LEM'ALAR

155

[Cây-ı hayret ve medâr-ı ibret bir tevâfuk]

Bu İktisâd Risâlesi’ni, üçü acemî olarak beş altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshalardan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elifleri düşünmeyerek yazdıkları her bir nüshanın elifleri, duâsız elli bir, duâ ile beraber elli üçte tevâfuk etmekle beraber, İktisâd Risâlesi’nin târîh-i te’lîf ve istinsâhı olan Rûmîce elli bir ve Arabî elli üç târîhine tevâfuku ise, şübhesiz tesâdüf olamaz. İktisâddaki bereketin kerâmet derecesine çıktığına bir işârettir. Ve bu seneye, sene-i iktisâd tesmiyesi lâyıktır.

Evet, zaman iki sene sonra bu kerâmet-i iktisâdiyeyi, ikinci harb-i umûmî’de, her taraftaki açlık ve tahrîbât ve israfatla ve nev‘-i beşer ve herkes iktisâda mecbûr olmasıyla isbat etti.

[YİRMİNCİ LEM‘A]

İhlâs hakkındadır

On yedinci Lem‘a’nın On yedinci Notası’nın beş noktadan ibâret olan İkinci Mes’elesi’nin Birinci Noktası iken, ehemmiyetine binâen Yirminci Lem‘a oldu.

Tenbîh: Bu mübârek Isparta’nın medâr-ı şükrân bir hüsn-ü tâliidir ki, ondaki ehl-i takvâ ve ehl-i tarîkat ve ehl-i ilminsâir yerlere nisbeten rekābetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakîkî muhabbet ve ittifâk yoksa da, zararlı muhâlefet ve rekābet de başka yerlere nisbeten yoktur.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَیْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖینَ اَلَا لِلّٰهِ الدّٖینُ الْخَالِصُ âyetiyle

هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰی خَطَرٍ عَظٖیمٍ: ev kemâ kāl Hadîs-i şerîfi,

ikisi de ihlâs, İslâmiyet’te ne kadar mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlâs mes’elesinin hadsiz nüktelerinden yalnız beş noktayı muhtasaran beyân edeceğiz.

Birinci Nokta: Mühim ve müdhiş bir suâl:? Neden ehl-i dünyâ ve ehl-i gaflet, hatta ehl-i dalâlet ve ehl-i nifâk,

156

rekābetsiz ittifâk ettikleri hâlde, ehl-i hak ve ehl-i vifâk olan ashâb-ı diyânet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat, neden rekābetli ihtilâf ediyorlar? İttifâk ehl-i vifâkın hakkı iken; ve hilâf ehl-i nifâkın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık buraya geldi?

Elcevab: Bu elîm ve fecî‘ ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hâdise-i müdhişenin pek çok esbâbından yedi sebebini beyân ederiz.

Birinci Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı hakîkatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i gafletin ittifâkı da hakîkatdârlıktan değildir. Belki, ehl-i dünyânın ve ehl-i siyâsetin ve ehl-i mekteb gibi hayât-ı ictimâiyenin tabakātında birer muayyen vazîfe ile ve hâs bir hizmetle meşgul olan tâifelerin ve cemâatlerin ve cem‘iyetlerin vazîfeleri, taayyün edip ayrılmış. Ve o vezâif mukābilinde alacakları maîşet noktasındaki maddî ücret ve hubb-u câh ve şân ve şeref noktasında teveccüh-ü nâstan Hâşiyealacakları ma‘nevî ücretleri taayyün etmiş, ayrılmış. Müzâhame ve münâkaşayı ve rekābeti intâc edecek derecede bir iştirâk yok. Onun için, bunlar ne kadar fenâ meslekte de gitseler, birbiriyle ittifâk edebilirler.

