Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 176
[YİRMİİKİNCİ LEM‘A]
[İşârât-ı Selâse ]
On yedinci Lem‘a’nın On yedinci Notası’nın Üçüncü Mes’elesi iken, suâllerinin şiddet ve şumûlüne ve cevablarının kuvvet ve parlaklığına binâen, Otuz birinci Mektub’un Yirmi ikinci Lem‘ası olarak Lemeâta karıştı. Lem‘alar, bu lem‘aya yer vermelidirler.
Mahremdir. en hâs ve hâlis ve sâdık kardeşlerime mahsûstur.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Isparta’nın âdil vâlisine; ve adliyesine; ve zâbıtasına, en mahrem ve en hâs ve hâlis kardeşlerime mahsûs olarak, yirmi iki sene evvel Isparta’nın Barla nâhiyesinde iken yazdığım, gāyet mahrem bu risâleciği, Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadârlığını gösterdiği için takdîm ediyorum. Eğer münâsib görülse, ya yeni veya eski harf ile daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki: yirmi beş, otuz senelik esrârımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar, gizli hiç bir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risâledir, bilsinler.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَمَنْ یَتَوَكَّلْ عَلَی اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهٖ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَیْءٍ قَدْرًا
Bu mes’ele üç işâret'tir.
Birinci İşâret: Şahsıma ve Risâle-i Nûr’a âit mühim bir suâl: Çoklar tarafından deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyânın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Hâlbuki hiç bir hükûmetin kanunu, târikü’d-dünyâ ve münzevîlere karışmıyor?
Elcevab: Yeni Saîd’in bu suâle karşı cevâbı sükûttur. Yeni Saîd, Benim cevâbımı kader-i İlâhî versin diyor. Bununla beraber mecbûriyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Saîd’in kafası diyor ki: Bu suâle cevâb verecek, Isparta vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyâde bu suâlin
SAYFA 177
altındaki ma‘nâ ile alâkadârdırlar. Mâdem binler efrâdı bulunan bir hükûmet; ve yüz binler efrâdı bulunan bir millet, benim bedelime düşünmeye ve müdâfaaya mecbûrdur. Ben neden lüzûmsuz olarak müddeîlerle konuşup müdâfaa edeyim?
Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim. gittikçe daha ziyâde dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiç bir hâlim de mestûr kalmamış. En gizli, en mahrem risâlelerim dahi hükûmetin ve bazı meb‘ûsların ellerine geçmiş. Eğer ehl-i dünyâyı telâşa verecek ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışma hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsa idi, bu vilâyetteki ve kazâlardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettiği hâlde, ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrârımı beyân ettiğim hâlde, bu hükûmet bana karşı sükût edip ilişmedi. Eğer milletin ve vatanın saâdetine ve istikbâline zarar verecek bir kabâhatim varsa, dokuz seneden beri vâlisinden tut, tâ köy karakol kumandanına kadar, kendilerini mes’ûl eder. Onlar kendilerini mes’ûliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdâfaa etmeye mecbûrdurlar. Öyle ise, bu suâlin cevâbını onlara havâle ediyorum.
Ama şu vilâyetin milleti, umûmiyetle benden ziyâde beni müdâfaa etmek mecbûriyetleri şundandır ki, bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayât-ı ebediyesine ve kuvvet-i îmâniyesine ve saâdet-i hayâtiyesine bilfiil ve maddeten te’sîrini gösteren yüzer risâlelerle çalıştığımızdan; ve hiç bir dağdağa ve zarar, hiç bir kimseye, o risâleler yüzünden gelmediğinden; ve hiç bir garazkârâne tereşşuhât-ı siyâsiye ve dünyeviye görülmediğinden; ve lillâhilhamd şu Isparta vilâyeti, eski zamanın Şâm-ı Şerîf’inin mübârekiyetini; ve âlem-i İslâm’ın medrese-i umûmîyesi olan Mısır’ın Câmiü’l-Ezher’i mübârekiyeti nev‘inden, kuvvet-i îmâniye ve salâbet-i dîniye cihetinde bir mübârekiyet makamını, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla kazanarak bu vilâyette, îmânın kuvveti, lâkaydlığa; ve ibâdetin iştiyâkı, sefâhete hâkim olmasını; ve umûm vilâyetlerin fevkınde bir meziyet-i dindârâneyi Risâle-i Nûr bu vilâyete kazandırdığından, elbette bu vilâyetteki umûm insanlar, hatta farazâ dinsizleri de olsa, beni ve Risâle-i Nûr’u müdâfaaya mecbûrdurlar.
Onların çok ehemmiyetli müdâfaa hakları içinde, benim gibi vazîfesini bitirmiş و للّٰە الحمد binlerce şâkird, benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz’î hakkım, beni müdâfaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle da‘vâ vekîli bulunan bir adam, kendi da‘vâsını kendisi müdâfaa etmez.
SAYFA 178
İkinci İşâret: Tenkîdkârâne bir suâle cevâbdır. Ehl-i dünyâ tarafından deniliyor ki: Sen neden bizden küstün. Bir def‘a olsun hiç mürâcaat etmedin sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ ediyorsun Bana zulmediyorsunuz diyorsun. Hâlbuki bizim bir prensibimiz var. bu asrın muktezâsı olarak husûsî düstûrlarımız var. Bunların tatbîkini, sen kendine kabûl etmiyorsun. Kanunu tatbîk eden, zâlim olmaz. kabûl etmeyen, isyan eder. Ezcümle, bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsâvât esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düstûru, bizim bir kānûn-u esâsîmiz hükmüne geçtiği hâlde, sen kâh hocalık, kâh şeyhlik, kâh zâhidlik sûretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celbedip, hükûmetin nüfûzu hâricinde bir kuvvet, bir makam-ı ictimâî elde etmeye çalıştığın, zâhir hâlin ve eski zamandaki mâcerâ-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor.
Bu hâl ise, şimdiki ta‘bîr ile burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avâmın intibâhıyla ve galebesiyle tezâhür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düstûrları, bizim daha ziyâde işimize yaradığı için, o sosyalizm düstûrlarını kabûl ettiğimiz hâlde, senin vaz‘iyetin bize ağır geliyor. prensiplerimize muhâlif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâ etmeye ve küsmeye hakkın yoktur.
Elcevab: Hayat-ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinâttaki kānûn-u fıtrata, açtığı çığır muvâfık gelmezse, hayırlı işlerde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrîb hesabına geçer. Mâdem kānûn-u fıtrata tatbîk-i harekete mecbûriyet var. elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmekle ve nev‘-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esâsiyeyi kaldırmakla, mutlak müsâvât kanunu tatbîk edilebilir.
Evet; ben de neseben ve hayatça avâm tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren müsâvât-ı hukuk mesleğini kabûl edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adâlet ile, burjuva denilen tabaka-i havâssın istibdâd ve tahakkümlerine karşı, eskiden beri muhâlefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adâlet-i tâmme lehindeyim. ve zulüm ve tagallüb ve tahakküm ve istibdâdın aleyhindeyim.
Fakat nev‘-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsûlât aldırır. ve bir sahîfeden çok kitapları yazdırır.
SAYFA 179
Bir şey ile çok vazîfeleri yaptırdığı gibi, beşer nev‘iyle de binler nev‘lerin vazîfelerini gördürüyor.
İşte bu sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nev‘ini, binler nev‘leri sünbül verecek; ve hayvanâtın sâir binler nev‘leri kadar tabakāt gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanât gibi, insan nev‘inin kuvâlarına, latîfelerine ve duygularına had konulmamış, serbest bırakılmış. ve hadsiz makamâtta gezecek isti‘dâd verdiğinden, bir nev‘ iken, binler nev‘ hükmüne geçtiği içindir ki, insan nev‘i, arzın halîfesi ve kâinâtın netîcesi ve zîhayatın sultânı hükmüne geçmiştir.
İşte nev‘-i insanın tenevvüünün en mühim mayası ve zenbereği, müsâbaka ile, hakîkî îmânlı fazîlettir. Fazîleti kaldırmak, mâhiyet-i beşeriyenin tebdîli ile, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, rûhun mahvolmasıyla olabilir. Evet; şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya lâyık iken, fakat o tokada müstehak olmayan gāyet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu:
Ne mümkün, zulüm ile, bîdâd ile, imhâ-yı hürriyet; çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:
Ne mümkün, zulüm ile, bîdâd ile, imhâ-yı hakîkat; çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten. Veyâhûd: Ne mümkün, zulüm ile, bîdâd ile, imhâ-yı fazîlet; çalış, vicdânı kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
Evet, îmânlı fazîlet, medâr-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdâd da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, fazîletsizliktir. Ve bilhassa, ehl-i fazîletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu‘la hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye karışmak sûretindedir ki, lillâhilhamd bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor.
Ben kendimde fazîlet var diye fahır sûretinde da‘vâ etmiyorum. Fakat ni‘met-i İlâhiyeyi tahdîs sûretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki: Cenâb-ı Hak fazl-ı keremiyle, ulûm-u îmâniye ve Kur’âniyeye çalışmak ve fehmetmek fazîletini ihsân etmiştir. Bu ihsân-ı İlâhîyi bütün hayâtımda, lillâhilhamd tevfîk-i İlâhî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine ve saâdetine sarfederek, hiç bir vakit vâsıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi, ekser ehl-i gafletçe matlûb olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabûl-ü halk dahi, mühim bir sırra binâen benim menfûrumdur. onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayâtımı zâyi‘ ettiği için, onları kendim için muzır görüyorum. Fakat Risâle-i Nûr’u beğenmelerine bir emâre biliyorum. onları küstürmüyorum.
SAYFA 180
İşte ey ehl-i dünyâ Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiç bir cihet-i temâsım bulunmadığı hâlde, dokuz sene esâretteki bu hayâtımın şehâdetiyle, yeniden dünyaya karışmaya hiç bir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve dâimâ fırsat bekleyen ve fikr-i istibdâd ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassud ve tazyîkleriniz, hangi kanun iledir? Hangi maslahat iledir? Dünyada hiç bir hükûmet, böyle fevkalkānûn ve hiç bir ferdin tasvîbine mazhar olmayan bir muâmeleye müsâade etmediği hâlde, bana karşı yapılan bu kadar bed muâmelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse, nev‘-i beşer küser, belki kâinât küser.
Üçüncü İşâret: Mağlatalı dîvânece bir suâl:? Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki: Mâdem sen bu memlekette duruyorsun. şu memleketin cumhûrî kanunlarına inkıyâd etmek lâzım gelirken, sen neden inzivâ perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle, şimdiki hükûmetin kanununda, vazîfe hâricinde bir meziyeti, bir fazîleti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfûzunu icrâ ediyorsun. Senin bu hâlin müsâvât esasına istinâd eden cumhuriyetin bir düstûruna münâfîdir. Sen neden vazîfesiz olduğun hâlde elini öptürüyorsun. Halk beni dinlesin diye hodfurûşâne bir vaz‘iyet takınıyorsun?
Elcevab: Kanunu tatbîk edenler, evvelâ kendilerine tatbîk etmeli, sonra başkalarına tatbîk edebilirler. Siz kendinize tatbîk etmediğiniz bir düstûru başkasına tatbîk etmekle, herkesten evvel siz düstûrunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz. ve onlara karşı geliyorsunuz. Çünkü, şu müsâvât-ı mutlaka kanununun bana tatbîkini istiyorsunuz.
Ben de derim: Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam-ı ictimâîsine çıkarsa; ve milletin o müşîre karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirâk ederse; ve onun gibi o teveccüh ve hürmete mazhar olsa; veyâhûd o müşîr, o nefer gibi âdîleşirse; ve o neferin sönük vaz‘iyetini alırsa; ve o müşîrin vazîfe hâricinde hiç bir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harb reîsi, en abdâl bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsâvâta girse, o vakit siz bu müsâvât kanununuz hükmünce, bana şöyle diyebilirsiniz: Kendine hoca deme Hürmeti kabûl etme Fazîletini inkâr et Hizmetçine hizmet et Dilencilere arkadaş ol.
SAYFA 181
Eğer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazîfe başında bulunulduğu vakte mahsûstur ve vazîfedârlara hâstır. Sen vazîfesiz bir adamsın. vazîfedârlar gibi milletin hürmetini kabûl edemezsin?
Elcevab: Eğer insan, yalnız bir cesedden ibâret olsa; ve insan, dünyada lâyemûtâne dâimî kalsa; ve kabir kapısı kapansa; ve ölüm öldürülse, o vakit vazîfe yalnız askerlik ve idare me’mûrlarına mahsûs kalırdı. sözünüzde de bir ma‘nâ olurdu. Fakat mâdem insan, yalnız cesedden ibâret değildir. Ve o cesedi beslemek için de kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. ve onlar imhâ edilmez. Onlar da idare isterler. Ve mâdem kabir kapısı kapanmıyor. ve mâdem kabrin öbür tarafındaki endîşe-i istikbâl, her ferdin en mühim mes’elesidir. Elbette milletin itâat ve hürmetine istinâd eden vazîfeler, yalnız milletin hayât-ı dünyeviyesine âit ictimâî ve siyâsî ve askerî vazîfelere münhasır değildir.
Evet, yolculara seyâhat için vesîka vermek bir vazîfe olduğu gibi; ebed tarafına giden yolculara da hem vesîka, hem o zulümâtlı yolda nûr vermek öyle bir vazîfedir ki, hiç bir vazîfe o vazîfe kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazîfenin inkârı, ölümün inkârıyla; ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ da‘vâsını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdîk eden otuz bin şâhidin şehâdetini tekzîb ve inkâr etmekle olur.
Mâdem ma‘nevî hâcât-ı zarûriyeye istinâd eden ma‘nevî vazîfeler var. Ve o vazîfelerin de en mühimmi, ebed yolunda seyâhat için pasaport varakası; ve berzah zulümâtında kalbin cep feneri; ve saâdet-i ebediyenin anahtarı olan îmândır. ve îmânın ders ve takviyesidir. Elbette o vazîfeyi gören ehl-i ma‘rifet, herhalde küfrân-ı ni‘met sûretinde kendine olan ni‘met-i İlâhiyeyi ve fazîlet-i îmâniyeyi hiçe sayıp, sefîhlerin ve fâsıkların makamına sukūt etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid‘alarıyla, sefâhetleriyle bulaştırmayacaktır.
İşte beğenmediğiniz ve müsâvatsızlık zannettiğiniz inzivâ bunun içindir. İşte bu hakîkatle beraber, beni işkence ile ta‘cîz eden, sizin gibi enâniyette ve bu kānûn-u müsâvâtı kırmakta firavunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevâzu‘ tezellül zannedildiğinden, tevâzu‘ etmemek gerektir. Belki sizden ehl-i insâf ve mütevâzi‘ ve âdil kısmına derim ki:
Ben فللّٰە الحمد kendi kusurumu ve aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam-ı ihtirâm istemek, belki nihâyetsiz kusurlarımı ve hiçliğimi görüp,
SAYFA 182
istiğfâr ile teselli buluyorum. halklardan ihtirâm değil, duâ istiyorum. Hem zannederim benim mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar. Yalnız bu kadar var ki, Kur’ân-ı Hakîm’in hizmeti esnâsında ve hakāik-i îmâniyenin dersi vaktinde o hakāik hesabına ve Kur’ân şerefine o makamın iktizâ ettiği izzet ve vakār-ı ilmîyi ders vaktinde muhâfaza edip, ehl-i dalâlete boyun eğmemek için, o izzetli vaz‘iyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyânın kanunlarının haddi yoktur ki, bu noktalara karşı çıkabilsin.
Cây-ı hayret bir tarz-ı muâmele: : Ma‘lûmdur ki, her yerde ehl-i maârif, ma‘rifet ve ilim noktasında muhâkeme eder. Nerede ve kimde ma‘rifet ve ilmi görse, meslek i‘tibâriyle ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hatta düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maârif, onun ilim ve ma‘rifetine hürmeten onu ziyâret ederler. ve ona hürmet ederler.
Hâlbuki İngiliz’in en yüksek meclis-i ilmîsinin, meşîhat-i İslâmiyeden sorduğu altı suâlin cevâbını, altı yüz kelime ile meşîhat-i İslâmiyeden istedikleri zaman, bura maârifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i ma‘rifet, o altı suâle altı kelime ile mazhar-ı takdîr olmuş bir cevâb vermiş ve ecnebîlerin en mühim ve hukemâların en esaslı düstûrlarına hakîkî ilim ve ma‘rifetle galebe çalmış. ve Kur’ân’dan aldığı kuvvet ve ma‘rifet ve ilme istinâden Avrupa feylesoflarına meydan okumuş. ve hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemâyı, hem mekteblileri münâzaraya da‘vet edip, kendisi hiç suâl sormadan suâllerine noksânsız olarak doğru cevâb vermiş ve bütün hayatını Hâşiyebu milletin saâdetine hasredip yüzer risâle, o milletin Türkçe olan lisânıyla neşrederek o milleti tenvîr etmiş. Hem dindaş, hem dost, hem kardeş, hem vatandaş olan o ehl-i ma‘rifete karşı en ziyâde sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maârif dâiresine mensûb olanlarla, az bir kısım resmî hocalardır.
İşte gel, bu hâle ne diyeceksin? Medeniyet midir? Maârifperverlik midir? Vatanperverlik midir? Milliyetperverlik midir? Cumhuriyetperverlik midir? Hâşâ, Hâşâ Hiç bir şey değildir. Belki bir kader-i İlâhîdir ki, o kader-i İlâhî, o ehl-i ma‘rifet adamın
SAYFA 183
dostluk ümîd ettiği yerden adâvet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmî riyâya girmesin ve ihlâsı kazansın.
[Hâtime]
Kendimce cây-ı hayret ve medâr-ı şükrân bir taarruz: Bu fevkalâde enâniyetli ehl-i dünyânın enâniyet işinde o kadar hassâsiyet var ki, eğer şuûren olsaydı, kerâmet derecesinde olurdu veyâhûd büyük bir dehâ derecesinde bir muâmele olurdu. O muâmele de şudur: Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyâkârâne enâniyet vaz‘iyetini, onlar enâniyetlerinin hassâsiyet mîzânıyla hissediyorlar ki şiddetli bir sûrette benim hissetmediğim enâniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz dokuz senede, sekiz dokuz def‘a tecrübem var ki, onların bana karşı zâlimâne muâmelelerinin vukūundan sonra, kader-i İlâhîyi düşünüyorum. Ne için bunları bana musallat etti? diye nefsimin desîselerini arıyorum. Her def‘asında ya nefsim şuûrsuz olarak enâniyete fıtrî meyletmiş veyâhûd bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit, Kader-i İlâhî, o zâlimlerin zulmü içinde hakkımda adâlet etmiş derdim.
Ezcümle, bu yazın, arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrângâha gittik. Şuûrsuz olarak nefsimde hodfurûşâne bir keyif arzusu uyanmakla, ehl-i dünyâ öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki, yalnız o gizli arzuyu değil, belki çok iştihâlarımı kestiler.
Hatta ezcümle, bu def‘a Ramazân’dan sonra, eski zamandaki ma‘nevî gāyet büyük bir imamın Hâşiye bize karşı gaybî kerâmetiyle iltifâtından sonra, kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü zanları içinde, ben bilmeyerek
SAYFA 184
nefsim müftehirâne, güyâ müteşekkirâne perdesi altında riyâkârâne bir enâniyet vaz‘iyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyâ, hadsiz hassâsiyetiyle ve hatta riyâkârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, bana iliştiler. Ben Cenâb-ı Hakk’a şükrettim ki, bunların zulmü, bana bir vâsıta-i ihlâs oldu.
رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّیَاطٖینِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ یَحْضُرُونِ
اَللّٰهُمَّ یَا حَافِظُ یَا حَفٖیظُ یَا خَیْرَ الْحَافِظٖینَ احْفَظْنٖی وَاحْفَظْ رُفَقَٓائٖی مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّیْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَمِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَاَهْلِ الطُّغْیَانِ
اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 185
[YİRMİÜÇÜNCÜ LEM‘A ]
Tabiat Risâlesi
On yedinci Lem‘a’nın On altıncı Nota’sı iken, ehemmiyetine binâen Yirmi üçüncü Lem‘a olmuştur. Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor. küfrün temel taşını zîr u zeber ediyor.
İhtâr: Şu notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü, ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne kadar hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiştir. Sâir risâlelerde o muhâller kısmen îzâh edildiğinden, burada gāyet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi nasıl bu âkil feylesoflar kabûl etmişler ve o yoldan gidiyorlar? hâtıra geliyor.
Evet, onlar mesleklerinin iç yüzünü görmemişler. Hem hakîkat-i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki, yazılmıştır. Her bir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr-i ma‘kūl hulâsa-i mezhebleri, mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu, gāyet bedîhî ve kat‘î burhânlarla şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbat etmeye hazırım. Hâşiye
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِی اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Şu âyet-i kerîme, istifhâm-ı inkârî ile: Cenâb-ı Hak hakkında şekk olmaz ve olmamalı demekle, vücûd ve vahdâniyet-i İlâhiye, bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor. Şu sırrı îzâhtan evvel bir ihtâr:
İhtâr: Bin üç yüz otuz sekiz senesinde bundan on iki sene evvel Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun
SAYFA 186
Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gāyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh dedim, Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek
O vakit şu âyet-i kerîme, bedâhet derecesinde vücûd ve vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir burhânı, Arabî risâlemde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaası’nda tab‘ ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilenler az; ve ehemmiyetli bakanlar da nâdir olmakla beraber, gāyet muhtasar ve mücmel bir sûrette olan o kuvvetli burhân te’sîrini gösteremedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişâf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye, o burhânı Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O burhânın bazı parçaları bazı risâlelerde tam îzâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risâlelerde inkısâm etmiş olan müteaddid burhânlar, bu burhânlarla kısmen ittihâd ediyor. her biri, bunun bir cüz’ü hükmüne geçiyor.
[Mukaddime]
Ey insan Kat‘iyen bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i îmân, bilmeyerek isti‘mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz:
Birincisi: اَوْجَدَتْهُ الْاَسْبَابُ yani, Esbâb bu şeyi îcâd ediyor. İkincisi: تَشَكَّلَ بِنَفْسِهٖ yani, Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor. Üçüncüsü: اِقْتَضَتْهُ الطَّبٖیعَةُ yani, Tabîîdir, tabiat iktizâ edip îcâd ediyor.
Evet, mâdem mevcûdât var, inkâr edilmez. Hem her mevcûd san‘atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem mâdem kadîm değildir, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid Bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki: Esbâb-ı âlem onu îcâd ediyor. Yani esbâbın ictimâında o mevcûd vücûd buluyor. Veyâhûd O kendi kendine teşekkül ediyor. Veyâhûd Tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te’sîriyle vücûda geliyor. Veyâhûd Bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle îcâd edilir.
Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. evvelki üç yol muhâl, battâl, mümteni‘, gayr-ı kābil oldukları kat‘î isbat edilse, bizzarûre ve bilbedâhe dördüncü yol olan tarîk-i vahdâniyet, şeksiz şübhesiz sâbit olur.
SAYFA 187
Ama Birinci Yol ki: Esbâb-ı âlemin ictimâıyla teşkîl-i eşyâ ve vücûd-u mahlûkāttır. Pek çok muhâlâtından, yalnız üç tanesini zikrediyorum.
Birincisi: Bir eczâhânede gāyet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir ma‘cun istenildi. Hem hayâtdâr, hârika bir tiryâk, onlardan yapılmak îcâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat ma‘cunun ve o hayâtdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O ma‘cunlardan her birisini tedkîk ettik. Görüyoruz ki, o kavanoz şişelerden her birisinden, bir mîzân-ı mahsûsla, bir iki dirhem bundan, üç dört dirhem ötekinden, altı yedi dirhem başkasından ve hâkezâ, muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksân veya fazla alınsa, o ma‘cun zîhayat olmaz. hâssiyetini gösteremez. Hem o hayâtdâr tiryâkı da tedkîk ettik. Her bir kavanozdan bir mîzân-ı mahsûsla bir madde alınmış ki, zerre mikdâr noksân veya ziyâde olsa, tiryâk hâssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, her birisinden ayrı ayrı bir mîzânla alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarlarda eczâlar alınmış.
Acaba hiç bir cihette imkân ve ihtimâl var mı ki: o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, her birisinden alınan mikdâr kadar, yalnız o mikdâr aksın. beraber gitsinler, toplanıp o ma‘cunu teşkîl etsinler. Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek, muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, Bu fikri kabûl etmem diye kaçacaktır.
İşte bu misâl gibi, her bir zîhayat, elbette zîhayat bir ma‘cundur. Her bir nebât, hayâtdâr bir tiryâk gibidir. Çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden ve gāyet hassâs bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve Esbâb îcâd etti denilse, aynen o eczâhânedeki ma‘cunun, şişelerin devrilmesiyle vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.
Elhâsıl: Şu eczâhâne-i kübrâ-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî’nin mî-zân-ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve her şeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. Kör, sağır, hudûdsuz, sel gibi akan anâsır ve tabâyiin ve esbâbın işidir diyen bedbaht, o tiryâk-ı acîbin, Kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet küfür, ahmakāne ve sarhoşâne, dîvânece bir hezeyandır.
SAYFA 188
İkinci Muhâl: Her şey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse lâzım gelir ki, Âlemin pek çok anâsır ve esbâbının, her bir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl-i intizâmla, gāyet hassâs bir mîzânla ve tamam bir ittifâkla, muhtelif ve birbirine zıd, mübâyin esbâbın ictimâı, o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, Bu muhâldir, olamaz diyecektir.
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbıyla alâkadârdır. belki bir hulâsasıdır. Eğer kudret-i ezeliyeye verilmezse, o esbâb-ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzât hazır bulunmak lâzımdır. belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki cisminin küçük bir numûnesi olan gözündeki bir hüceyresine girmeleri îcâb eder. Çünkü sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım gelir. Şu hâlde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hüceyrecikte, erkân-ı âlemin ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım gelir. İşte, sofestâînin en eblehleri dahi, böyle bir meslekten utanıyorlar.
Üçüncü Muhâl: اَلْوَاحِدُ لَا یَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kāide-i mukarreresiyle, bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir. Hususan o mevcûd, gāyet mükemmel bir intizâma ve hassâs bir mîzâna ve câmi‘ bir hayâta mazhar ise, bilbedâhe sebeb-i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gāyet Kadîr ve Hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz, câmid, câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde; kör, sağır esbâb-ı tabîiyenin karmakarışık ellerine; ve hadsiz imkânât yolları içinde ictimâ‘ ve ihtilât ile, o esbâbın körlüğü ve sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde; o muntazam mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.
Haydi bu muhâlden kat‘-ı nazar, esbâb-ı maddiyenin te’sîrleri elbette mübâşeretle ve temasla olur. Hâlbuki o esbâb-ı tabîiyenin temasları, zîhayat mevcûdların zâhiriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki, o esbâb-ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temas etmedikleri o zîhayatın bâtını, on def‘a daha zâhirinden muntazam, daha latîf, san‘atça daha mükemmeldir. Esbâb-ı maddiyenin elleri ve âletleri hiç bir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temas
SAYFA 189
edemedikleri küçücük zîhayatlar ve küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan san‘atça daha ziyâde acîb, hilkatçe bedî‘ bir sûrette oldukları hâlde. o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıd olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur
İkinci Mes’ele: تَشَكَّلَ بِنَفْسِهٖ dir. Yani, mevcûdât kendi kendine teşekkül ediyor. İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var. Çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Numûne için muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.
Birincisi: Ey muannid münkir Senin enâniyetin, seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi hükmediyorsun. Çünkü sen mevcûdsun. Ve basît bir madde ve câmid ve tagayyürsüz değilsin. Belki dâimâ teceddüdde olarak, gāyet muntazam bir makine; ve dâimâ tahavvülde hârika bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekā-yı nev‘ i‘tibâriyle alâkadârdır. ve alış-verişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadârlığı kırmamak için dikkat ediyorlar. Ve öylece ihtiyâtla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar. Senin münâsebetini kâinâtta görüp öylece vaz‘iyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o hârika vaz‘iyetlerine göre istifâde edersin.
Eğer sen vücûdundaki o zerreleri, Kadîr-i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçük me’mûrları; veya bir ordusu; veya kalem-i kaderin uçları; her bir zerre bir kalem ucu; veya kalem-i kudretin noktaları; ve her bir zerre, bir nokta olduğunu kabûl etmezsen, o vakit senin vücûdunda çalışan her bir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmû‘-u cesedin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir göz; ve bütün senin mâzî ve müstakbelin; ve nesil ve aslın; ve anâsırının menba‘larını; ve rızkının ma‘denlerini bilecek, tanıyacak yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım gelir. Senin gibi böyle mes’elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtûn kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir.