şöyle ki:

Kerâmetin izhârı, zarûret olmadan zarardır. İkrâmın izhârı ise, bir tahdîs-i ni‘mettir. Eğer kerâmet ile müşerref olan bir şahıs, bilerek hârika bir emre mazhar olursa, o hâlde eğer nefs-i emmâresi bâkî ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine i‘timâd etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrâc olabilir. Eğer bilmeyerek hârika bir emre mazhar olursa, meselâ birisinin kalbinde bir suâl var. İntâk-ı bilhak nev‘inden ona muvâfık bir cevâb verir. Sonra anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil, belki kendi Rabbisine i‘timâdı ziyâdeleşir. Ve Beni benden ziyâde terbiye eden bir Hâfız’ım vardır der. Tevekkülünü ziyâdeleştirir. Bu kısım hatarsız bir kerâmettir. İhfâsına mükellef değil. Fakat fahır için kasden izhârına çalışmamalı. Çünkü onda zâhiren insanın kesbinin bir medhali bulunduğundan, nefsine nisbet edebilir. Ama ikrâm ise, o kerâmetin selâmetli olan ikinci nev‘inden daha selâmetli, bence daha âlîdir. İzhârı tahdîs-i ni‘mettir. Kesbin medhali yoktur. Nefsi onu kendine isnâd etmez. İşte kardeşim, hem senin hakkında, hem benim hakkımda, bâhusûs Kur’ân hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsânât-ı İlâhiye bir ikrâmdır. İzhârı tahdîs-i ni‘mettir. Onun için sana karşı tahdîs-i ni‘met nev‘inden, ikimizin hizmetimize âit muvaffakiyâtı yazıyorum. Biliyordum ki, sende fahır değil, şükür damarını tahrîk ediyor.

24

Sâlisen: Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne-i askerî telakkî etsin. Ve öyle de iz‘ân etsin. Ve ona göre hareket etsin. Ve o telakkî ile en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, dâimî bir elmasın fiyatını vermez. İstikāmet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet, dünyaya âit işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir. Bâkî umûr-u uhreviye ise, gāyet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merâk ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâdlı taleb ve hâkezâ şedîd hissiyâtlar, umûr-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyâtı şiddetli bir sûrette fânî umûr-u dünyeviyeye tevcîh etmek, fânî ve kırılacak şişelere bâkî elmas fiyatlarını vermek demektir.

Şu münâsebetle bir nokta hâtıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki: Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fânî mahbûblara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sâhibini dâimî bir azâb ve elemde bırakır. Veyâhûd o mecâzî mahbûb, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâkî bir mahbûbu arattırır. Aşk-ı mecâzî aşk-ı hakîkîye inkılâb eder. İşte, insanda binlerle hissiyât var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzî, biri hakîkî. Meselâ, endîşe-i istikbâl hissi herkeste var. Şiddetli bir sûrette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde sened yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîkî ve uzun ve gāfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezâretine verilmiş o fânî mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan hakîkî câh olan merâtib-i ma‘neviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakîkî mal olan a‘mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ haslet olan hırs-ı mecâzî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakîkîye inkılâb eder.

Hem meselâ, şiddetli bir inâd ile ehemmiyetsiz, zâil, fânî umûrlara karşı hissiyâtını sarf eder. Bakar ki, bir dakîka inâda değmeyen bir şeye, bir sene inâd ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inâd nâmına sebât eder.

25

Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakîkate münâfîdir. O şiddetli inâdı o lüzûmsuz umûr-u zâileye vermeyip, âlî ve bâkî olan hakāik-i îmâniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hıdemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezîle olan inâd-ı mecâzî, güzel ve âlî bir haslet olan hakîkî inâda, yani hakta şiddetli sebâta inkılâb eder.

İşte şu üç misâl gibi, insanlar, insana verilen cihâzât-ı ma‘neviyeyi eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla isti‘mâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gāfilâne davransa, ahlâk-ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve ma‘neviyeye sarf etse; ahlâk-ı hamîdeye menşe’, hikmet ve hakîkate muvâfık olarak saâdet-i dâreyne medâr olur.