Ama ehl-i dîn ve ashâb-ı ilim ve erbâb-ı tarîkat ise, bunların her birinin vazîfesi umûma baktığı gibi, muaccel ücretleri de taayyün ve tahassus etmiyor. ve her birinin makam-ı ictimâîde ve teveccüh-ü nâsta ve hüsn-ü kabûldeki hisseleri de tahassus etmediğinden, bir makama çoklar nâmzed olur. Ve maddî ve ma‘nevî her bir ücrete, çok eller uzanabilir. O noktadan müzâhame ve rekābet tevellüd edip, vifâkı nifâka, ittifâkı ihtilâfa tebdîl eder.

İşte bu müdhiş marazın merhemi ve ilacı, ihlâstır. Yani hakperestliği nefisperestliğe tercîh etmekle ve hakkın hâtırı, nefsin ve enâniyetin hâtırına gālib gelmekle

157

اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ sırrına mazhar olup, nâstan gelen maddî ve ma‘nevî ücretten istiğnâ Hâşiye etmekle وَمَا عَلَی الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup, hüsn-ü kabûl ve hüsn-ü te’sîr ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarını Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesi ve ihsânı olduğunu; ve kendi vazîfesi olan teblîğde dâhil olmadığını; ve lâzım da olmadığını; ve onunla da mükellef olmadığını bilmekle ihlâsa muvaffak olur. Yoksa ihlâsı kaçırır.

İkinci Sebeb: Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifâkları. Ehl-i hidâyetin izzetindendir ihtilâfları. Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünyâ ve ehl-i dalâlet, hak ve hakîkate istinâd etmedikleri için zayıf ve zelîldirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtâçtırlar. Bu ihtiyâç için de başkasının muâvenet ve ittifâkına samîmî yapışır. Hatta meslekleri dalâlet ise de, yine ittifâkı muhâfaza ederler. Âdetâ o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassub; ve o nifâkta bir vifâk yaparlar ve muvaffak olurlar, Çünkü samîmî bir ihlâs, şerde dahi olsa, neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allâh verir. Hâşiye

Ama ehl-i hidâyet ve diyânet ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakîkate istinâd ettikleri için; ve her biri bizzât tarîk-i hakta yalnız Rabbisini düşünüp tevfîkine i‘timâd ederek gittiklerinden, ma‘nen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit,

158

insanların yerine, Rabbisine mürâcaat eder. meded ondan ister. Ve meşreblerin ihtilâfıyla, zâhir meşrebine muhâlif olana karşı muâvenet ihtiyâcını tam hissetmez. ittifâka ihtiyâcını göremez. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa, kendini haklı, muhâlifini haksız tevehhüm ederek ittifâk ve muhabbet yerine, ihtilâf ve rekābet ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazîfesi zîr u zeber olur.

İşte bu müdhiş sebebin verdiği vahîm netîceleri görmemenin yegâne çâresi, dokuz emirdir.

1 Müsbet hareket etmektir. Yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkaların tenkîsi, onun fikrine ve ameline müdâhale etmesin, onlarla meşgul olmasın.

2 Dâire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medâr-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifâk olacak çok râbıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp, ittifâk etmek,

3 Haklı her meslek sâhibinin başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı:, Mesleğim haktır yâhûd Daha güzeldir diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îmâ eden, Hak yalnız benim mesleğimdir veyâhûd Güzel, benim meşrebimdir diyemez, olan insaf düstûrunu rehber etmek,

4 Ehl-i hakla ittifâk etmek, tevfîk-i İlâhînin bir sebebi ve diyânetteki izzetin bir medârı olduğunu düşünmek,

5 Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesânüd sebebiyle cemâat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı ma‘nevînin dehâsıyla hücûmu zamanında, o şahs-ı ma‘nevîye karşı en kuvvetli ferdi olan mukāvemetin mağlûb düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifâkla bir şahs-ı ma‘nevî çıkarıp, o müdhiş şahs-ı ma‘nevî-i dalâlete karşı, hakkāniyeti muhâfaza ettirmek,

6: Hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için nefsini;

7: Ve enâniyetini;

8: Ve yanlış düşündüğü izzetini;

9 Ehemmiyetsiz rekābetkârâne hissiyâtını terketmekle ihlâsı kazanır, vazîfesini hakkıyla îfâ eder. Hâşiye

159

Üçüncü Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı, himmetsizlikten ve aşağılıktan; ve ehl-i dalâletin ittifâkı, ulüvv-ü himmetten değildir. Belki ehl-i hidâyetin ihtilâfı, ulüvv-ü himmetin sû’-i isti‘mâlinden; ve ehl-i dalâletin ittifâkı, himmetsizlikten gelen zaaf ve aczdendir. Ehl-i hidâyeti, ulüvv-ü himmetten sû’-i isti‘mâle; ve dolayısıyla ihtilâfa ve rekābete sevkeden, âhiret nokta-i nazarında haslet-i memdûha sayılan hırs-ı sevâb; ve vazîfe-i uhreviyede kanâatsizlik cihetinden ileri geliyor. Yani:, Bu sevâbı ben kazanayım, bu insanları ben irşâd edeyim, benim sözümü dinlesinler diye, karşısındaki hakîkî kardeşine ve cidden muhabbet ve muâvenetine ve uhuvvetine ve yardımına muhtâç bir zâta karşı rekābetkârâne vaz‘iyet alır. Şâkirdlerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar şâkirdlerim bulunmuyor? diye, enâniyeti oradan fırsat bulup, mezmûm bir haslet olan hubb-u câha temâyül ettirir. ihlâsı kaçırır. riyâ kapısını açar.

İşte bu hatânın ve bu yaranın ve bu müdhiş maraz-ı rûhânînin ilacı şudur ki: Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etbâ‘ ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir. Çünkü onlar vazîfe-i İlâhiyeye âit olduğu için istenilmez. Belki bazen verilir. Evet, bazen bir tek kelime sebeb-i necât ve medâr-ı rızâ olur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar medâr-ı nazar olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşâdı, bin adamın irşâdı kadar rızâ-yı İlâhîye medâr olur.

Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifâdelerine tarafdâr olmaktır. Benden ders alıp sevâb kazandırsınlar düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.

Ey sevâba hırslı ve a‘mâl-i uhreviyede kanâatsiz insan Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdûd birkaç kişiden başka, kendilerine ittibâ‘ edenler olmadığı hâlde, yine o peygamberlik vazîfe-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etbâ‘ ile değildir. Belki hüner, rızâ-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile Herkes beni dinlesin diye, vazîfeni unutup vazîfe-i İlâhiyeye karışıyorsun. Kabûl ettirmek, senin etrafına halkı toplamak, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Vazîfeni yap, Allâh’ın vazîfesine karışma

Hem hak ve hakîkati dinleyenler ve söyleyene sevâb kazandıranlar, yalnız insanlar değildirler. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr mahlûkları ve rûhânîleri ve melâikeleri kâinâtı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Mâdem çok sevâb istersin, ihlâsı esas tut. Ve yalnız rızâ-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübârek kelimelerin havadaki efrâdları, ihlâs ile ve niyet-i sâdıka ile hayatlansın, canlansın. hadsiz zîşuûrun kulaklarına gidip onları nûrlandırsın.

160

sana da sevâb kazandırsın. Çünkü meselâ sen, Elhamdülillâh dedin. bu kelâm, milyonlarla küçük büyük Elhamdülillâh kelimeleri, havada izn-i İlâhî ile yazılır. Nakkāş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübârek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halketmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sâdıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi rûhânîlerin kulaklarına girer. Eğer rızâ-yı İlâhî ve ihlâs, o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez. Sevâb da, yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyâde güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın.

Dördüncü Sebeb: Ehl-i hidâyetin rekābetkârâne ihtilâfı, âkıbeti düşünmemekten ve kasr-ı nazardan olmadığı gibi; ehl-i dalâletin samîmâne ittifâkları, âkıbet-endîşlikten ve yüksek nazardan değildir. Belki ehl-i hidâyet, hak ve hakîkatin te’sîriyle, nefsin kör hissiyâtına kapılmayarak, kalbin ve aklın dûr-endîşâne temâyülâtına tâbi‘ olmakla beraber, istikāmeti ve ihlâsı muhâfaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhâfaza edemeyip ihtilâfa düşüyorlar. Ehl-i dalâlet ise, nefsin ve hevânın te’sîriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercîh eden hissiyâtın mukteziyâtıyla, birbirine samîmî olarak, muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifâk ediyorlar.

Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalbsiz nefisperestler, samîmî ittifâk ve ittihâd ediyorlar. Ehl-i hidâyet, âhirete âit ve ileriye müteallik semerât-ı uhreviyeye ve kemâlâta, kalb ve aklın yüksek düstûruyla müteveccih oldukları için, esaslı bir istikāmet ve tam bir ihlâs ve gāyet fedâkârâne bir ittihâd ve ittifâk olabilirken, enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrât ve tefrît yüzünden ulvî bir menba‘-ı kuvvet olan ittifâkı kaybedip, ihlâs da kırılır, vazîfe-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rızâ-yı İlâhî de elde edilmez.

Bu mühim marazın merhemi ve ilacı, اَلْحُبُّ فِی اللّٰهِ sırrıyla tarîk-i hakta gidenlere refâkatle iftihâr etmek; ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini onlara bırakmak; ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimâliyle enâniyetten vazgeçip ihlâsı kazanmak; ve ihlâs ile bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle; ve tâbiiyeti dahi sebeb-i mes‘ûliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercîh etmekle, o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazîfe-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.

161

Beşinci Sebeb: Ehl-i hidâyetin ihtilâfı ve adem-i ittifâkı zaaflarından olmadığı gibi; ehl-i dalâletin kuvvetli ittifâkı da kuvvetlerinden değildir. Belki ehl-i hidâyetin ittifâksızlığı, îmân-ı kâmilden gelen nokta-i istinâd ve nokta-i istinâddan neş’et eden kuvvetten ileri geldiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin ittifâkları, kalben nokta-i istinâd bulamadıkları için zaaf ve aczlerinden ileri gelmiştir. Çünkü zayıflar, ittifâka muhtâç oldukları için kuvvetli ittifâk ederler. Kavîler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifâkları zayıftır. Aslanlar, tilkiler gibi ki, bu hayvanlar ittifâka muhtâç olmadıkları için ferdî yaşıyorlar. Yabânî keçiler, kurtlardan muhâfaza için, bir sürü teşkîl ederler. Demek zayıfların cem‘iyeti ve şahs-ı ma‘nevîsi kavî olduğu gibi, Hâşiyekavîlerin cem‘iyeti ve şahs-ı ma‘nevîsi ise zayıftır.

Bu sırra bir işâret-i latîfe ve zarîf bir nükte-i Kur’âniyedir ki, ferman etmiş: وَقَالَ نِسْوَةٌ فِی الْمَدٖینَةِ müenneslerin cemâatine, iki katlı müennes olduğu hâlde, müzekker fiili olan قَالَ buyurması; hem وَقَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müzekkerlerin cemâatine, müennes fiili olan قَالَتْ ta‘bîriyle, latîfâne işâret ediyor ki, zayıf ve halîm ve yumuşak kadınların cem‘iyeti kuvvetleşir. sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi‘ racûliyet kazanır. Onun için müzekker fiilini iktizâ ettiğinden وَقَالَ نِسْوَةٌ ta‘bîri, gāyet güzel düşmüştür. Erkeklerin ise, hususan bedevî ve a‘râb olsalar, kuvvetlerine güvendikleri için cem‘iyetleri zayıf olup, hem ihtiyâtkârlık, hem yumuşaklık vaz‘iyetini aldığından, bir nevi‘ kadınlık hâsiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktizâ ettiğinden قَالَتِ الْاَعْرَابُ buyurmakla müennes fiiliyle ta‘bîri, tam yerinde olmuştur.

Evet, ehl-i hak, gāyet kuvvetli bir nokta-i istinâd olan îmân-ı billâhtan gelen tevekkül ve teslîm ile, başkalara arz-ı ihtiyâç edip, muâvenet ve yardımlarını istemez. İstese de gāyet fedâkârâne yapışmaz. Ehl-i dünyâ, dünya işlerinde hakîkî nokta-i istinâdlarından gaflet ettiklerinden, zaaf ve acze düşüp, şiddetli bir sûrette yardımcılara ihtiyâçlarını hissederler.

162

samîmâne, belki fedâkârâne ittifâk ederler.

İşte ehl-i hak, ittifâktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız, muzır bir netice olan ihtilâfa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet ise, ittifâktaki kuvveti aczleri vâsıtasıyla hissettiklerinden, gāyet mühim bir vesîle-i makāsıd olan ittifâkı elde etmişler.

İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilâf marazının merhemi ve ilacı, وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ âyetindeki şiddetli nehy-i İlâhîyi; وَتَعَاوَنُوا عَلَی الْبِرِّ وَالتَّقْوٰی âyetindeki hayât-ı ictimâiyece gāyet hikmetli emr-i İlâhîyi düstûr-u hareket etmek; ve ihtilâfın İslâmiyet’e ne derece zararlı olduğunu; ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshîl ettiğini düşünüp, kemâl-i zaaf ve acz ile, o ehl-i hak kāfilesine fedâkârâne ve samîmâne iltihâk etmektir. Şahsiyetini unutmakla riyâ ve tasannu‘dan kurtulup, ihlâsı elde etmektir.

Altıncı Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı nâmerdliklerinden, himmetsizliklerinden, hamiyetsizliklerinden olmadığı gibi; gafletli ehl-i dünyânın ve ehl-i dalâletin hayât-ı dünyeviyeye âit işlerde samîmâne ittifâkları dahi merdlikten, hamiyetten, himmetten değildir. Belki o ehl-i hak, ekseriyetle âhirete âit olan fâideleri düşünmekle, o ehemmiyetli ve kesretli mes’elelere hamiyeti, himmeti, merdliği inkısâm eder. Hakîkî sermaye olan vaktini bir mes’eleye sarfetmediği için, meslektaşlarıyla ittifâkı muhkemleşmiyor. Çünkü mes’eleler çok, dâire dahi geniştir.

Gafletli ehl-i dünyâ ise, yalnız hayat-ı dünyâyı düşündüklerinden, bütün hissiyâtlarıyla ve rûh ve kalbleriyle şiddetli bir sûrette hayât-ı dünyeviyeye âit mes’elelere sarılırlar. Ve o mes’elede onlara yardım edenlere kuvvetli yapışırlar. Ve hakîkat nokta-i nazarında beş paraya değmeyen ve ehl-i hakkın ona, on para kıymet vermediği mes’elelere, dîvâne olmuş elmasçı bir yahûdînin beş paralık cam parçasına beş lira fiyat verdiği gibi, beş yüz lira kıymetindeki vakitlerini o mes’eleye hasrederler. Elbette bu kadar fiyat verip şiddetli hissiyât ile sarılmak, bâtıl yolunda da olsa samîmî bir ihlâs olduğundan, o mes’elede muvaffak olurlar ve ehl-i hakka galebe ederler. Bu galebe netîcesinde ehl-i hak, zillete ve mahkûmiyete ve tasannu‘a ve riyâya düşüp, ihlâsı kaybeder. O nâmerd, himmetsiz, hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyâya dalkavukluk etmeye mecbûr olur.

Ey ehl-i hak Ve ey hakperest ehl-i şerîat ve ehl-i hakîkat ve ehl-i tarîkat Bu müdhiş maraz-ı ihtilâfa karşı, birbirinizin kusûrunu görmeyiniz. Yekdiğerinizin ayıbına karşı, gözlerinizi yumunuz. وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا Edeb-i

163

Furkānîyle edebleniniz. Ve hâricî düşmanın hücûmunda, dâhilî münâkaşâtı terketmek; ve ehl-i hakkı sukūttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazîfe-i uhreviye telakkî edip, yüzer âyât ve ehâdîs-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teâvünü yapıp, bütün hissiyâtınızla ehl-i dünyâdan daha şiddetli bir sûrette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifâk ediniz. Yani ihtilâfa düşmeyiniz.

Böyle küçük mes’eleler için kıymetdâr vaktimi sarf etmekten ise, o çok ehemmiyetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymetdâr şeylere sarf edeceğim deyip, ittifâkı zayıflaştırmayınız. Çünkü ma‘nevî cihâdda küçük mes’ele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. Bir neferin, mühim bir saatte, husûsî şerâit altındaki nöbeti, bir sene ibâdet hükmüne bazen geçmesi gibi; bu ehl-i hakkın mağlûbiyeti zamanında, ma‘nevî mücâhede mesâilinde, küçük bir mes’eleye sarf olunan senin kıymetdâr bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir. bir günün bin gün olabilir. Mâdem لوجە اللّٰهدر, o işin küçüğüne büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlâs ve rızâ-yı İlâhî yolunda zerre, yıldızlar gibi olur. Vesîlenin mâhiyetine bakılmaz. neticesine bakılır. Mâdem netîcesi rızâ-yı İlâhîdir ve mayası ihlâstır, o küçük değil, büyüktür.

Yedinci Sebeb: Ehl-i hak ve hakîkatin ihtilâfı ve rekābetleri, kıskançlıktan ve hırs-ı dünyâdan gelmediği gibi; ehl-i dünyânın ve ehl-i gafletin ittifâkları dahi, civânmerdlikten ve ulüvv-ü cenâblıktan değildir. Belki ehl-i hakîkat, hakîkatten gelen ulüvv-ü cenâblığı ve ulüvv-ü himmeti ve tarîk-i hakta memdûh olan müsâbakayı tam muhâfaza edemediklerinden ve nâ-ehillerin girmesi yüzünden bir derece sû’-i isti‘mâl ettiklerinden, rekābetkârâne ihtilâfa düşüp hem kendilerine, hem cemâat-i İslâmiyeye ehemmiyetli zarar olmuştur.

Ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ise, meftûn oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için perestiş ettikleri reislerini ve arkadaşlarını küstürmemek için, zilletlerinden, nâmerdliklerinden, hamiyetsizliklerinden mutlak arkadaşlarıyla, hatta denî ve hâin ve muzır dahi olsalar hâlisâne ittihâd edip, menfaatleri etrafında toplananlar ne şekilde olursa olsun, şerîkleriyle samîmâne ittifâk ederler. Samîmiyet netîcesi olarak istifâde ederler.

İşte ey musîbetzede ve ihtilâfa düşmüş ehl-i hak ve ashâb-ı hakîkat Bu musîbet zamanında ihlâsı kaçırdığınızdan ve rızâ-yı İlâhîyi münhasıran gāye-i maksad yapmadığınızdan, ehl-i hakkın bu zillet ve mağlûbiyetine sebebiyet verdiniz.

Umûr-u dîniye

164

ve uhreviyede rekābet, gıbta, hased ve kıskançlık olmamalı. ve hakîkat nokta-i nazarında olamaz. Çünkü kıskançlık ve hasedin sebebi, bir tek şeye çok eller uzanmasından; ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden; ve bir tek ekmeği çok mideler istemesinden, müzâhame ve münâkaşa ve müsâbaka sebebiyle gıbtaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir şey’-i vâhide çoklar tâlib olduğundan ve dünya dar ve muvakkat olması sebebiyle, insanın hadsiz arzularını tatmîn edemediği için rekābete düşüyorlar. Fakat âhirette tek bir adama, beş yüz Hâşiyesene mesâfelik bir cennet ihsân edilmesi; ve yetmiş bin kasır ve hûriler verilmesi; ve ehl-i cennetten herkes kendi hissesinden kemâl-i rızâ ile memnûn olması işaretiyle gösteriliyor ki,

165

âhirette medâr-ı rekābet bir şey yoktur ve rekābet de olamaz.

Öyle ise, âhirete âit olan a‘mâl-i sâlihada dahi rekābet olamaz. kıskançlık yeri değildir. Kıskançlık eden, ya riyâkârdır, a‘mâl-i sâliha sûretiyle dünyevî netîceleri arıyor. veyâhûd sâdık câhildir ki, a‘mâl-i sâliha nereye baktığını bilmiyor. ve a‘mâl-i sâlihanın rûhu ve esası, ihlâs olduğunu derk etmiyor. Rekābet sûretiyle evliyâullâha karşı bir nevi‘ adâvet taşımakla, vüs‘at-i rahmet-i İlâhiyeyi ithâm ediyor. Bu hakîkati te’yîd eden bir vâkıa:

Eski arkadaşlarımızdan bir adamın, bir adama karşı adâveti vardı. O adamın yanında onun düşmanı senâkârâne amel-i sâlih ile, hatta velâyetle tavsîf edildi. O adam kıskanmadı, sıkılmadı. Sonra birisi dedi: Senin o düşmanın cesurdur, kuvvetlidir. Baktık ki o adamda şiddetli bir kıskançlık, bir rekābet damarı uyandı. Ona dedik: Velâyet ve salâhat, hadsiz bir hayât-ı ebediyenin pırlantası gibi bir kuvvet, bir yüksekliktir. Sen buna bu cihette kıskanmadın. Dünyevî kuvvet, öküzde ve cesâret canavarda dahi bulunmakla beraber, dünyevî kuvvet ve cesâret velâyet ve salâhata nisbeten, bir âdî cam parçasının elmasa nisbeti gibidir. O adam dedi ki: Bir noktaya, bir makama ikimiz bu dünyada gözümüzü dikmişiz. Oraya çıkmak için basamaklarımız kuvvet ve cesâret gibi şeylerdir. Onun için kıskandım. Âhiret makamâtı hadsizdir. O burada benim düşmanım iken, orada benim sevgili ve samîmî kardeşim olabilir.

Ey ehl-i hak ve tarîkat Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhâfaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar, daha ziyâde sevinilir ve memnûn olunur. Kıskanmak şöyle dursun, gāyet samîmî bir muhabbetle, o gelenlerin kendilerinden daha ziyâde olan kuvvetlerini ve daha ziyâde olan te’sîrlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekābet-kârâne o hakîkî kardeşlere ve fedâkâr yardımcılara bakılıyor. Ve o hâl ile ihlâs kaçar. Vazîfenizde müttehem olursunuz. ve ehl-i dalâletin nazarında, sizden ve sizin mesleğinizden yüz derece aşağı olan, dîn ile dünyayı kazanmak; ve ilm-i hakîkatle maîşeti te’mîn etmek, tama‘ ve hırs yolunda rekābet etmek gibi müdhiş ithâmlara ma‘rûz kalıyorsunuz.

Bu marazın çâre-i yegânesi, nefsini ithâm etmek, Nefsine değil, dâimâ karşısındaki meslektaşına tarafdâr olmak. Fenn-i âdâb ve ilm-i münâzaranın ulemâsı mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düstûru olan şu: Eğer bir mes’elenin münâzarasında,

166

kendi sözünün haklı çıktığına tarafdâr olup, kendi haklı çıktığına sevinse; ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnûn olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münâzarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor. gurur ihtimâliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir mes’eleyi öğrenip, menfaatdâr olur. nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hâtırı için nefsinin hâtırını kırar. Hasmının elinde hakkı görse, yine rızâ ile kabûl edip, tarafdâr çıkar, memnûn olur.

İşte bu düstûru ehl-i dîn, ehl-i hakîkat, ehl-i tarîkat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihâz etseler, ihlâsı kazanırlar. Vazîfe-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu fecî‘ sukūttan ve musîbet-i hâzıradan rahmet-i İlâhiye ile kurtulurlar.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

[YİRMİBİRİNCİ LEM‘A ]

İhlâs hakkındadır.

On yedinci Lem‘a’nın On yedinci Notası’nın yedi mes’elesinden Dördüncü Mes’elesi iken, ihlâs münâsebetiyle Yirminci Lem‘a’nın İkinci Noktası oldu. Nûrâniyetine binâen Yirmi birinci Lem‘a olarak Lemeât’a girdi. Bu lem‘a, lâakal on beş günde bir def‘a okunmalıdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖینَ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا

Ey âhiret kardeşlerim Ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım Bilirsiniz ve biliniz Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas en büyük bir kuvvet en makbûl bir şefâatçi en metîn bir nokta-i istinâd en kısa bir tarîk-i hakîkat en makbûl bir duâ-yı ma‘nevî en kerâmetli bir vesîle-i makāsıd en yüksek bir haslet en sâfî bir ubûdiyet ihlâstır.

Mâdem ihlâsta mezkûr hâssalar gibi çok nûrlar var ve çok kuvvetler var. Ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukābilinde ve şiddetli tazyîkāt karşısında ve savletli bid‘alar ve dalâletler içerisinde, bizler gāyet az ve zayıf ve fakîr ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde, gāyet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazîfe-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye, omuzumuza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuştur. Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbûr ve mükellefiz.

167

Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için, gāyet derecede muhtâcız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyi‘ olur, devam etmez hem şiddetli mes’ûl oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا âyetindeki şiddetli, tehdîdkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saâdet-i ebediye zararına ma‘nâsız, lüzûmsuz, zararlı, kederli, hodfurûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyât-ı süfliyenin ve menâfi‘-i cüz’iyenin hâtırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umûm kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakāik-i îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

Ey kardeşlerim Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mâni‘leri olur. Şeytanlar, o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar. Bu mâni‘lere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan yılandan, akrebden çekindiğiniz gibi çekininiz

Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖی demesiyle, nefs-i emmâreye i‘timâd edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre, sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mâni‘leri def‘etmek için, gelecek düstûrlar rehberiniz olsun.

Birinci Düstûrunuz: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te’sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.

İkinci Düstûrunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkîd etmemek ve onların üstünde fazîletfurûşluk nev‘inden gıbta damarını tahrîk etmemektir. Çünkü nasıl, insanın bir eli, diğer eline rekābet etmez. bir gözü, bir gözünü tenkîd etmez. dili, kulağına i‘tirâz etmez. kalb, rûhun ayıbını görmez. belki birbirinin noksânını ikmâl eder. kusûrunu örter. ihtiyâcına yardım eder. vazîfesine muâvenet eder. Yoksa o vücûd-u insânın hayatı söner, rûhu kaçar, cismi de dağılır.

Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları, birbiriyle rekābet-kârâne uğraşmaz. birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez. birbirinin kusûrunu görerek tenkîd edip sa‘ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün isti‘dâdlarıyla, birbirinin hareketini umûmî maksada tevcîh etmek için yardım ederler. hakîkî bir tesânüd ve bir ittifâkla gāye-i hilkatlerine

168

yürürler. Eğer zerre mikdâr bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak. neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

İşte ey Risâle-i Nûr şâkirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları Sizler ve bizler, öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı ma‘nevînin a‘zâlarıyız. Ve hayât-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan dârusselâm'a ümmet-i Muhammediyeyi asm çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden, bin yüz on bir kuvvet-i ma‘neviyeyi te’mîn eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla, tesânüd ve ittihâd-ı hakîkîye muhtâcız ve mecbûruz.

Evet; üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifâk-ı vazîfe ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakîkî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi dörtbinden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târîhiye şehâdet ediyor.

Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifâkta her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîkî müttehid adamın her biri, yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Hâşiye

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç