
SAYFA 166
kendi sözünün haklı çıktığına tarafdâr olup, kendi haklı çıktığına sevinse; ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnûn olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münâzarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor. gurur ihtimâliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir mes’eleyi öğrenip, menfaatdâr olur. nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hâtırı için nefsinin hâtırını kırar. Hasmının elinde hakkı görse, yine rızâ ile kabûl edip, tarafdâr çıkar, memnûn olur.
İşte bu düstûru ehl-i dîn, ehl-i hakîkat, ehl-i tarîkat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihâz etseler, ihlâsı kazanırlar. Vazîfe-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu fecî‘ sukūttan ve musîbet-i hâzıradan rahmet-i İlâhiye ile kurtulurlar.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
[YİRMİBİRİNCİ LEM‘A ]
İhlâs hakkındadır.
On yedinci Lem‘a’nın On yedinci Notası’nın yedi mes’elesinden Dördüncü Mes’elesi iken, ihlâs münâsebetiyle Yirminci Lem‘a’nın İkinci Noktası oldu. Nûrâniyetine binâen Yirmi birinci Lem‘a olarak Lemeât’a girdi. Bu lem‘a, lâakal on beş günde bir def‘a okunmalıdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رٖیحُكُمْ وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِتٖینَ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰیهَا وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا
Ey âhiret kardeşlerim Ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım Bilirsiniz ve biliniz Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas en büyük bir kuvvet en makbûl bir şefâatçi en metîn bir nokta-i istinâd en kısa bir tarîk-i hakîkat en makbûl bir duâ-yı ma‘nevî en kerâmetli bir vesîle-i makāsıd en yüksek bir haslet en sâfî bir ubûdiyet ihlâstır.
Mâdem ihlâsta mezkûr hâssalar gibi çok nûrlar var ve çok kuvvetler var. Ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukābilinde ve şiddetli tazyîkāt karşısında ve savletli bid‘alar ve dalâletler içerisinde, bizler gāyet az ve zayıf ve fakîr ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde, gāyet ağır ve büyük ve umûmî ve kudsî bir vazîfe-i îmâniye ve hizmet-i Kur’âniye, omuzumuza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuştur. Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbûr ve mükellefiz.
SAYFA 167
Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için, gāyet derecede muhtâcız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyi‘ olur, devam etmez hem şiddetli mes’ûl oluruz. وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا âyetindeki şiddetli, tehdîdkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saâdet-i ebediye zararına ma‘nâsız, lüzûmsuz, zararlı, kederli, hodfurûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyât-ı süfliyenin ve menâfi‘-i cüz’iyenin hâtırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umûm kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakāik-i îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mâni‘leri olur. Şeytanlar, o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar. Bu mâni‘lere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan yılandan, akrebden çekindiğiniz gibi çekininiz
Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖی demesiyle, nefs-i emmâreye i‘timâd edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre, sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mâni‘leri def‘etmek için, gelecek düstûrlar rehberiniz olsun.
Birinci Düstûrunuz: Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te’sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.
İkinci Düstûrunuz: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkîd etmemek ve onların üstünde fazîletfurûşluk nev‘inden gıbta damarını tahrîk etmemektir. Çünkü nasıl, insanın bir eli, diğer eline rekābet etmez. bir gözü, bir gözünü tenkîd etmez. dili, kulağına i‘tirâz etmez. kalb, rûhun ayıbını görmez. belki birbirinin noksânını ikmâl eder. kusûrunu örter. ihtiyâcına yardım eder. vazîfesine muâvenet eder. Yoksa o vücûd-u insânın hayatı söner, rûhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları, birbiriyle rekābet-kârâne uğraşmaz. birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez. birbirinin kusûrunu görerek tenkîd edip sa‘ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün isti‘dâdlarıyla, birbirinin hareketini umûmî maksada tevcîh etmek için yardım ederler. hakîkî bir tesânüd ve bir ittifâkla gāye-i hilkatlerine
SAYFA 168
yürürler. Eğer zerre mikdâr bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak. neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte ey Risâle-i Nûr şâkirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları Sizler ve bizler, öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı ma‘nevînin a‘zâlarıyız. Ve hayât-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan dârusselâm'a ümmet-i Muhammediyeyi asm çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden, bin yüz on bir kuvvet-i ma‘neviyeyi te’mîn eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla, tesânüd ve ittihâd-ı hakîkîye muhtâcız ve mecbûruz.
Evet; üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifâk-ı vazîfe ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakîkî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvve-i ma‘neviyesi dörtbinden geçtiğine, pek çok vukūât-ı târîhiye şehâdet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîkî ve samîmî bir ittifâkta her bir ferd, sâir kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîkî müttehid adamın her biri, yirmi gözle bakıyor, on akıl ile düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi el ile çalışıyor bir tarzda ma‘nevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Hâşiye
SAYFA 169
Üçüncü Düstûrunuz: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızların kuvveti dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delîl, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu da‘vâyı isbat eder. ve kendi kendine delîl olur. Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukābil, burada yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Hâlbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garîb, yarım ümmî, insafsız me’mûrların tarassudât ve tazyîkātları altında yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmette, eski hizmetten yüz derece fazla muvaffakıyeti gösteren ma‘nevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat‘iyen şübhem kalmadı.
Hem i‘tirâf ediyorum ki, samîmî ihlâsınızla, şân ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan, beni bir derece kurtardınız. İnşâallâh tam ihlâsa muvaffak olursunuz. beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Alî Radıyallâhü Anh o mu‘cizevârî kerâmetiyle ve Hazret-i Gavs-ı A‘zam, o hârika kerâmet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binâen iltifât ediyorlar. ve himâyetkârâne teselli verip, hizmetinizi ma‘nen alkışlıyorlar.
Evet, hiç şübhe etmeyiniz ki, onların bu teveccühleri ihlâsa binâen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem‘a’daki şefkat tokatlarını tahattur ediniz. Böyle ma‘nevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstâd bulmak isterseniz, وَیُؤْثِرُونَ عَلٰٓی اَنْفُسِهِمْ sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercîh ediniz. Hatta en latîf ve güzel bir hakîkat-i îmâniyeyi muhtâç bir mü’mine bildirmek ki, en ma‘sûmâne, zararsız bir menfaattir. Mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer, Ben sevâb kazanayım, bu güzel mes’eleyi ben söyleyeyim arzunuz varsa, çendân onda bir günâh ve zarar yoktur. Fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
Dördüncü Düstûrunuz: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve fazîletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihâr etmektir. Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ıstılâhâtı var.
SAYFA 170
Ben sofî değilim. Fakat onların bu düstûru, bizim mesleğimizde fenâ fi'l-ihvân sûretinde güzel bir düstûrdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fânî olmaktır. Yani, kendi hissiyât-ı nefsâniyesini unutup, kardeşlerinin meziyât ve hissiyâtıyla fikren yaşamaktır.
Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîkî kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstâdlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllet tir. Hıllet ise, en yakın dost; ve en fedâkâr arkadaş; ve en güzel takdîr edici yoldaş; ve en civânmerd kardeş olmak iktizâ eder. Bu hılletin üssü’l-esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin en yüksek kulesinin başından sukūt eder. Gāyet derin bir çukura düşmek ihtimâli var. Ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimâli var. İnşâallâh Risâle-i Nûr yoluyla Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın dâire-i kudsiyesine girenler, dâimâ nûra, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukūt etmeyeceklerdir.
Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir sebeblerinden birisi râbıta-i mevttir.
Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevkeden, tûl-ü emel olduğu gibi; riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip, nefsin desîselerinden kurtulmaktır. Evet; ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ اِنَّكَ مَیِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَیِّتُونَ gibi âyetlerinden aldıkları ders ile, râbıta-i mevti sülûklerinde esas tutmuşlar. tûl-ü emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti, o râbıta ile izâle etmişler. Onlar, farazî ve hayâlî bir sûrette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne nefs-i emmâre, o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer.
Bu râbıtanın fevâidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ ev kemâ kāl; yani, Lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz diye, bu râbıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığından, belki hakîkat olduğu için, bu râbıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayâlî bir sûrette yapmaya mecbûr değiliz.
SAYFA 171
Hem meslek-i hakîkate uygun gelmiyor. Belki âkıbeti düşünmek sûretinde, müstakbeli zaman-ı hâzıra getirmek değil; belki hakîkat noktasında, zaman-ı hâzırdan istikbâle fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayâle, faraza lüzûm kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür. daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşâhede eder. ihlâs-ı etemme yol açar.
İkinci Sebebi: Îmân-ı tahkîkînin kuvvetiyle; ve ma‘rifet-i Sâni‘i netice veren masnûâttaki tefekkür-ü îmânîden gelen lemeât ile, bir nevi‘ huzûr kazanıp, Hâlik-ı Rahîm’in hazır ve nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzûrunda başkalarına bakmak ve başkalarından meded aramak, o huzûrun edebine muhâlif olduğunu düşünmekle, o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.
Her ne ise, bunda çok derecât-ı merâtib var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifâde edebilse, o kadar kârdır. Risâle-i Nûr’da riyâdan kurtaracak ve ihlâsı kazandıracak çok hakāik zikredildiğinden ona havâle edip, burada kısa kesiyoruz.
İhlâsı kıran ve riyâya sevkeden pek çok esbâbdan iki üçünü muhtasaran beyân edeceğiz:
Birincisi: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekābet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.
Evet, hakîkat ve âhiret için çalışanlara karşı, bu millet; bir hürmet, bir muâvenet fikrini dâimâ beslemiş. Ve bilfiil onların hakîkat-i ihlâslarına ve sâdıkāne olan hizmetlerine bir cihette iştirâk etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedârikiyle meşgul olup, vakitlerini zâyi‘ etmemeleri için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip, hürmet etmişler. Fakat bu muâvenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisân-ı hâl ile de istenilmez. Belki ummadığı bir hâlde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰیَاتٖی ثَمَنًا قَلٖیلًا âyetinin nehyine yanaşır. ameli kısmen yanar.
İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre hodgâmlık cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakîkî kardeşine; ve o husûsî hizmetteki arkadaşına karşı bir rekābet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir. Hizmet de kudsiyetini kaybeder. Ehl-i hakîkatin yanında sakîl bir vaz‘iyet alır. O maddî menfaati de kaybeder.
SAYFA 172
Her ne ise, bu hamur çok su götürür. kısa kesip, yalnız hakîkî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samîmî ittifâkı kuvvetleştirecek iki misâl söyleyeceğim.
Birincisi Ehl-i dünyâ, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyâset ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirâk-i emvâl düstûrunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû’-i isti‘mâlât ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet ve menfaat elde ediyorlar. Hâlbuki iştirâk-i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirâk ile mâhiyeti değişmez. Her birisi, umûmuna gerçi bir cihette ve nezârette mâlik hükmündedirler; fakat istifâde edemezler.
Her ne ise, Bu iştirâk-i emvâl düstûru a‘mâl-i uhreviyeye girse, zararsız, azîm menfaate medârdır. Çünkü, bütün emvâl, o iştirâk eden her bir ferdin eline tamâmen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü, nasıl ki dört beş adamdan iştirâk niyetiyle, biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Her biri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin her birisinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksânsız, parçalanmadan birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvetle tesânüd ve sırr-ı ittihâd ile teşrîkü’l-mesâî, o iştirâk-i a‘mâlden hâsıl olan umûm yekün ve umûm nûr, her birinin defter-i a‘mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakîkat mâbeyninde meşhûd ve vâki‘dir. ve vüs‘at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezâsıdır.
İşte ey kardeşlerim Sizleri inşâallâh menfaat-i maddiye rekābete sevketmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarîkatin aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevâb nerede? Mezkûr misâl hükmündeki iştirâk-i a‘mâl noktasında tezâhür eden sevâb ve nûr nerede?
İkinci Misâl: Ehl-i san‘at, netice-i san‘atı ziyâde kazanmak için, iştirâk-i san‘at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın netîcesi, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san‘atın meyvesi olmuş. Sonra teşrîkü’l-mesâî düstûruyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yakıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ Her birisi iğne yapmak san‘atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigāl ettiği hizmet basît olduğundan
SAYFA 173
vakit zâyi‘ olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gāyet sür‘atle işlerini görmüşler. Sonra, o teşrîkü’l-mesâî ve taksîmü’l-a‘mâl düstûruyla olan san‘atın semeresini taksîm etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel, üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl-i dünyânın san‘atkârları arasında, onları teşrîkü’l-mesâîye sevketmek için dillerinde destan olmuştur.
İşte ey kardeşlerim Mâdem umûr-u dünyeviyede, kesîf maddelerde böyle ittihâd ve ittifâkla elde edilen netîceler, böyle azîm yekünleri fâide verir. Acaba, uhrevî ve nûrânî; ve tecezzî ve inkısâma muhtâç olmayarak; ve fazl-ı İlâhî ile her birisinin aynasına umûmunun in‘ikâs etmesi ve her biri umûmun kazandığı misil sevâba mâlik olması, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyâs edebilirsiniz Bu azîm kâr, rekābetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz.
İhlâsı Kıran İkinci Mâni‘: Hubb-u câhtan gelen şöhretperestlik sâikasıyla, şân ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak; ve nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enâniyeti okşamak; ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı rûhî olduğu gibi, şirk-i hafî ta‘bîr edilen riyâkârlığa ve hodfurûşluğa kapı açar. ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz, hakîkat ve uhuvvet olduğu için; ve uhuvvetin sırrı ise, şahsiyetini kardeşler içinde fânî Hâşiyeedip, onların nefislerini kendi nefsine tercîh etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi‘ hubb-u câhtan gelen rekābet te’sîr etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfîdir. Mâdem kardeşlerin şerefi, umûmiyetle her ferde âit olabilir. o büyük şeref-i ma‘nevîyi şahsî, hodfurûşâne, rekābetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete fedâ etmek, Risâle-i Nûr şâkirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümîdindeyim.
Evet, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kalbi, aklı, rûhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazen de hissiyât-ı nefsâniye damarlara ilişir. Bir derece hükmünü kalbin, aklın rûhun rağmine olarak icrâ eder. Sizlerin kalb ve rûh ve aklınızı ithâm etmem. Risâle-i Nûr’un verdiği te’sîre binâen
SAYFA 174
i‘timâd ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim, bazen aldatıyorlar. Onun için, bazen şiddetli îkāz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor ihtiyâtlı davranınız
Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu. veya mahdûd makamlar bulunurdu. O makama, müteaddid isti‘dâdlar nâmzed olurdu. Gıbtakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe, peder olamaz. mürşid vaz‘iyeti takınamaz. Uhuvvetteki makamât geniştir, gıbtakârâne müzâhameye medâr olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muâvin ve zahîr olur. hizmetini tekmîl eder.
Pederâne ve mürşidâne mesleklerdeki gıbtakârâne hırs-ı sevâb ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı netîceler vücûda geldiğine delîl, ehl-i tarîkatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekābetin verdiği vahîm neticelerdir ki: onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid‘a rüzgârlarına karşı dayanamıyorlar.
Üçüncü Mâni‘: Korku ve tama‘dır. Bu mâni‘, diğer bir kısım mâni‘lerle beraber Hucumât-ı Sitte’de tamamıyla îzâh edildiğinden, ona havâle edip, Cenâb-ı Erhamü’r-Râhimîn'den bütün esmâ-yı hüsnâ’sını şefâatçi yapıp niyâz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmme muvaffak eylesin. Âmîn.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصٖینَ الْمُخْلِصٖینَ
اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 175
[Bir Kısım Kardeşlerime Husûsî Bir Mektûbdur]
Yazıda usanan; ve ibâdet ayları olan şuhûr-u selâsede sâir evrâdı, beş cihetle Hâşiye ibâdet sayılan Risâle-i Nûr yazısına tercîh eden kardeşlerime, iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.
Birincisi: یُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِ اَوْ كَمَا قَالَ; yani, Mahşerde ulemâ-yı hakîkatin sarfettikleri mürekkeb, şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir. o kıymette olur.
İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ اَوْ كَمَا قَالَ yani, Bid‘aların ve dalâletlerin istîlâsı zamanında, sünnet-i seniyeye ve hakîkat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.
Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşreb kardeşlerim Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle bir zamanda hakāik-i îmâniyeye ve esrâr-ı şerîata ve sünnet-i seniyeye hizmet eden mübârek hâlis kalemlerden akan siyah nûr ve âb-ı hayât hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fâide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.
Eğer deseniz: Hadîste âlim ta‘bîri var. biz bir kısmımız yalnız kâtibiz.
Elcevab: Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakîkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma‘nevîsi var. şübhesiz o şahs-ı ma‘nevî, bu zamanın mühim büyük bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı ma‘nevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen, bu fakîre bir üstâdlık ve tebeiyet noktasında bir âlim vaz‘iyetini verdiğinizden, bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır. hadîste gösterilen ecri alırsınız.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 176
[YİRMİİKİNCİ LEM‘A]
[İşârât-ı Selâse ]
On yedinci Lem‘a’nın On yedinci Notası’nın Üçüncü Mes’elesi iken, suâllerinin şiddet ve şumûlüne ve cevablarının kuvvet ve parlaklığına binâen, Otuz birinci Mektub’un Yirmi ikinci Lem‘ası olarak Lemeâta karıştı. Lem‘alar, bu lem‘aya yer vermelidirler.
Mahremdir. en hâs ve hâlis ve sâdık kardeşlerime mahsûstur.
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Isparta’nın âdil vâlisine; ve adliyesine; ve zâbıtasına, en mahrem ve en hâs ve hâlis kardeşlerime mahsûs olarak, yirmi iki sene evvel Isparta’nın Barla nâhiyesinde iken yazdığım, gāyet mahrem bu risâleciği, Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadârlığını gösterdiği için takdîm ediyorum. Eğer münâsib görülse, ya yeni veya eski harf ile daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki: yirmi beş, otuz senelik esrârımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar, gizli hiç bir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız, işte bu risâledir, bilsinler.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
وَمَنْ یَتَوَكَّلْ عَلَی اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهٖ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَیْءٍ قَدْرًا
Bu mes’ele üç işâret'tir.
Birinci İşâret: Şahsıma ve Risâle-i Nûr’a âit mühim bir suâl: Çoklar tarafından deniliyor ki: Sen, ehl-i dünyânın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Hâlbuki hiç bir hükûmetin kanunu, târikü’d-dünyâ ve münzevîlere karışmıyor?
Elcevab: Yeni Saîd’in bu suâle karşı cevâbı sükûttur. Yeni Saîd, Benim cevâbımı kader-i İlâhî versin diyor. Bununla beraber mecbûriyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Saîd’in kafası diyor ki: Bu suâle cevâb verecek, Isparta vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyâde bu suâlin
SAYFA 177
altındaki ma‘nâ ile alâkadârdırlar. Mâdem binler efrâdı bulunan bir hükûmet; ve yüz binler efrâdı bulunan bir millet, benim bedelime düşünmeye ve müdâfaaya mecbûrdur. Ben neden lüzûmsuz olarak müddeîlerle konuşup müdâfaa edeyim?
Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim. gittikçe daha ziyâde dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiç bir hâlim de mestûr kalmamış. En gizli, en mahrem risâlelerim dahi hükûmetin ve bazı meb‘ûsların ellerine geçmiş. Eğer ehl-i dünyâyı telâşa verecek ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışma hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsa idi, bu vilâyetteki ve kazâlardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettiği hâlde, ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrârımı beyân ettiğim hâlde, bu hükûmet bana karşı sükût edip ilişmedi. Eğer milletin ve vatanın saâdetine ve istikbâline zarar verecek bir kabâhatim varsa, dokuz seneden beri vâlisinden tut, tâ köy karakol kumandanına kadar, kendilerini mes’ûl eder. Onlar kendilerini mes’ûliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdâfaa etmeye mecbûrdurlar. Öyle ise, bu suâlin cevâbını onlara havâle ediyorum.
Ama şu vilâyetin milleti, umûmiyetle benden ziyâde beni müdâfaa etmek mecbûriyetleri şundandır ki, bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayât-ı ebediyesine ve kuvvet-i îmâniyesine ve saâdet-i hayâtiyesine bilfiil ve maddeten te’sîrini gösteren yüzer risâlelerle çalıştığımızdan; ve hiç bir dağdağa ve zarar, hiç bir kimseye, o risâleler yüzünden gelmediğinden; ve hiç bir garazkârâne tereşşuhât-ı siyâsiye ve dünyeviye görülmediğinden; ve lillâhilhamd şu Isparta vilâyeti, eski zamanın Şâm-ı Şerîf’inin mübârekiyetini; ve âlem-i İslâm’ın medrese-i umûmîyesi olan Mısır’ın Câmiü’l-Ezher’i mübârekiyeti nev‘inden, kuvvet-i îmâniye ve salâbet-i dîniye cihetinde bir mübârekiyet makamını, Risâle-i Nûr vâsıtasıyla kazanarak bu vilâyette, îmânın kuvveti, lâkaydlığa; ve ibâdetin iştiyâkı, sefâhete hâkim olmasını; ve umûm vilâyetlerin fevkınde bir meziyet-i dindârâneyi Risâle-i Nûr bu vilâyete kazandırdığından, elbette bu vilâyetteki umûm insanlar, hatta farazâ dinsizleri de olsa, beni ve Risâle-i Nûr’u müdâfaaya mecbûrdurlar.
Onların çok ehemmiyetli müdâfaa hakları içinde, benim gibi vazîfesini bitirmiş و للّٰە الحمد binlerce şâkird, benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz’î hakkım, beni müdâfaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle da‘vâ vekîli bulunan bir adam, kendi da‘vâsını kendisi müdâfaa etmez.
SAYFA 178
İkinci İşâret: Tenkîdkârâne bir suâle cevâbdır. Ehl-i dünyâ tarafından deniliyor ki: Sen neden bizden küstün. Bir def‘a olsun hiç mürâcaat etmedin sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ ediyorsun Bana zulmediyorsunuz diyorsun. Hâlbuki bizim bir prensibimiz var. bu asrın muktezâsı olarak husûsî düstûrlarımız var. Bunların tatbîkini, sen kendine kabûl etmiyorsun. Kanunu tatbîk eden, zâlim olmaz. kabûl etmeyen, isyan eder. Ezcümle, bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsâvât esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düstûru, bizim bir kānûn-u esâsîmiz hükmüne geçtiği hâlde, sen kâh hocalık, kâh şeyhlik, kâh zâhidlik sûretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celbedip, hükûmetin nüfûzu hâricinde bir kuvvet, bir makam-ı ictimâî elde etmeye çalıştığın, zâhir hâlin ve eski zamandaki mâcerâ-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor.
Bu hâl ise, şimdiki ta‘bîr ile burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avâmın intibâhıyla ve galebesiyle tezâhür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düstûrları, bizim daha ziyâde işimize yaradığı için, o sosyalizm düstûrlarını kabûl ettiğimiz hâlde, senin vaz‘iyetin bize ağır geliyor. prensiplerimize muhâlif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâ etmeye ve küsmeye hakkın yoktur.
Elcevab: Hayat-ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinâttaki kānûn-u fıtrata, açtığı çığır muvâfık gelmezse, hayırlı işlerde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrîb hesabına geçer. Mâdem kānûn-u fıtrata tatbîk-i harekete mecbûriyet var. elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmekle ve nev‘-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esâsiyeyi kaldırmakla, mutlak müsâvât kanunu tatbîk edilebilir.
Evet; ben de neseben ve hayatça avâm tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren müsâvât-ı hukuk mesleğini kabûl edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adâlet ile, burjuva denilen tabaka-i havâssın istibdâd ve tahakkümlerine karşı, eskiden beri muhâlefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adâlet-i tâmme lehindeyim. ve zulüm ve tagallüb ve tahakküm ve istibdâdın aleyhindeyim.
Fakat nev‘-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsûlât aldırır. ve bir sahîfeden çok kitapları yazdırır.
SAYFA 179
Bir şey ile çok vazîfeleri yaptırdığı gibi, beşer nev‘iyle de binler nev‘lerin vazîfelerini gördürüyor.
İşte bu sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nev‘ini, binler nev‘leri sünbül verecek; ve hayvanâtın sâir binler nev‘leri kadar tabakāt gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanât gibi, insan nev‘inin kuvâlarına, latîfelerine ve duygularına had konulmamış, serbest bırakılmış. ve hadsiz makamâtta gezecek isti‘dâd verdiğinden, bir nev‘ iken, binler nev‘ hükmüne geçtiği içindir ki, insan nev‘i, arzın halîfesi ve kâinâtın netîcesi ve zîhayatın sultânı hükmüne geçmiştir.
İşte nev‘-i insanın tenevvüünün en mühim mayası ve zenbereği, müsâbaka ile, hakîkî îmânlı fazîlettir. Fazîleti kaldırmak, mâhiyet-i beşeriyenin tebdîli ile, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, rûhun mahvolmasıyla olabilir. Evet; şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya lâyık iken, fakat o tokada müstehak olmayan gāyet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu:
Ne mümkün, zulüm ile, bîdâd ile, imhâ-yı hürriyet; çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:
Ne mümkün, zulüm ile, bîdâd ile, imhâ-yı hakîkat; çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten. Veyâhûd: Ne mümkün, zulüm ile, bîdâd ile, imhâ-yı fazîlet; çalış, vicdânı kaldır, muktedirsen âdemiyetten.
Evet, îmânlı fazîlet, medâr-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdâd da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek, fazîletsizliktir. Ve bilhassa, ehl-i fazîletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu‘la hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye karışmak sûretindedir ki, lillâhilhamd bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor.
Ben kendimde fazîlet var diye fahır sûretinde da‘vâ etmiyorum. Fakat ni‘met-i İlâhiyeyi tahdîs sûretinde, şükretmek niyetiyle diyorum ki: Cenâb-ı Hak fazl-ı keremiyle, ulûm-u îmâniye ve Kur’âniyeye çalışmak ve fehmetmek fazîletini ihsân etmiştir. Bu ihsân-ı İlâhîyi bütün hayâtımda, lillâhilhamd tevfîk-i İlâhî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine ve saâdetine sarfederek, hiç bir vakit vâsıta-i tahakküm ve tagallüb olmadığı gibi, ekser ehl-i gafletçe matlûb olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabûl-ü halk dahi, mühim bir sırra binâen benim menfûrumdur. onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayâtımı zâyi‘ ettiği için, onları kendim için muzır görüyorum. Fakat Risâle-i Nûr’u beğenmelerine bir emâre biliyorum. onları küstürmüyorum.