
SAYFA 284
hürmet ve merhamete şâyân aceze ve alîl ihtiyâreler; ve alîl ihtiyârların içinde şefkate ve hizmete ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstehak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakîkî dost ve en sâdık muhib olan peder ve vâlideler, ihtiyârlık hâlinde bir hânede bulunsalar, ne derece bir vesîle-i bereket ve bir vâsıta-i rahmet ve لَوْلَا الشُّیُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَیْكُمُ الْبَلَٓاءُ صَبًّا sırrıyla, yani: Beli bükülmüş ihtiyârlarınız olmasa idi, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti. Ne derece sebeb-i def‘-i musibet olduklarını sen kıyâs eyle.
İşte ey insan Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyâr olacaksın. اَلْجَزَٓاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın da sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir defîne: Onlara hizmet et, rızâlarını tahsîl eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnûn et ki, onların yüzünden hayâtın rahatlık içinde ve rızkın da bereketli gitsin. Yoksa onları istiskāl etmek ve ölümlerini temennî etmek ve onların nâzik ve serîütteessür kalblerini rencîde etmekle, خَسِرَ الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةَ sırrına mazhar olursun.
Eğer rahmet-i Rahmân istersen, o Rahmân’ın vedîalarına ve senin hânende emânetlerine merhamet et. Âhiret kardeşlerimden Mustafâ Çavuş isminde bir zât vardı. Onu dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sebebini bilmiyordum. Sonra anladım ki, o muvaffakıyetinin sebebi, o zât ihtiyâr peder ve vâlidelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riâyet etmiş ve onların yüzünden râhat ve rahmet bulmuş. İnşâallâh âhiretini de ta‘mîr etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ قَالَ اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ الْاُمَّهَاتِوَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
[YİRMİYEDİNCİ LEM‘A]
Eskişehir Mahkemesi Müdâfaası olup buraya alınmamıştır.
SAYFA 285
[YİRMİSEKİZİNCİ LEM‘A]
Eskişehir Hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû‘ olduğum zamanda, karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığımkısacık fıkraların bir kısmıdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
Hapsin bir latîf hâtırasıdır ki, Risâle-i Nûr gizlenir, fakat sönmez ve söndürülmez. Bir âlem-i ma‘nâda Hazret-i İmâm-ı Alî Radıyallâhü Anhın ilminden sordum: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖیرًا demişsin, muradın nedir? Dedi: عُجْمٍ yani, hecevârî, terkîbsiz ve vakıflarda olduğu gibi rakamvârî, şekilsiz harflerdir ki, latinî hurûfudur. Lâdînî zamanında taammüm eder. Hem sonra sordum: Ercûze’nde benden bahsedip Kendini muhâfaza et demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük. Fakat maatteessüf kendimizi muhâfaza edemedik. Bu belâya düştük. Şahsımdan binler def‘a daha ehemmiyetli olan Risâle-i Nûr’dan bahsin ve işârâtın yok mu? dedim. Dedi: Yalnız işâret değil, belki Celcelûtiyemde tasrîh ediyorum.
Mütebâkî kısmı, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’nda 119. sahîfeden 131. sahîfeye kadar yazıldığı için burada derc edilmemiştir.
[Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir]
Sadâkatte nâmdâr, safvet-i kalbde mümtâz Süleymân Rüşdü ile bir muhâvere-i latîfe:
Şöyle ki: güz mevsiminde, sineklerin terhîsât zamanına yakın bir vakitte, hodgâm insanlar, cüz’î ta‘cîzleri olan sinekleri itlâf etmek üzere odamıza ilaç isti‘mâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bil’âhire, o insanların inâdına sinekler daha ziyâde çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gāyet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: Bu küçücük kuşlara ilişme. Başka yere ser. O da kemâl-i ciddiyetle:, Bu ip bize lâzımdır. Sinekler başka yerde kendilerine yer bulsunlar dedi.
Her ne ise, Bu latîfe münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki: Böyle, nüshaları çoğalan nev‘lerin ehemmiyetli vazîfeleri ve kıymetleri var. Evet, bir kitabın
SAYFA 286
kıymeti nisbetinde nüshaları teksîr edilir. Demek sinek cinsinin de ehemmiyetli vazîfesi ve büyük kıymeti var ki, Fâtır-ı Hakîm, o küçücük kaderî mektûbları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çoklukla teksîr etmiş.
Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذٖینَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ یَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ یَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَیْئًا لَا یَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ yani Cenâb-ı Hak’tan başka bütün esbâb ve ulûhiyetler ve ehl-i dalâlet tarafından da‘vâ edilen âliheler ictimâ‘ etseler, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu‘cize-i Rabbâniyedir ve öyle bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbâb toplansalar, onun bir mislini yapamazlar. ve o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler. Taklîdini de yapamazlar meâlindeki âyete ehemmiyetli bir mevzû‘ teşkîl eden ve Nemrûd’u mağlûb eden ve Hazret-i Mûsâ as onların ta‘cîzlerine karşı müştekiyâne, Yâ Rab Bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın? deyince, ilhâmen cevâb gelmiş ki: Yâ Mûsâ Sen bir def‘a sineklere i‘tirâz ettin. Bu sinekler de çok def‘a suâl ediyorlar ki: Yâ Rab Bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazen de gaflet ediyor. Eğer yalnız kafası kadar kısmından bizleri halk etse idin, binler lisân ile seni zikredecek, bizim gibi mahlûklar olurlardı diye, Hazret-i Mûsâ’nın as şekvâsına bin i‘tirâz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdâfaa eden sineğin, hem gāyet nezâfetperver ve her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâifenin, elbette mühim bir vazîfesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kāsırdır. Daha o vazîfeyi ihâta edememiştir.
Evet, Cenâb-ı Hak, nasıl ki denizin yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefeyâtı bulunan hayvânât-ı bahriye cenazelerini toplamak Hâşiyeiçin ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye me’mûrları
SAYFA 287
nev‘inden gāyet muntazam âkilüllahm bir kısım hayvanâtı halketmiş. Eğer o bahriye sıhhiye me’mûrları gāyet muntazam vazîfelerini îfâ etmese idiler, denizlerin yüzleri ayna gibi parlamayacaktı. Belki de gāyet hazîn ve elîm bir bulanıklık gösterecekti.
Hem her günde yabânî hayvanların ve kuşların cenazelerini toplamakla rû-yu zemîni o taaffünâttan temizlemek ve zîhayatları o elîm ve hazîn manzaralardan kurtarmak için, nezâfet ve sıhhiye me’mûrları hükmünde olan kartallar misillû, gizli ve uzak, beş altı sâat mesâfeden, kerâmetkârâne bir sevk-i Rabbânî ile o cenazenin yerini hisseden ve gidip kaldıran âkilüllahm kuşları ve vahşi hayvanları halketmiş. Eğer bu berriye sıhhiye me’mûrları gāyet mükemmel ve intizâmperver ve vazîfedâr olmasa idiler, zemîn yüzü ağlanacak bir şekil alacaktı.
Evet, âkilüllahm hayvanların helâl rızıkları, vefât etmiş hayvanların etleridir. Hayâtta olan hayvanların etleri onlara harâmdır. Eğer yeseler, cezâ görürler. حَتّٰی یَقْتَصُّ الْجَمَّٓاءُ مِنَ الْقَرْنَٓاءِ ev kemâ kāl yani, Boynuzsuz olan hayvanın kısâsı, kıyâmette boynuzludan alınır diye ifâde-i hadîsiye gösteriyor. Gerçi cesedleri fenâ bulur. Fakat ervâhları bâkî kalan hayvanât mâbeyninde dahi, onlara münâsib bir tarzda, dâr-ı bekāda mücâzât ve mükâfâtları vardır. Ona binâen, canavarlara sağ hayvanların etleri harâmdır, denilebilir.
Ve hem küçücük hayvanların cenazelerini ve ni‘metin küçücük parçalarını ve tanelerini toplamak vazîfesiyle karıncaları nezâfet me’mûrları olarak tavzîf etmiştir. Hem ni‘met-i İlâhiyenin küçücük parçalarını ve tanelerini telef olmaktan ve çiğnenmekten ve hakāretten ve abesiyetten sıyânet etmekle ve hem küçücük hayvanâtın cenazelerini toplamakla, sıhhiye me’mûrları gibi tavzîf olunmuşlardır.
Hem aynen onlardan daha mühim olan, insanın gözüne görünmeyen hastalıkların mikroplarını ve madde-i semmiyeyi temizlemekle, sinekler muvazzaftırlar. Sinekler, değil mikropların nâkileleri olmak, bilakis, muzır mikropları massetmekle, yani emmek ve yemek ile o mikropları imhâ ederler. Ve o madde-i semmiyeyi istihâleye uğratırlar. ve çok sârî hastalıkların önünü alırlar. Hem bu sineklerin, hem sıhhiye neferleri, hem tanzîfât me’mûrları, hem kimyâger olduklarına ve geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delîl ise, onların gāyet kesretidir. Çünkü kıymetdâr ve menfaatdâr şeyler teksîr edilir. Hâşiye
Ey hodgâm insan Sineklerin binler hikmet-i hayatiyesinden başka, sana âit bu küçücük fâidesine bak,
SAYFA 288
Sinek düşmanlığını bırak. Çünkü gurbette kimsesizlik ve yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi, gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni îkāz eder. Ve latîf vaz‘iyeti ile ve abdest alması ve yüzünü gözünü temizlemesiyle, sana abdest ve namaz ve hareket ve nezâfet gibi vazîfe-i insâniyeti ihtâr eden ve ders veren sineği görüyorsun.
Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, ni‘metlerin en tatlısı olan balı sana yedirdikleri gibi, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da dahi vahy-i Rabbânîye mazhariyetle serfirâz olduğundan, onları sevmek lâzım gelirken, sineklere düşmanlık, belki insana dâimâ dostâne muâvenete koşan ve insanın her belâsını çeken hayvanâta düşmanlık, bir gadirdir, bir haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def‘ için mücâdele olabilir. Meselâ koyunları, kurtların tecâvüzünden korumak için onlara mukābele edilir. Acaba harâret zamanında vücûdun idaresinden fazla olan kanın çoğalması zarar değil midir? Hem bulaşık bazı mevâdd-ı muzırrayı hâmil evridede cereyân eden mülevves kana musallat olan ve belki me’mûr olan sivrisinekler ve pireler, fıtrî haccâmlar olması muhtemel değil midir?
(سُبْحَانَ مَنْ تَحَیَّرَ فٖی صُنْعِهِ الْعُقُولُ)
Nefsim ile mücâdele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü ni‘met-i İlâhiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihâra, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: Bu mülk senin değil, emânettir. O vakit nefis, gurur ve iftihârı bıraktı. Fakat tenbelliğe başladı. Benim malım olmayana neden bakayım? Zâyi‘ olsun, bana ne? dedi. Birden gördüm, bir sinek elime kondu. Emânetullâh olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını ve elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: Bak Baktı, tam ders aldı. O sinek, mağrûr ve tenbel nefsime hoca ve muallim oldu
Sineğin pisliği, tıb cihetiyle zararı yok bir maddedir. Bazen tatlı bir şurûbdur. Fakat sinek, yediği
SAYFA 289
binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşei olmakla, sinekler birer küçücük istihâle ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir. Belki hikmet-i Rabbâniyenin şe’nindendir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı tâifeleri var ki, Hâşiyemuhtelif müteaffin maddeleri yerler. Pislik yerine mütemâdiyen katre katre şurûb damlatırlar. O semli, müteaffin maddeleri, ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifâlı bir şurûba tebdîl ederek, birer istihâle makinesi olduklarını isbat ederler. Bu küçücük ferdlerin ne kadar büyük bir milleti ve bir tâifesi olduğunu göze gösterirler. Küçüklüğümüze bakma. Tâifemizin azametine bak. Sübhânallâh de diye lisân-ı hâlleriyle söylüyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 290
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ
Bu âyet-i kerîmenin işaretiyle ve emriyle, îcâd oluyor. Ve kudret hazineleri kâf-nûn, dadır. Bu sırr-ı dakîkin vücûh-u kesîresinden birkaç vechi Risâle-i Nûr’da zikredilmiştir. Burada, hurûf-u Kur’âniyenin, hususan sûre başlarındaki mukattaât-ı hurûfun hâsiyetlerine ve fezâillerine ve te’sîrât-ı maddiyelerine dâir vürûd eden hadîsleri, şu asrın nazar-ı maddîsine takrîb etmek için, maddî bir misâl üzerinde o sırrın tefhîmine çalışacağız. Şöyle ki:
Zât-ı Zülcelâl olan sâhib-i arş-ı a‘zamın, ma‘nevî bir merkez-i âlem ve kalb ve kıble-i kâinât hükmünde olan küre-i arzdaki mahlûkātın tedbîrine medâr dört arş-ı İlâhîsi var.
Birisi: Hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm-i Hafîz ve Muhyî’nin mazharıdır.
İkincisi: Fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur.
Üçüncüsü: İlim ve hikmet arşıdır ki, unsur-u nûrdur.
Dördüncüsü: Emir ve irâdenin arşıdır ki, unsur-u havadır.
Basît topraktan, hadsiz hâcât-ı hayvâniyeye ve insaniyeye medâr olan maâdin ve hadsiz muhtelif nebâtâtın, basît bir unsurdan kemâl-i intizâmla, vahdetten hadsiz kesret, basitten nihâyetsiz muhtelif envâ‘, sâde bir sahîfede hadsiz muntazam nukūş gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun, hususan hayvanâtın nutfeleri su gibi basît bir madde iken, hadsiz mu‘cizât-ı san‘atının muhtelif zîhayatlarda o su ile tezâhürü gösteriyor ki, bu iki arş misillû, nûr ve hava dahi, besâtatlarıyla beraber, Nakkāş-ı Ezelî’nin ve Alîm-i Zülcelâl’in kalem-i ilim ve emir ve irâdesinin, acâib-i mu‘cizâtının evvelki iki arş gibi mazharlarıdırlar.
Nûr unsurunu şimdilik bırakıp, mes’elemiz münâsebetiyle, küre-i arza göre emir ve irâde arşı olan unsur-u hava içinde emir ve irâdenin acâibini ve garâibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:
Biz nasıl ki, ağzımızdaki hava ile hurûfât ve kelimâtı ekiyoruz. Birden sünbülleniyorlar. Yani havada, âdetâ zamansız, bir anda, bir kelime bir habbe olup hâric-i havada sünbüllenir. Küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi‘ bir havayı
SAYFA 291
sünbül veriyor. Unsur-u havaiyeye bakıyoruz ki, o derece emr-i كن فیكون e mutî‘ ve musahhar ve emirberdir ki, güyâ her bir zerresi bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakîka emrini bekler. Zamansız, en uzak zerreden, emr-i كن den cilveger olan bir irâdenin imtisâlini ve itâatini gösterir.
Meselâ, âhize ve nâkile radyo makineleri vâsıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-u beşerî bütün küre-i arzın her tarafında radyo âhizeleri bulunmak şartıyla, aynı nutuk, zamansız, aynı anda, her yerde işittirilmesi, emr-i كن فیكون ün cilvesine her bir zerre-i havaiye ne derece kemâl-i imtisâl ile itâat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebâtsız vücûdları bulunan hurûfât, kudsiyet keyfiyetiyle, bu sırr-ı imtisâle göre çok te’sîrât-ı hâriciyeye ve hâsiyât-ı maddiyeye mazhar olabilir. Âdetâ, ma‘neviyâtı maddiyâta inkılâb ve gaybîyi şehâdete tahvîl ettirir bir hâsiyet onlarda görünüyor. İşte bunun gibi, hadsiz emâreler gösteriyor ki, mevcûdât-ı havaiye olan hurûfâtın, hususan hurûfât-ı kudsiyenin ve Kur’âniyenin, hususan evâil-i sûrelerde şifre-i İlâhînin hurûfâtı, muntazam ve nihâyetsiz hassâs ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrât-ı havaiyede kudsiyet noktasında emr-i كن فیكون ün cilvesine ve irâde-i ezeliyenin tecellîsine mazhar hurûfâtın maddî hâssalarını ve hârika ve mervî fazîletlerini teslîm ettirir.
İşte bu sırra binâendir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da bazen kudret eserini, sıfat-ı irâde ve sıfat-ı kelâmdan gelir gibi ta‘bîrât, gāyet derecede sür‘at-i îcâddan ve gāyet derecede inkıyâd-ı eşyâdan ve musahhariyet-i mevcûdâttan başka, ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor, demektir. Yani, emr-i tekvînîden gelen hurûfât, maddî kuvvet hükmünde vücûd-u eşyâda hükmeder. Ve emr-i tekvînî âdetâ ayn-ı kudret ve ayn-ı irâde olarak tezâhür eder.
Evet, emir ve irâdenin bu gāyet hafî ve vücûd-u maddîleri gāyet gizli ve havâî, âdetâ nîm-ma‘nevî, nîm-maddî nev‘indeki mevcûdâtta, emr-i tekvînînin ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor. Belki ayn-ı kudret olur. Âdetâ, ma‘neviyât ile maddiyâtın mâbeyninde berzahî olan mevcûdâta nazar-ı dikkati celbetmek için, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَیْئًا اَنْ یَقُولَ لَهُ كُنْ فَیَكُونُ ferman ediyor.
İşte, evâil-i sûrelerdeki الٓمٓ, طٰسٓ, حٰمٓ gibi hurûf-u kudsiye-i şifre-i İlâhiye, hava zerrâtı içinde, zamansız münâsebât-ı dakîkiye-i hafiye tellerini ihtizâza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını; ve ferşten arşa
SAYFA 292
ma‘nevî telsiz telefon olarak muhâberât-ı kudsiyeyi îfâ etmeleri, o şifre-i kudsî-i İlâhînin şe’nindendir ve vazîfesidir ve gāyet ma‘kūldür.
Evet, havanın her bir zerresi ve bütün zerrâtı, telsiz telefonlar ve telgraflar gibi aktâr-ı âlemde münteşir o zerreler, emirleri imtisâl ettiklerini; ve elektrik ve seyyâlât-ı latîfeye âhize ve nâkilelik vazîfesi gibi sâir vezâif-i havaiyeden başka bir vazîfeleri de bir hads-i kat‘î ile, belki müşâhede ile, ben kendim badem çiçeklerinde gördüm. Rû-yu zemînde muntazam bir ordu hükmünde olan ağaçların hevâ-yı nesîmînin dokunmasıyla, bir anda aynı emri o âhizeler hükmündeki zerrelerden aldığı vaz‘iyet-i meşhûdesi, bana iki kerre iki dört eder derecesinde kanâat vermiştir.
Demek havanın, rû-yu zemînde çevik çalak bir hizmetkâr olması ve rû-yu zemîndeki Rahmân-ı Rahîm’in misafirlerine hizmet ettiği gibi, o Rahmân’ın emirlerini teblîğ etmek için bütün zerrâtı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde olarak evâmir-i kudsiyeyi nebâtâta ve hayvanâta teblîğ eder. Nefeslere yelpâze, nüfûsa nefes, yani vücûdun âb-ı hayâtı olan kanı tasfiye ve nâr-ı hayatı olan harâret-i garîziyeyi iş‘âl vazîfesini yaptıktan sonra çıkıp, ağızda hurûfâtın teşekkülüne medâr olduğu gibi, pek çok muntazam vazîfeleri, emr-i كن فیكون ile icrâ eder.
İşte, havanın bu hâsiyetine binâendir ki: Mevcûdât-ı havaiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe, yani âhizelik vaz‘iyetini aldıkça, yani Kur’ân hurûfâtı olmakla âhizelik vaz‘iyetini aldığından ve düğmeler hükmüne geçtiğinden ve sûrelerin başlarındaki hurûfât, daha ziyâde o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezi, ukdeleri ve düğümleri ve hassâs düğmeleri olduğundan; vücûd-u havaîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücûd-u zihnîlerinin dahi, hatta vücûd-u nakşîlerinin dahi bu hâsiyetten hâssaları vardır. Demek o hurûfların okunmasıyla ve yazılmasıyla, maddî ilaç gibi şifâ ve başka maksadlar hâsıl olabilir.
Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 293
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖی لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖی وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهٖ مَدَدًا
Şu âyet-i kerîme, çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitap yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdâr cevherlerini başka zamana ta‘lîk edip, şimdilik tahattur-u hakāik noktasında birkaç gün evvel, benim için ehemmiyetli bir zamanım olan namaz tesbîhâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâ‘ı göründü. O zamanda kaydedemedik, gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel, o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevârî birkaç kelime söyleyeceğiz.
Birinci Kelime: Kelâm-ı ezelî, ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-i mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsalar, elbette bitiremezler.
İkinci Kelime: Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eseri tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delîl kadar, belki şuhûd derecesinde vücûdunu isbat eder. Bu nokta-i nazardan bu âyet-i kerîme, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki:, Rabb-i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm-ı İlâhînin adedini, denizler mürekkeb olsalar, ağaçlar kalem olsalar, yazsalar, bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şuhûd derecesinde delâlet ettiğine bedel, Zât-ı Ehad ve Samed’e delâlet eden, kelâmın mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen kelimât-ı İlâhiye hadsizdir ki, umûm denizlerin suyu mürekkeb olsalar, yazmasına kifâyet etmez demektir.
Üçüncü Kelime: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hakāik-i îmâni-yeyi umûm tabakāt-ı beşere ders verdiği için, tesbît ve tahkîk ve iknâ‘ etmek hikmetiyle bir hakîkati zâhiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitâb bulunan ulemâ-yı yehûd, o zaman Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet-i ilmine gāyet haksız taarruz ettiklerine ma‘nen bir cevâbdır. Şöyle ki:
Âyet-i kerîme der: Tahkîk ve iknâ‘ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı fâideler nokta-i nazarından çok müteaddid netîceleri bulunan bir hakîkati, umûmun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı îmâniye gibi her bir mes’elesi, bin mesâil kıymetinde ve binler hakāiki tazammun eden mes’eleleri ayrı ayrı, mu‘cizâne tarzlarda tekrar etmek,
SAYFA 294
hasr-ı kelâmdan ve kusûr-u zihnîden ve sermayenin noksâniyetinden değildir. Belki hadsiz ve nihâyetsiz hazîne-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem-i gayb hesabına âlem-i şehâdete müteveccih olup, cin ve ins, rûh ve melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn-endâz olan ve Kur’ân’ın menba‘ı bulunan kelâm-ı ezelî’nin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsalar, zîşuûrlar kâtib olsalar, nebâtâtlar ve ağaçlar kalem olsalar, belki zerrât kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.
Dördüncü Kelime: Ma‘lûmdur ki, umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir. kendini dinlettirir. Hususan cevv-i semâ ve bulutlar gibi büyük cirimlerde tekellümvârî sadâlar dahi, ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonografın nagamâtı, daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celbeder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihâz edip, küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semâvî-i Kur’ânîyi, radyo kuvvetiyle zerrât-ı havaiye, hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât-ı Kur’âniyeye zerrât-ı havaiye birer ayna, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’ân-ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli ve kıymetli, hâsiyetli ve hayâtdâr olduğuna işareten, âyet, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki:
Kelâmullâh olan Kur’ân, o kadar hayâtdâr ve kıymetdârdır ki, onu dinleyen ve işiten kulakların adedini ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb olsalar ve melâikeler kâtib olsalar ve zerreler ve nutfeler ve nebâtâtlar ve kıllar kalemler olsalar, bitiremezler. Çünkü Cenâb-ı Hak, beşerin zayıf ve rûhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksîr etse, elbette arz ve semâvâtın Pâdişâh-ı Bî-misâlî’nin, arz ve semâvâta bakan ve arz ve semâvâtta umûm zîşuûrlara hitâb eden kelâmının her bir kelimesi, zerrât-ı havaiye adedince kelimeler olur.
Beşinci Kelime: İki harftir Birinci Harf: Nasıl ki sıfat-ı kelâmın kelimeleri var. Öyle de, kudretin de mücessem kelimeleri var. İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcûdâttır. Hususan zîhayatlar, hususan küçük mahlûklar, her biri birer kelime-i Rabbâniyedir ki, Mütekellim-i Ezelî’ye, kelâmdan daha kuvvetli bir sûrette işâret eder. Ve Onların adedini, denizler mürekkeb olsalar, bitiremezler demek olduğu ma‘nâsına dahi şu âyet remzen bakıyor.
İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hatta hayvanlara gelen umûm ilhâmlar, bir nevi‘ kelâm-ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı, elbette gayr-i mütenâhîdir.
SAYFA 295
Saltanat-ı mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm, evâmir-i İlâhiye kelimâtı, ne kadar çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor, demektir. اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Saîdü’n-Nûrsî
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَاَنْزَلْنَا الْحَدٖیدَ فٖیهِ بَاْسٌ شَدٖیدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ âyetine dâir, gāyet ehemmiyet kesbetmiş mühim ve mütefennin bir adamın, bazı hocaları ilzâm ettiği bir suâle muhtasar bir cevâbdır.
Suâl?: Deniliyor ki: Demir yerden çıkıyor, yukarıdan inmiyor ki, اَنْزَلْنَا denilsin. Neden اَخْرَجْنَاdememiş? Zâhiren muvâfık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?
Elcevab: Evvelen, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli ni‘met cihetini ihtâr etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, اَخْرَجْنَا desin. Belki ni‘met-i azîmesini ve nev‘-i beşerin demire ne derece muhtâç olduğunu ihtâr içindir. Ni‘met ciheti ise, ni‘met aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazînesinden geliyor. Rahmet hazînesi ise, elbette âlî ve yukarı ve ma‘nen yüksek mertebededir. Elbette ni‘met, yukarıdan aşağıyadır. ve muhtâç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in‘âm, ihtiyâcın fevkındedir. Onun için ni‘metin hazîne-i rahmetten beşerin ihtiyâcına imdâd için gelmesinin hak ta‘bîri, اَنْزَلْنَا dır, اَخْرَجْنَا değildir.
Hem tedrîcî ihrâcât beşerin eliyle olduğu için, ihrâc kelimesi ihsân cihetini nazar-ı gaflete hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunursa, mekân-ı maddî i‘tibâriyle ihrâcdır. Fakat demirin sıfatı ve burada ma‘nâ-yı maksûd olan ni‘met ise, ma‘nevîdir. Bu ma‘nâ, maddî mekâna bakmıyor. belki ma‘nevî mertebeye bakar. Rahmân’ın hadsiz mertebe-i ulviyetinin bir tecellîsi olan hazîne-i rahmetten gelen ni‘met, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak ta‘bîri اَنْزَلْنَا dır. Bu ta‘bîrle nev‘-i beşere ihtâr eder ki: Demir en büyük bir ni‘met-i İlâhiyedir.
Evet, nev‘-i beşerin bütün san‘atlarının ma‘deni ve terakkıyâtının menba‘ı ve kuvvetinin medârı, demirdir. İşte bu azîm ni‘meti ihtâr için, makam-ı imtinân ve in‘âmda, kemâl-i haşmetle, وَاَنْزَلْنَا الْحَدٖیدَ فٖیهِ بَاْسٌ شَدٖیدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ diye ferman ediyor. Nasıl ki Hazret-i Dâvûd'a as en mühim bir mu‘cize olarak وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدٖیدَ ferman ediyor. Yani büyük bir peygambere, büyük bir mu‘cize
SAYFA 296
ve pek büyük bir ni‘met olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.
Sâniyen: Yukarı aşağı nisbîdir. Küre-i arzın merkezine göre yukarı, aşağı oluyor. Hatta bize nisbeten aşağı olan bir şey, Amerika kıt‘ası'na nazaran yukarı oluyor. Demek, merkezden sath-ı arz tarafına gelen maddelerin, sath-ı arzda olanlara göre vaz‘iyeti değişir.
Kur’ân-ı Mu‘ci-zü’l-Beyân i‘câz lisânıyla ifade ediyor ki: Demirin o kadar çok menâfii ve o kadar geniş fevâidi vardır ki, insanın hânesi olan küre-i arzın mahzeninden çıkarılacak âdî bir madde değildir. Ve rast gele hâcette isti‘mâl edilmiş fıtrî bir ma‘den değildir. Belki Hâlik-ı Kâinât tarafından rahmet hazînesinden ve kâinâtın büyük tezgâhında ihzâr edilmiş bir ni‘met olarak رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ünvânı haşmetiyle, küre-i arz sekenesinin hâcâtına medâr olmak için demiri inzâl etmiş, indirmiş diye demirdeki umûmî menfaati ifade için, güyâ demirin semâdan gelen rahmet, harâret, ziyâ gibi öyle şumûllü fâideleri var ki, kâinât tezgâhından gönderiliyor, Küre-i arzın dar ambarından değil, belki kâinât sarayındaki büyük hazîne-i rahmetten ihzâr edilerek gönderilip, küre-i arzın ambarında yerleştirilmiş. O ambardan asırların ihtiyâcına nisbeten parça parça ihrâc ediliyor.
Kur’ân-ı Azîmüşşân, bu küçük ambardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız sarfetmek ma‘nâsını ifade etmek istemiyor. Belki hazîne-i kübrâdan o ni‘met-i azîmeyi küre-i arz ile beraber indirdiğini ifade etmek için, yani bu küre-i arz hânesine en lâzım olan şey demirdir ki, Hâlik-ı Zülcelâl, güyâ küre-i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzâl etmiş ve ekserî ihtiyâc-ı beşer onunla te’mîn edilmiştir. Kur’ân-ı Hakîm, Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifâde ediniz diye mu‘cizâne ferman ediyor.
Bu âyette hem def‘-i a‘dâya, hem celb-i menâfia medâr iki ni‘met beyân ediyor. Nüzûl-ü Kur’ândan evvel demirle ehemmiyetli menâfi‘-i beşeriye te’mîn edildiği görülmüş. Fakat istikbâlde demirin gāyet hârika ve muhayyirü’l-ukūl bir sûrette, denizde, havada, karada gezerek küre-i arzı musahhar edip, mevt-âlûd bir hârika kuvveti gösterdiğini ifade için, فٖیهِ بَاْسٌ شَدٖیدٌ kelimesiyle, ihbâr-ı gaybî nev‘inden bir lem‘a-i i‘câz gösteriyor.
SAYFA 297
Geçen nükteden bahsederken Hüdhüd-ü Süleymânîden bahis açıldı. Israrcı ve suâlci bir kardeşimiz, HâşiyeHüdhüd’ün, Cenâb-ı Hakk’ı tavsîfte یُخْرِجُ الْخَبْءَ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ demesiyle, en mühim makamda, mühim evsâf-ı İlâhiye içinde, nisbeten hafîf olan bu vasfın zikrine sebeb nedir?
Elcevab: Belîğ bir kelâmın bir meziyeti şudur ki, söyleyenin ziyâde meşgul olduğu san‘atını ve meşgalesini ihsâs ettirsin. Hüdhüd-ü Süleymânî ise, suyu az olan sahrâ-yı Cezîretü’l-Arab’da gizli su yerlerini ferâsetleriyle, kerâmetvârî keşfeden bedevî arîfleri gibi, hayvanât ve tuyûrun arîfi olarak Süleyman Aleyhisselâm’a küngânlık eden ve su buldurup çıkarttıran mübârek vazîfedâr bir kuş olmakla, kendi san‘atının mikyâsçığıyla Cenâb-ı Hakk’ın, semâvât ve arzdaki mahfiyâtı çıkarmakla ma‘bûdiyetini ve mescûdiyetini isbat ettiğini, kendi san‘atçığıyla bilip ifade ediyor.
Evet; Hüdhüd pek güzel görmüş. Çünkü toprak altındaki had ve hesaba gelmeyen tohumların ve çekirdeklerin ve ma‘denlerin muktezâ-yı fıtrîsi, aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. Çünkü ecsâm-ı sakîliye, ihtiyârsız ve rûhsuz oldukları için, kendileri yukarıya çıkamazlar. Yukarıdan kendi kendilerine aşağı düşebilirler. Aşağıda, hususan toprağın sıkleti altında gizlenen bir cism-i câmidin, omuzundaki ağır yükü silkip çıkması, kat‘iyen kendi kendine olamaz. Demek bir kudret-i hârika ile çıkarılıyor.
İşte Hüdhüd, berâhîn-i ma‘bûdiyet ve mescûdiyetin en gizlisini ve en mühimmini kendi arîfliğiyle bilmiş ve bulmuş, Kur’ân-ı Hakîm onun hakkındaki ifadesine bir i‘câz vermiştir.
Saîdü’n-Nûrsî
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِیَةَ اَزْوَاجٍ یَخْلُقُكُمْ فٖی بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فٖی ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ âyeti, وَاَنْزَلْنَا الْحَدٖیدَ âyetinde beyân ettiğimiz nüktenin aynını tazammun edip, hem onu te’yîd ediyor, hem onunla teeyyüd ediyor.
Evet, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, Sûre-i Zümer’de وَخَلَقَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِیَةَ اَزْوَاجٍ demeyip