İşte tahmîn ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te’sîrsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: ahlâksız insanlara derler: Hased etme, hırs gösterme, adâvet etme, inâd etme, dünyayı sevme, yani fıtratını değiştir gibi, zâhiren onlarca mâlâyutâk bir teklîfte bulunurlar. Eğer deseler ki: Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz Hem nasihat te’sîr eder. Hem dâire-i ihtiyârlarında bir emr-i teklîf olur.

Râbian: Ulemâ-yı İslâm ortasında İslâm ve îmânın farkları çok medâr-ı bahsolmuş. Bir kısmı, İkisi birdir, diğer kısmı, İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz demişler. Ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyân etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet iltizâmdır. Îmân iz‘ândır. Ta‘bîr-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgîrlik ve teslîm ve inkıyâddır. Îmân ise, hakkı kabûl ve tasdîktir.

Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgîrlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizâmıyla İslâmiyet’e mazhar idi. Dinsiz bir müslüman denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgîrlik göstermiyorlar, iltizâm etmiyorlar. Gayr-i müslim bir mü’min ta‘bîrine mazhar oluyorlar. Acaba İslâmiyet’siz îmân medâr-ı necât olabilir mi?

26

Elcevab: Îmânsız İslâmiyet sebeb-i necât olmadığı gibi, İslâmiyet’siz îmân da medâr-ı necât olamaz. فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinin feyziyle Risâle-i Nûr mîzânları, dîn-i İslâm’ın ve hakāik-i Kur’âniyenin meyvelerini ve netîcelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, tarafdâr olmamak kābil değil. Hem îmân ve İslâm’ın delîl ve burhânlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-i müslim dahi anlasa, her hâlde tasdîk edecektir. Gayr-i müslim kaldığı hâlde îmân eder.

Evet, Sözler Tûbâ-yı Cennet’in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan îmân ve İslâmiyet’in meyvelerini; ve saadet-i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin öyle netîcelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihâyetsiz bir tarafgîrlik ve iltizâm ve teslîm hissini verir. Ve silsile-i mevcûdât gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli îmân ve İslâm’ın burhânlarını göstermişler ki, nihâyetsiz bir iz‘ân ve kuvvet-i îmân verirler. Hatta bazı def‘a, Evrâd-ı Bahâiye’de şehâdet getirdiğim vakit عَلٰی ذٰلِكَ نَحْیٰی وَعَلَیْهِ نَمُوتُ وَعَلَیْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihâyetsiz bir tarafgîrlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakîkat-i îmâniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakîkatin bir dakîka aksini farz etmek, bana gāyet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakāik-i îmâniyenin vücûd bulmasına bilâ-tereddüd vermesine nefsim itâat ediyor وَاٰمَنَّا بِمَٓا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَاٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ وَصَدَّقْنَا dediğim vakit, nihâyetsiz bir kuvvet-i îmân hissediyorum. Hakāik-i îmâniyenin her birisinin aksini aklen muhâl telakkî ediyorum. Ehl-i dalâleti nihâyetsiz ebleh ve dîvâne görüyorum.

Senin vâlideynine pek çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Onlar da bana duâ etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için, onlar da benim peder ve vâlidem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan senden Sözler’i işitenlere umûmen selâm ediyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

27

[ONUNCU MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

İki suâlin cevabıdır.

Birincisi: وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا فٖی كِتَابٍ مُبٖینٍ وَكُلَّ شَیْءٍ اَحْصَیْنَاهُ فٖٓی اِمَامٍ مُبٖینٍ âyetlerinin bir sırrını tefsîr eder. İmâm-ı mübîn, kitâb-ı mübîn neden ibâret olduğunu beyân eder. Hâşiye

İkinci Suâl: Meydân-ı haşir nerededir? Elcevab: وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ, Hâlik-ı Hakîm’in her şeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şeye çok büyük hikmetleri takmasıyla tasrîh derecesinde işâret ediyor ki, küre-i arz serseriyâne, bâd-ı hevâ azîm bir dâireyi çizmiyor, belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydân-ı ekberin dâire-i muhîtasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip mahsûlât-ı ma‘neviyesini ona devrediyor ki, ileride, o meşherde, enzâr-ı nâs önünde gösterilecektir.

Demek yirmi beş bin seneye karîb bir dâire-i muhîtanın içinde, rivâyete binâen, Şâm-ı Şerîf kıt‘ası bir çekirdek hükmünde olarak o dâireyi dolduracak bir meydân-ı haşir bast edilecektir. Küre-i arzın bütün ma‘nevî mahsûlâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvâhlarına gönderiliyor. Ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek, o ma‘nevî mahsûlâtları da gāibden şehâdete geçecektir.

Evet, küre-i arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak, o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsûlât vermiş. Ve onu istîâb edecek mahlûkāt ondan akmış. Ve onu imlâ edecek masnûât ondan çıkmış. Demek, küre-i arz bir çekirdek; ve meydân-ı haşir içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nûrânî bir nokta, sür‘at-i hareketiyle nûrânî bir hat olur veya bir dâire olur. Öyle de, küre-i arz sür‘atli, hikmetli hareketiyle bir dâire-i vücûdun temsîline; ve o dâire-i vücûd, mahsûlâtıyla beraber bir meydân-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medârdır.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

28

[ON BİRİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Mühim bir ilaç. Bu mektûb, dört âyetin hazînesinden dört küçük cevherine işâret eder.

Azîz kardeşim, şu dört muhtelif mes’eleyi muhtelif vakitlerde Kur’ân-ı Hakîm nefsime ders vermiş. Arzu eden kardeşlerim dahi bundan bir ders veya bir hisse almaları için yazdım. Mebhas i‘tibâriyle başka başka dört âyet-i kerîmenin hazîne-i hakāikinden birer küçük cevher numûne olarak gösterilmiştir. O dört mebhastan her bir mebhasın ayrı bir sûreti, ayrı bir fâidesi var.

Birinci Mebhas: اِنَّ كَیْدَ الشَّیْطَانِ كَانَ ضَعٖیفًا Ey sû’-i vesveseden me’yûs nefsim Tedâî-i hayâlât, tahattur-u faraziyât, bir nevi‘ irtisâm-ı gayr-i ihtiyârîdir. İrtisâm ise, eğer hayırdan ve nûrâniyetten olsa, hakîkatin hükmü bir derece sûretine ve misâline geçer. Güneşin ziyâsı ve harâreti aynadaki misâline geçtiği gibi. Eğer şerden ve kesîften olsa, aslın hükmü ve hâssası sûretine geçmez ve timsâline sirâyet etmez. Meselâ, necis ve murdar bir şeyin aynadaki sûreti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsâli ısırmaz.

İşte şu sırra binâen, tasavvur-u küfür küfür değil. Tahayyül-ü şetim şetim değil. Hususan ihtiyârsız olsa ve farazî bir tahattur olsa, bütün bütün zararsızdır. Hem ehl-i hak olan ehl-i sünnet ve cemâatin mezhebinde, bir şeyin şer‘an çirkinliği, pisliği, nehy-i İlâhî sebebiyledir. Mademki ihtiyârsız ve rızâsız bir tahattur-u farazîdir, bir tedâî-i hayâlîdir, nehiy ona taalluk etmez. O dahi ne kadar çirkin ve pis bir şeyin sûreti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz.

İkinci Mebhas: Barla Yaylası, Tepelice’de çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler mecmûasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

29

Üçüncü Mebhas: Şu iki mes’ele, Yirmi Beşinci Söz’ün i‘câz-ı Kur’ân’a karşı medeniyetin aczini gösteren misâllerinden bir kısmıdır. Kur’ân’a muhâlif olan hukuk-u medeniyetin ne kadar haksız olduğunu isbat eden binler misâllerinden iki misâl:

فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَیَیْنِ: olan hükm-ü Kur’ânî, mahz-ı adâlet olduğu gibi, ayn-ı merhamettir. Evet, adâlettir. Çünkü ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle bir erkek bir kadın alır. Nafakasını taahhüd eder. Bir kadın ise bir kocaya gider. Nafakasını ona yükler. İrsiyetteki noksânını telâfî eder.

Hem merhamettir. Çünkü o zaîfe kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtâçtır. Hükm-ü Kur’ân’a göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona, Benim servetimin yarısını ellerin ve yabânîlerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk nazarıyla endişe edip bakmaz. O şefkate endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekābetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himâyet görür. Kardeşi ona, Hânedânımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakîb nazarıyla bakmaz. O merhamete ve himâyete bir kîn, bir iğbirâr katmaz.

Şu hâlde, o fıtraten nâzik, nâzenîn ve hilkaten zaîfe ve nahîfe kız, sûreten az bir şey kaybeder. Fakat ona bedel, akāribin şefkatinden, merhametinden tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i haktan ziyâde ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedîd bir zulümdür. Belki zaman-ı câhiliyette gayret-i vahşiyâneye binâen, kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddârâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı vahşiyânesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimâli vardır. Bunun gibi bütün ahkâm-ı Kur’âniye وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ fermanını tasdîk ediyorlar.

Dördüncü Mebhas: فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında hakkından fazla hak verdiğinden, böyle bir haksızlığa sebeb oluyor. Öyle de, vâlide hakkında hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor. Evet, rahmet-i Rabbâniyenin en hürmetli, en halâvetli, en latîf ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i vâlide, hakāik-i kâinât içinde en muhterem, en mükerrem bir hakîkattir. Ve vâlide en kerîm, en rahîm, öyle fedâkâr bir dosttur ki, o şefkat sâikasıyla bir vâlide, bütün dünyasını ve hayatını ve râhatını

30

veledi için fedâ eder. Hatta vâlideliğin en basît ve en ednâ derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem‘asıyla yavrusunu müdâfaa için ite atılır, aslana saldırır.

İşte böyle muhterem ve muazzez bir hakîkati taşıyan bir vâlideyi veledinin malından mahrûm etmek, o muhterem hakîkate karşı ne kadar dehşetli bir haksızlık, ne derece vahşetli bir hürmetsizlik, ne mertebe cinâyetli bir hakāret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfrân-ı ni‘met ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin gāyet parlak ve nâfi‘ bir tiryâkına bir zehir katmak olduğunu, insaniyetperverlik iddiâ eden insan canavarları anlamazlarsa, elbette hakîkî insanlar anlar. Kur’ân-ı Hakîm’in فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ hükmünü, ayn-ı hak ve mahz-ı adâlet olduğunu bilirler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

[ON İKİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰی رُفَقَٓائِكُمْ

Azîz kardeşlerim,

O gece benden suâl ettiniz. Ben cevâbını vermedim. Çünkü mesâil-i îmâniyenin münâkaşa sûretinde bahsi câiz değildir. Siz münâkaşa sûretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik bu münâkaşanızın esası olan Üç Suâlinize gāyet muhtasar bir cevâb yazıyorum. Tafsîlini Eczâcı Efendi'nin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız kader ve cüz’-i ihtiyârîye âit Yirmi Altıncı Söz hâtırıma gelmemişti. Size söylememiştim. Ona da bakınız. Fakat gazete gibi okumayınız. Eczâcı Efendi'nin o Sözler’i mütâlaa etmesini havâle ettiğimin sırrı şudur ki: O çeşit mes’elelerdeki şübheler, erkân-ı îmâniyenin zaafından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân-ı îmâniyeyi tamamıyla isbat ederler.

Birinci Suâliniz: Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ve bir kısım benî-âdemin cehenneme idhâli ne hikmete mebnîdir?

Elcevab : Hikmeti tavzîftir. Öyle bir vazîfe ile me’mûr edilerek gönderilmiştir ki, bütün

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç