Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 205
Yani kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakîk hikmetler için, kâinâtın anâsırından bir kısım mevcûdâtı inşâ ediyor. Her emrine tâbi‘ olan zerrâtları ve maddeleri, rezzâkıyet kanunu ile onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet, Kādir-i Mutlak’ın iki tarzda, hem ibdâ‘, hem inşâ sûretinde îcâdı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek, en kolay, en suhûletli ve belki dâimî ve umûmî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ‘-ı zîhayat mahlûkātın şekillerini, sıfatlarını, belki zerrâtlarından başka bütün keyfiyât ve ahvâllerini hiçten var eden bir kudrete karşı, yoğu var edemez diyen adam, yok olmalı
Tabiatı bırakan ve hakîkate geçen zât diyor ki, Cenâb-ı Hakk’a zerrât adedince şükür ve hamd ü senâ ediyorum ki, kemâl-i îmânı kazandım. evhâm ve dalâletlerden kurtuldum. ve hiç bir şübhem de kalmadı.
(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی دٖینِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْاٖیمَانِ)
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
[YİRMİDÖRDÜNCÜ LEM‘A ]
Tesettür hakkındadır
On beşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Mes’eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmi dördüncü Lem‘a olmuştur.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
یَٓا اَیُّهَا النَّبِیُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِنٖینَ یُدْنٖینَ عَلَیْهِنَّ مِنْ جَلَابٖیبِهِنَّ ilâ-âhirihî âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor. Bir esârettir diyor? Hâşiye
SAYFA 206
Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerden, yalnız dört hikmetini beyân ederiz.
Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünkü kadınlar, hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatlarından ziyâde sevdikleri yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtâç bulunduklarından, kendilerini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskāle ma‘rûz kalmamak için fıtrî bir meyilleri var.
Hem kadınların on adedden altı yedisi, ya ihtiyârdır veya çirkindir ki, ihtiyârlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendisinden daha çok güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihâmdan korkar, taarruza ma‘rûz kalmamak için ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyârlardır. Ve on adedden ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Ma‘lûmdur ki, insan, sevmediği ve istiskāl ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâ-mahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîütteessür olduğundan, maddeten te’sîri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan, elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz, açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar diye polislere şekvâ ediyorlar.
Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdâr birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakîka bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakîka, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var. ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar. ve cibilliyeti sakınmak ister.
SAYFA 207
Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.
İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gāyet esaslı ve şiddetli münâsebet ve muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayâtın ihtiyâcından ileri gelmiyor. Evet, bir kadın, kocasına yalnız hayât-ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır.
Mâdem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayat olacaktır. elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek; ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Mâdem mü’min olan kocasının, sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayât-ı dünyeviyeye münhasır değil ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsûs, muvakkat bir muhabbet değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle ve hürmetle alâkadârdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyârlık ve çirkinlik vaktinde dahi, o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukābil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs etmesi; ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, pek çok kaybeder.
Hem şer‘an koca, karıya küfüv olmalı. Yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın en mühimmi, diyânet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder. Refîkasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim diyerek takvâya girer. Veyl o erkeğe ki, sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki, müttakî kocasını taklîd etmez. O mübârek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar. Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar.
Üçüncü Hikmet: Bir âilenin saâdet-i hayâtiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekābile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar. ve o mütekābil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü
SAYFA 208
açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini görmediğinden, kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit, o samîmî muhabbet ve hürmet-i mütekābile gitmekle beraber, gāyet çirkin ve gāyet alçakça bir hissi uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşîresi misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî hissi taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle, nefsî ve şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer‘an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gāyet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin sîmâsı, mahremiyetten haber verir ve nâ-mahreme benzemez. Fakat meselâ, açık bacak, mahremin gayrısıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle bir nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukūt-u insaniyettir.
Dördüncü Hikmet: Ma‘lûmdur ki, kesret-i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiç bir millet ve hiç bir hükûmet yoktur ki, kesret-i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hatta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّٖی اُبَاهٖی بِكُمُ الْاُمَمَ ev kemâ kāl; yani, İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette sizin kesretinizle iftihâr edeceğim. Hâlbuki tesettürün ref‘i, izdivâcı teksîr etmeyip, çok azaltıyor. Çünkü en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka-i hayatını nâmuslu ister. Kendisi gibi asrî, yani açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil. o derece kocasını inhisâr altına alamaz. Çünkü kadının âile hayatında müdür-ü dâhilî olması haysiyetiyle, kocasının bütün malına ve evlâdına ve her şeyine muhâfaza me’mûru olduğundan, en esaslı hasleti sadâkattir, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadâkati kırar. kocasının nazarında emniyeti kaybeder. ona vicdân azâbı çektirir.
Hatta erkeklerdeki iki güzel haslet olan cesâret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazîfesi, ona hazinedârlık ve sadâkat değildir. belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisâr altına alınmaz. Başka kadınları da
SAYFA 209
nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla, açık-saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet-i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan, evvelâ boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler.
Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıt‘ası, ona nisbeten memâlik-i hârredir. Ma‘lûmdur ki, muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te’sîri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû’-i isti‘mâlâta ve israfa medâr olmaz. Fakat serîütteessür ve hassâs olan o memâlik-i hârredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık-saçıklık, elbette sû’-i isti‘mâlâta ve isrâfâta ve neslin za‘fiyetine ve sukūt-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde bir ihtiyâc-ı fıtrîye mukābil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbûr zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbûr olduğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyâta meyleder.
Şehirliler, köylülere ve bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde ve bedevîlerde, derd-i maîşet meşgalesiyle; ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden ma‘sûme işçi ve bir derece kaba kadının kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyâs edilmez.
[Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]
Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet, nasıl ki târihlerde, eski zamanda Amazonlar nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye, hârika harbler yaptıkları naklediliyor.
Aynen öyle de, bu zamanda, zındıka dalâletinin İslâmiyet’e karşı yaptığı muhârebesinde, nefs-i emmârenin plânıyla şeytanın kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, açık bacak kadınlarla, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacaklarıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya;
SAYFA 210
ve fuhuşhâne yolunu genişlendirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esîr edip, kalb ve rûhlarını kebâirle yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâ-mahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak, o bıçaklı bacaklar cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını; ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için, hilkaten çok istediği; ve fıtraten muhtâç olduğu münâsib kocayı daha bulamazlar. Bulsalar da başlarına belâ bulurlar.
Hatta bu hâlin netîcesi olarak, o âhirzamanda, bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede, kadınların ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.
Mâdem hakîkat budur. Mâdem her güzel, güzelliğini sever. Elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister. ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik, bir ni‘mettir. Ni‘mete şükredilse, ma‘nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse değişir. çirkinleşir.
Elbette güzelin aklı varsa, hüsn-ü cemâlini, günâhları kazanmak ve kazandırmaktan ve çirkin ve zehirli yapmaktan; ve o ni‘meti, küfrân ile medâr-ı azâb bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî, beş-on senelik cemâli bâkîleştirmek için, meşrû‘ bir tarzda isti‘mâl ile, o ni‘mete şükredecek.
Yoksa, ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp, me’yûsâne ağlayacak. Ve kabrinde, çok günâhları kazanan ve kazandıran o çıplak bacakları yılan sûretinde görünecek. Ve cehennemde o çirkinleşmiş güzel a‘zâlarının yanmalarının azâblarını çekecek.
Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde, âdâb-ı Kur’âniye zînetiyle o cemâl güzelleştirilse, o fânî hüsün ma‘nen bâkî kalacağı; ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin, daha parlak bir tarzda kendine verileceği, hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdâr aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî netîceyi elinden kaçırmayacak.
SAYFA 211
[YİRMİBEŞİNCİ LEM‘A ]
Hastalar Risâlesi
Yirmi beş devâdır. Hastalara bir merhem ve bir teselli ve ma‘nevî bir reçete ve bir Iyâdetü’l-marîz ve Geçmiş olsun ma‘nâsında yazılmıştır.
İhtâr: Bu ma‘nevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür‘atle Hâşiyete’lîf edildiği gibi, hem umûma muhâlif olarak tashîhâta ve dikkate vakit bulunamadı. Te’lîfi gibi gāyet sür‘atle, ancak bir def‘a nazardan geçirildi. Demek müsvedde-i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir sûrette gelen hâtırâtı san‘atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkîkāta lüzûm görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar, bazı nâhoş ibârelerden veyâhûd ağır kelimelerden sıkılıp gücenmesinler. bana da duâ etsinler.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلَّذٖینَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖیبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ وَالَّذٖی هُوَ یُطْعِمُنٖی وَیَسْقٖینِ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ یَشْفٖینِ
Şu lem‘ada, nev‘-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkîl eden musîbetzede ve hastalara hakîkî bir teselli ve nâfi‘ bir merhem olabilecek Yirmi beş Devâ icmâlen beyân ediliyor.
Birinci Devâ: Ey bîçâre hasta Merâk etme, sabret. Senin hastalığın sana derd değil, belki bir nevi‘ devâdır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Eğer meyvesi bulunmazsa zâyi‘ olur. Hem ömür râhat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedâr ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor. Uzun ediyor. Tâ meyvelerini verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel, dillerde destan olmuştur ki, Musîbet zamanı çok uzundur. Safâ zamanı pek kısa olur.
SAYFA 212
İkinci Devâ: Ey sabırsız hasta Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, senin ömür dakikalarını birer sâat ibâdet hükmüne getirebilir. Çünkü ibâdet, iki kısımdır. Biri müsbet ibâdet ki, namaz, niyâz gibi ma‘lûm ibâdetlerdir. Diğeri menfî ibâdetlerdir ki, hastalıklar, musîbetler vâsıtasıyla musîbetzede aczini ve za‘fını hisseder. Hâlik-ı Rahîmine ilticâ eder, yalvarır. Hâlis, riyâsız, ma‘nevî bir ibâdete mazhar olur.
Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’dan şekvâ etmemek şartıyla, mü’min için ibâdet sayıldığına rivâyet-i sahîha vardır. Hatta bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakîkalık hastalığı, bir sâat ibâdet hükmüne geçtiği; ve bazı kâmillerin bir dakîkası, bir gün ibâdet hükmüne geçtiği, rivâyât-ı sahîha ile ve keşfiyât-ı sâdıka ile sâbittir. Senin bir dakîka ömrünü bin dakîka hükmüne getirip, sana uzun bir ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.
Üçüncü Devâ: Ey tahammülsüz hasta İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemâdiyen gelenlerin gitmesi; ve gençlerin ihtiyârlaşması; ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhiddir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli ve en yükseği ve cihâzâtça en zengini, belki zîhayatların sultânı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vâsıtasıyla, hayvanâta nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli ve meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve râhat ve safâlarla ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticâret ile, ebedî ve dâimî bir hayâtın saâdetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir. dünyayı hoş gösterir. âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hâtırına getirtmek istemez. Sermâye-i ömrünü bâd-ı hevâ boş yere sarfettirir. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücûduna ve cismine der ki: Lâyemût değilsin. başıboş değilsin. bir vazîfen var. Gururu bırak. seni yaratanı düşün. kabre gideceğini bil, öylece hazırlan
İşte bu hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve îkāz edici bir mürşiddir. Bundan şekvâ değil, belki bu cihetten ona teşekkür etmek lâzım. Eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir.
Dördüncü Devâ: Ey şekvâcı hasta Senin hakkın şekvâ değil, şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücûdun ve a‘zâ
SAYFA 213
ve cihâzâtın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın. başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek onlar başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Yirmi altıncı Söz’de denildiği gibi, meselâ gāyet zengin, gāyet mâhir bir san‘atkâr, güzel san‘atını ve kıymetdâr servetini göstermek için, miskîn bir adama, bir ücrete mukābil, modellik vazîfesini gördürür. Bir saatçik zamanda, diktiği murassa‘ ve gāyet san‘atlı bir gömleği, bir hulleyi o fakîre giydirir. Onun üstünde işler, vaz‘iyetler verir. Hârika envâ‘-ı san‘atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskîn adam, o zâta dese: Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla verdiğin vaz‘iyetten bana sıkıntı veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun. Böyle demeye hak kazanabilir mi? Hürmetsizlik ve merhametsizlik ve insafsızlık ettin diyebilir mi?
İşte aynen bu misâl gibi, Sâni‘-i Zülcelâl sana ey hasta Göz, kulak, akıl, kalb gibi nûrânî duygularla murassa‘ olarak giydirdiği cisim gömleğini, esmâ-yı hüsnâ’sının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaz‘iyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığınla bil. Elemler, musîbetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem‘alar ve rahmetten şuâ‘lar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında, sevimli güzel ma‘nâları bulursun.
Beşinci Devâ: Ey maraza mübtelâ hasta Bu zamanda tecrübelerimle kanâatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsân-ı İlâhîdir. bir hediye-i Rahmâniyedir. Bu sekiz dokuz senedir, liyâkatsiz olduğum hâlde, bazı genç zâtlar hastalık münâsebetiyle duâ için benimle görüştüler. Dikkat ettim, hangi hastalıklı genci gördüm ise, sâir gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî hevesâttan, bir derece kendini kurtarmış.
Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını, bir ihsân-ı İlâhî olduğunu onlara ihtâr ediyordum. Ve derdim ki: Kardeşim Ben senin bu hastalığının aleyhinde değilim. hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, duâ edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış.
SAYFA 214
Hastalık, vazîfesini bitirdikten sonra, Hâlik-ı Rahîm inşâallâh sana şifâ verir.
Hem derdim: Senin bir kısım emsâlin sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terk ediyor. kabri düşünmüyor. Allâh’ı unutup, bir saatlik hayât-ı dünyeviyenin zâhirî keyfiyle, hadsiz bir hayât-ı ebediyesini sarsıyor, zedeliyor. Belki de harâb ediyor. Sen hastalık gözüyle, herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasındaki menzilleri görürsün ve onlara göre davranırsın. Demek senin için hastalık, bir sıhhattir. Bir kısım emsâlindeki sıhhat, bir hastalıktır.
Altıncı Devâ: Ey elemden teşekkî eden hasta Senden soruyorum: Geçmiş ömrünü düşün. ve o ömürde geçmiş olan lezzetli, safâlı günlerini ve belâlı ve elemli vakitlerini tahattur et. Herhalde ya Oh veya Âh diyeceksin. Yani, ya Elhamdülillâh şükür veyâhûd Vâ hasretâ, vâ esefâ kalbin veya lisânın diyecek. Dikkat et. Sana Oh Elhamdülillâh, şükür dediren, senin başından geçen elemlerin ve musîbetlerin düşünmesi, bir ma‘nevî lezzeti deşiyor ki, senin kalbin şükrediyor. Çünkü elemin zevâli, lezzettir. O elemler ve o musîbetler, zevâliyle rûhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki, düşünmekle deşilse, rûhtan bir lezzet akıyor. şükürler takattur ediyor.
Sana Vâ esefâ, vâ hasretâ dedirten, eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safâlı o hâllerdir ki, zevâlleriyle senin ruhunda dâimî bir elem irsiyet bırakmış. Ne vakit düşünsen, o elem yine deşiliyor. Esef ve hasret akıtıyor.
Mâdem bir günlük gayr-i meşrû‘ lezzet, bazen bir sene ma‘nevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler ma‘nevî lezzet ve sevabla beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen ma‘nevî lezzet vardır. Şimdilik senin başındaki bu muvakkat hastalığın netîcesini ve iç yüzündeki sevâbı düşün. Bu da geçer yâ Hû de Şekvâ yerinde şükret.
Altıncı Devâ: HâşiyeEy dünya zevkini düşünüp, hastalıktan ızdırâb çeken kardeşim Bu dünya eğer dâimî
SAYFA 215
olsa idi; ve yolumuzda ölüm olmasa idi; ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmese idi; ve musîbetli, fırtınalı istikbâlde ma‘nevî kış mevsimleri olmasa idi, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat mâdem dünya bir gün bize, Haydi dışarı diyecek. feryâdımızdan kulağını kapayacak. o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkāzâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben biz onu terke çalışmalıyız.
Evet, hastalık bu ma‘nâyı bize ihtâr ediyor ve diyor ki: Ey hasta Senin vücûdun taştan, demirden değildir. Belki dâimâ ayrılmaya müsâid muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir. Gururu bırak. aczini anla. mâlikini tanı. vazîfeni bil. Dünyaya ne için geldiğini öğren kalbin kulağına gizli ihtâr ediyor.
Hem mâdem dünyanın zevki ve lezzeti devam etmiyor. Hususan meşrû‘ olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günâhlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahânesiyle ağlama. bilakis hastalıktaki ma‘nevî ibâdet ve uhrevî sevâb cihetini düşün. zevk almaya çalış.
Yedinci Devâ: Ey sıhhatinin lezzetini kaybeden hasta Senin hastalığın, sıhhatindeki ni‘met-i İlâhiyenin lezzetini kaçırmıyor. Bilakis tattırıyor. ziyâdeleştiriyor. Çünkü bir şey devam etse, te’sîrini kaybeder. Hatta ehl-i hakîkat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا الْاَشْیَٓاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا yani, Her şey zıddıyla bilinir. Meselâ karanlık olmazsa, ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa, harâret anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa, yemek lezzet vermez. Mide harâreti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa, âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa, sıhhat lezzetsizdir.
Mâdem Fâtır-ı Hakîm insana her çeşit ihsânını ihsâs etmek; ve her nevi‘ ni‘metini tattırmak; ve insanı dâimâ şükre sevketmek istediğini, şu kâinâtta çeşit çeşit hadsiz envâ‘-ı ni‘meti tadacak ve tanıyacak derecede gāyet çok cihâzât ile insanı techîz etmesi gösteriyor. Elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi, hastalıkları, illetleri, derdleri de verecektir. Senden soruyorum: bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasa idi, sen başının, elinin, midenin sıhhatindeki lezzetli ve zevkli ni‘met-i İlâhiyeyi hissedip şükreder mi idin? Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin. belki şuûrsuz o sıhhati, gafletle sefâhete sarf edecektin.
SAYFA 216
Sekizinci Devâ: Ey âhiretini düşünen hasta Hastalık, sabun gibi günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünûb olduğu, hadîs-i sahîh ile sâbittir. Hem hadîste vardır ki, Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşerse, îmânlı bir hastanın titremesi de öylece günâhları silker, döker.
Günâhlar, hayat-ı ebediyede dâimî hastalıklardır. Bu hayât-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdân ve rûh için ma‘nevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile dâimî pek çok hastalıklardan kurtulursun. Eğer günâhları düşünmüyorsan, yâhûd âhireti bilmiyorsan veyâhûd Allâh’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyonlar def‘a sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et. Çünkü bütün dünyanın mevcûdâtıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadârdır. Mütemâdiyen firâk ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusûs âhireti bilmediğin için, ölümü i‘dâm-ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdetâ yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücûdun var.
İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük ma‘nevî vücûdun hadsiz hastalıklarına hem kat‘î ilaç, hem kat‘î şifâ verici bir tiryâk olan îmân ilacını aramak ve i‘tikādını düzeltmek gerektir ki, o ilacı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allâh’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allâh’ı tanıyanın dünyası, nûrla ve ma‘nevî sürûrla doludur. Derecesine göre îmân kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen ma‘nevî sürûr ve şifâ ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemleri erir, ezilir.
Dokuzuncu Devâ: Ey Hâlikını tanıyan hasta Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazen ölüme vesîle olduğu cihettendir. Ölüm, nazar-ı gaflet ve zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesîle olan hastalıklar korkutuyor, telâş veriyor.
Evvelen: Bil ve kat‘î îmân et ki, ecel mukadderdir. Tagayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, O ağır hastalar şifâ bulup yaşamışlar.
Sâniyen: Ölüm, sûreten göründüğü gibi dehşetli değildir. Çok risâlelerde gāyet kat‘î, şeksiz, şübhesiz bir sûrette, Kur’ân-ı Hakîm’in verdiği bir nûrla isbat etmişiz ki, ehl-i îmân için
SAYFA 217
ölüm, vazîfe-i hayat külfetinden bir terhîstir. Hem dünya meydanındaki imtihânda, ta‘lîm ve ta‘lîmât olan ubûdiyetten bir paydostur. hem öteki âleme gitmiş yüzden doksan dokuz ahbâb ve akrabasına kavuşmak için bir vesîledir. hem hakîkî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vâsıtadır. hem zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna bir da‘vettir. hem Hâlik-ı Rahîm’in fazlından, kendi hizmetine mukābil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir.
Mâdem ölümün mâhiyeti hakîkat noktasında budur. Ona dehşetle bakmak değil, bilakis rahmet ve saâdetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullâhın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki Daha fazla hayır kazanacağım diye, vazîfe-i hayatın idâmesinde kazanacakları hayrât içindir. Evet, ehl-i îmân için ölüm, rahmet kapısıdır. Ehl-i dalâlet için, zulümât-ı ebediye kuyusudur.
Onuncu Devâ: Ey lüzûmsuz merâk eden hasta Sen hastalığın ağırlığından merâk ediyorsun. O merakın senin hastalığını ağırlaştırıyor. Sen hastalığın hafifleşmesini istersen, merâk etmemeye çalış. Yani hastalığın fâidelerini ve sevâbını ve çabuk geçeceğini düşün. merâkı kaldır, hastalığın kökünü kes.
Evet, merâk hastalığı ikileştirir. maddî hastalığın altında merâk ile ma‘nevî bir hastalığı kalbine verir maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslîmiyetle, rızâ ile ve hastalığın hikmetini düşünmekle o merâk gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir. hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhâm ile bir dirhem maddî hastalık, bazen merâk vâsıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merakın kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider.
Merâk, hastalığı ziyâde ettiği gibi, hikmet-i İlâhiyeyi ithâm ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkîd ve Hâlik-ı Rahîm’inden şekvâ hükmünde olduğu için, aks-i maksûduyla tokat yer. hastalığını ziyâdeleştirir. Evet, nasıl ki şükür ni‘meti ziyâdeleştirir. Öyle de şekvâ, hastalığı ve musîbeti tezyîd eder.
Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilacı, hastalığın hikmetini bilmektir. Mâdem hikmetini ve fâidesini bildin. o merhemi meraka sür, kurtul. Âh yerine Oh de , Vâ esefâ yerine, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ de
On birinci Devâ: Ey sabırsız hasta kardeş Hastalık, hazır bir elemi sana vermekle beraber, evvelki hastalığından bugüne kadar o hastalığın zevâlindeki bir lezzet-i ma‘neviyeyi ve sevabındaki bir lezzet-i rûhiyeyi de veriyor. Bugünden, belki
SAYFA 218
bu saatten sonraki zamanda hastalık yok. elbette yoktan elem yok. elem olmazsa teessür de olmaz. Sen yanlış bir sûrette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor. Çünkü bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle, elemi de gitmiş. kendindeki sevâb ve zevâlindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürûr vermek lâzım gelirken, onları düşünmeyip müteellim olmak, sabırsızlık etmek, dîvâneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdi düşünüp, yok olan bir günden, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücûd rengi vermek, dîvânelik değil de nedir?
Mâdem bu saatten evvelki hastalık zamanları sürûr veriyor. Ve mâdem bu saatten sonraki zaman ma‘dûm; hastalık ma‘dûm; elem ma‘dûmdur. Sen, Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini, böyle sağa sola dağıtma. bu saatteki eleme karşı tahşîd et. Yâ Sabûr de , dayan.
On ikinci Devâ: Ey hastalık sebebiyle ibâdet ve evrâdından mahrûm kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta Bil ki, hadîsçe sâbittir ki, Müttakî bir mü’min, hastalık sebebiyle yapamadığı dâimî virdinin sevâbını, hastalık zamanında yine kazanır. Farzları mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzları yerine getirmekle, o ağır hastalık zamanında yapamadığı sâir sünnetlerin yerini, hem hâlis bir sûrette, hastalık tutar.
Hem hastalık, insandaki aczini ve zaafını ihsâs eder. O aczin lisânıyla ve zaafın diliyle hâlen ve kālen bir duâ ettirir. Cenâb-ı Hak, insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir zaaf vermiş. tâ ki, dâimî bir sûrette dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ edip niyâz etsin, duâ etsin. قُلْ مَا یَعْبَؤُابِكُمْ رَبّٖی لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ fermanıyla yani, Eğer duânız olmazsa, ne ehemmiyetiniz var? diye olan âyetin sırrıyla, insanın hikmet-i hilkati ve sebeb-i kıymeti olan samîmî duâ ve niyâzın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekvâ değil, Allâh’a şükretmek ve hastalığın açtığı duâ musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir.
On üçüncü Devâ: Ey hastalıktan şekvâ eden bîçâre adam Hastalık, bazılara ehemmiyetli bir definedir ve gāyet kıymetdâr bir hediye-i İlâhiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o nev‘den tasavvur edebilir.
Mâdem ecel vakti muayyen değil. Cenâb-ı Hak, insanı ye’s-i mutlaktan ve gaflet-i mutlakadan kurtarmak için, havf ve recâ ortasında