Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 232
[YİRMİALTINCI LEM‘A ]
İhtiyârlar Risâlesi
İhtiyârlar hakkında Yirmi altı Recâ ve ziyâ ve tesellîyi câmi‘dir.
İhtâr: Her bir recânın başında ma‘nevî derdimi gāyet elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın sebebi, Kur’ân-ı Hakîm’den gelen ilacın fevkalâde te’sîrini göstermek içindir. İhtiyârlara âit bu lem‘a, üç dört cihetle hüsn-ü ifâdeyi muhâfaza edemedi.
Birincisi: Sergüzeşt-i hayatıma âit olduğu için, o zamanlara hayâlen gidip o hâlette yazıldığından, ifade, intizâmını muhâfaza edemedi.
İkincisi: Sabah namazından sonra gāyet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem mecbûriyet tahtında sür‘atle yazıldığından, ifade de müşevveşiyet düştü.
Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından ve yanımda bulunan kâtibin de Risâle-i Nûr’a âit dört beş vazîfesi olmakla, tashîhâtına tam vakit bulamadığımızdan, intizâmsız kaldı.
Dördüncüsü: Te’lîfin akîbinde ikimiz de yorgun düştüğümüzden, ma‘nâyı dikkatle düşünemeyerek, gāyet sathî bir tashîh ile iktifâ edildiğinden, tarz-ı ifâde de elbette kusurlar bulunacak.
Âlîcenâb ihtiyârlar, ifadedeki kusurlarıma nazar-ı müsâmaha ile baksınlar. Ve rahmet-i İlâhiye boş olarak döndürmediği ellerini, mübârek ihtiyârlar dergâh-ı İlâhî’ye açtıkları vakit, bizi de duâlarına dâhil etsinler.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 233
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
كٓهٰیٰعٓصٓ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِیَّا اِذْ نَادٰی رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِیًّا قَالَ رَبِّ اِنٖی وَهَنَ الْعَظْمُ مِنٖی وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ شَیْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِیًّا
Şu lem‘a Yirmi altı Recâ dır.
Birinci Recâ: Ey sinni kemâle gelen muhterem ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler Ben de sizin gibi ihtiyârım. İhtiyârlık zamanımda ara sıra bulduğum recâları ve o recâlardaki teselli nûruna sizi de teşrîk etmek arzusuyla, başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyâlar ve rast geldiğim recâ kapıları, benim nâkıs ve müşevveş isti‘dâdıma göre görülmüş ve açılmış. İnşâallâh sizlerin sâfî ve hâlis isti‘dâdlarınız, gördüğüm ziyâyı parlattıracak. Bulduğum recâyı daha ziyâde kuvvetleştirecek. İşte gelecek o recâların ve ziyâların menba‘ı, ma‘deni ve çeşmesi îmândır.
İkinci Recâ: İhtiyârlığıma girdiğim zaman, bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden gāyet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyârlandım. Gündüz de ihtiyârlanmış. Sene de ihtiyârlanmış. Dünya da ihtiyârlanmış. Bu ihtiyârlıklar içinde dünyadan firâk ve sevdiklerimden iftirâk zamanı yakınlaştığından, ihtiyârlık beni ziyâde sarstı.
Birden rahmet-i İlâhiye öyle bir sûrette inkişâf etti ki, o rikkatli hüzün ve firâkı, kuvvetli bir recâ ve parlak bir teselli nûruna çevirdi. Evet, ey benim gibi ihtiyârlar Kur’ân-ı Hakîm’de yüz yerde اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ sıfatlarıyla kendini bize takdîm eden; ve dâimâ zemînin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdâdına rahmetini gönderen; ve gaybdan her sene baharı, hadsiz ni‘met ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtâç bizlere yetiştiren; ve zaaf ve aczin derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyâde gösteren bir Hâlik-ı Rahîm’imizin rahmeti, bu ihtiyârlığımızda en büyük bir recâ ve en kuvvetli bir ziyâdır. Bu rahmeti bulmak, îmânla o Rahmân’a intisâb etmek ve ferâizi kılmakla ona itâat etmek iledir.
Üçüncü Recâ: Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyârlık sabahıyla uyandığım vakit, kendime baktım. Vücûdum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyâzî-i Mısrî’nin, Günde bir taşı düştü yere, binâ-yı ömrümün;
SAYFA 234
can yatar gāfil, hânesi oldu harâb bî-haber dediği gibi, rûhumun hânesi olan cismimin de her bir gün bir taşı düşmekle yıpranıyor gördüm. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümidlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufârakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O ma‘nevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzî-i Mısrî gibi dedim: Dil bekāsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân Hâşiye bî-haber
O vakit, birden merhamet-i İlâhiyenin lisânı, misâli, timsâli, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşânımız Aleyhissalâtü Vesselâmın nûru ve şefâati ve beşere getirdiği hediye-i hidâyeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim derin yaraya güzel bir merhem ve tiryâk oldu. Karanlıklı ye’simi, nûrlu bir recâya çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyârlığını hisseden muhterem ihtiyârlar ve ihtiyâreler Biz gidiyoruz, aldanmakta fâide yok. Gözümüzü kapamakla, bizi burada durdurmazlar. sevkiyât var. Fakat gafletten ve kısmen ehl-i dalâletten gelen zulümât evhâmlarıyla bize karanlıklı ve firâklı görünen berzah memleketi, ahbâbların mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultânı ve onların rûhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbûbu; ve her günde اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, bütün ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahîfe-i hasenâtına ilâve edilen; ve şu kâinâttaki makāsıd-ı âliye-i İlâhiyenin medârı ve mevcûdâtın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakîkadaاُمَّتٖی اُمَّتٖی Hâşiye dediği gibi, mahşerde herkes نَفْسٖی نَفْسٖی dediği zaman, yineاُمَّتٖی اُمَّتٖیdiyerek en kudsî ve en yüksek bir fedâkârlıkla, yine şefâatiyle ümmetinin imdâdına koşan bir Zât’ın asm gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiyâ ve evliyâlar yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte o Zât’ın asm şefâati altına girip, nûrundan istifâde etmenin ve zulümât-ı berzahiyeden kurtulmanın çâresi, sünnet-i seniyeye ittibâ‘dır.
SAYFA 235
Dördüncü Recâ: Bir zaman ihtiyârlığa ayak bastığımdan, gafleti idâme ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyârlık ile hastalık, müttefikan bana hücûm ettiler. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalarım da yoktu. Baktım, gençlik sersemliğiyle zâyi‘ ettiğim sermâye-i ömrümün meyvelerini, bütün günâhlar, hatîâtlar gördüm. Niyâzî-i Mısrî gibi feryâd eyleyerek dedim: Bir ticâret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ yola geldim, göçmüş cümle kervan bî-haber Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenhâ garîb dîde giryân, sîne büryân, akıl hayrân bî-haber O vakit gurbette idim. Me’yûsâne bir hüzün ve nedâmetkârâne bir teessüf ve istimdâdkârâne bir hasret hissettim.
Birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân imdâda yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir recâ kapısını açtı ve öyle hakîkî teselli ziyâsını verdi ki, o vaz‘iyetimin yüz derece fevkındeki ye’si dahi izâle edebilirdi. ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyârlar ve ihtiyâreler Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir ve bir saray hükmünde halkeden bir Sâni‘-i Zülcelâl, mümkün müdür ki, o şehirde ve o saraydaki en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin? Mâdem bilerek bu sarayı yapmış. Ve irâde ve ihtiyâr ile tanzîm ve tezyîn etmiş. Elbette nasıl ki yapan bilir. öyle de bilen konuşur. Mâdem bu sarayı ve bu şehri bize güzel bir misâfirhâne ve ticaretgâh yapmış. Elbette bize karşı münâsebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri ve bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî kitabın en mükemmeli ve kırk vecihle mu‘cize; ve her dakîkada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen ve nûr serpen; ve her bir harfinde asgarî olarak on sevâb ve on hasene ve bazen on bin ve bazen leyle-i Kadir sırrıyla bir harfinde otuz bin hasene ve meyve-i cennet ve nûr-u berzah veren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır. Bu makamda ona rekābet edecek, kâinâtta hiç bir kitap yoktur. ve hiç bir kimse gösteremez. Mâdem bu elimizdeki Kur’ân, semâvât ve arzın Hâlik-ı Zülcelâl’inin rubûbiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır. Ve bir ma‘den-i rahmetidir. Ona yapış Her derde bir devâ, her zulme bir ziyâ, her ye’se bir recâ, içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı, îmândır ve teslîmdir. ve onu dinleyip kabûl etmek ve okumaktır.
SAYFA 236
Beşinci Recâ: Bir zaman ihtiyârlığımın mebdeinde bir inzivâ arzu ettim. İstanbul’un boğaz tarafındaki Yûşa‘ Tepesi’nde yalnız kalmakla rûhum bir istirâhat aradı. Bir gün o yüksek tepede iken, dâire-i ufka ve etrâfa baktım. Gāyet hazîn ve rikkatli bir levha-i zevâl ve firâkı, ihtiyârlığın ihtârıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayâtımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, her bir dalındaki her bir senenin içinde, sevdiklerimden ve alâkadârlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. O firâk ve iftirâktan gelen gāyet rikkatli bir ma‘nevî teessürât içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi, mufârakat eden dostları düşünerek âh u enîn edip, Vaslını yâd eyledikçe ağlarım tâ nefes var ise kuru cismimde, feryâd eylerim diyerek bir teselli, bir nûr, bir recâ kapısını aradım. Birden, âhirete îmân nûru imdâdıma yetişti. Hiç sönmez bir nûr, hiç kırılmaz bir recâ verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler Mâdem âhiret var. ve mâdem bâkîdir. ve mâdem dünyadan daha güzeldir. mâdem bizi yaratan zât hem Hakîm, hem Rahîm’dir. İhtiyârlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz. Bilakis ihtiyârlık, îmân ile ibâdet içinde sinn-i kemâle gelip, vazîfe-i hayattan terhîs ile âlem-i rahmete istirâhat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle, ondan memnûn olmalıyız.
Evet, nass-ı hadîs ile, nev‘-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyâ, icmâ‘ ve tevâtürle, kısmen şuhûda ve kısmen hakkalyakîne istinâden, müttefikan âhiretin vücûdundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinâtın Hâlikının kat‘î va‘dettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şuhûd ile ilmelyakîn sûretinde tasdîk eden yüz yirmi dört milyon evliyânın o âhiretin vücûduna şehâdetleriyle ve bu kâinâtın Sâni‘-i Hakîminin bütün esmâsı, bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle, bir âlem-i bekāyı bilbedâhe iktizâ ettiklerinden, yine âhiretin vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda, rû-yu zemînde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i كُنْ فَیَكُونْ ile ihyâ edip, بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْت e mazhar eden; ve haşir ve neşrin yüz binler numûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanât milletlerinden üç yüz bin nev‘leri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliyenin ve hesabsız ve israfsız bir hikmet-i ebediyenin; ve rızka muhtâç bütün zîruhları kemâl-i şefkat ile
SAYFA 237
gāyet hârika bir tarzda iâşe ettiren; ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ‘-ı zînet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiyenin ve bir inâyet-i dâimenin bilbedâhe âhiretin vücûdunu istilzâm etmeleriyle; ve şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinât’ın en sevdiği masnûu ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadâr olan insandaki şedîd ve sarsılmaz, dâimî olan aşk-ı bekānın ve şevk-i ebediyetin ve âmâl-i sermediyetin bilbedâhe işârâtı ve delâlâtıyla, bu âlem-i fânîden sonra bir âlem-i bekā ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat‘î bir sûrette isbat ederler ki, dünyanın vücûdu kadar bilbedâhe âhiretin vücûdunu kabûl etmeyi istilzâm ederler. Hâşiye
Mâdem Kur’ân-ı Hakîm’in bize verdiği en mühim ders, îmân-ı bil’âhirettir. Ve o îmân dahi bu derece kuvvetlidir. ve o îmânda öyle bir recâ ve bir teselli var ki, yüz bin ihtiyârlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen teselli mukābil gelebilir. Biz ihtiyârlar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كَمَالِ الْاٖیمَانِ deyip ihtiyârlığımıza sevinmeliyiz.
Altıncı Recâ: Bir zaman elîm bir esâretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda, Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nûr arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyârlık bana ihtâr etti. Altıncı Mektûb’da îzâh edildiği gibi, o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses
SAYFA 238
rikkatime, ihtiyârlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyârlık bana ihtâr etti ki: gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti. Dünya siyah kefenini giydi. Öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye; ve dünyanın gündüzü de berzah gecesine; ve hayâtın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi:
Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden de ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gecenin ve dağın garîbâne vaz‘iyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yaklaşıyorum ki, bütün dünyadan birden mufârakat zamanının yakınlaştığını ihtiyârlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içindeki ve bu hüzün hüzün içindeki vaz‘iyetten bir recâ ve bir nûr aradım. Birden îmân-ı billâh imdâdıma yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki, bulunduğum muzâaf vahşet bin def‘a daha tezâuf etse idi, yine o teselli kâfî gelirdi.
Evet, ey ihtiyârlar ve ihtiyâreler Mâdem Rahîm bir Hâlikımız var, bizim için gurbet olamaz. Mâdem o var, bizim için her şey var. Mâdem o var, melâikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil. Hâlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakk’ın ibâdıyla doludur. Zîşuûr ibâdından başka, onun nûruyla, onun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçerler. Lisân-ı hâlleriyle bizim ile konuşabilirler. Ve bizleri eğlendirirler.
Evet, bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitâb-ı âlemin harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden ve zîrûhların medâr-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olan cihâzâtı ve mat‘ûmâtı ve ni‘metleri adedince rahmetini gösteren delîller, şâhidler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlikımızın, Sâni‘imizin ve Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir şefâatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyârlıktır. Böyle bir dergâhta makbûl bir şefâatçi olan ihtiyârlıktan küsmek değil, belki ihtiyârlığı sevmek lâzımdır.
Yedinci Recâ: Bir zaman ihtiyârlığımın başlangıcında, Eski Saîd’in gülmeleri Yeni Saîd’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünyâ, beni Eski Saîd zannederek oraya istediler, gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyârlamış, yıpranmış, eskimiş kal‘asının başına çıktım. O kal‘a, bana tahaccür etmiş hâdisât-ı târîhiye sûretinde göründü. Senenin ihtiyârlık mevsimiyle benim ihtiyârlığım, kal‘anın ihtiyârlığı, beşerin ihtiyârlığı, şânlı Osmânlı
SAYFA 239
Devleti’nin ihtiyârlığı ve hilâfet saltanatının vefâtı ve dünyanın ihtiyârlığı, bana gāyet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kal‘ada, geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı. Ben de baktım. Birbiri içinde beni ihâta eden dört beş ihtiyârlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i rûhiye hissettiğimden, Hâşiyebir nûr, bir teselli, bir recâ aradım.
Sağa, yani mâzî olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken, bana mâzî, pederimin ve ecdadımın ve nev‘imin bir mezâr-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi.
Sol tarafım olan istikbâle dermân ararken baktım. Gördüm ki, benim ve emsâlimin ve nesl-i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü. Ünsiyet yerine dehşet ve vahşet verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip, hazır günüme baktım. O gafletli ve târihvârî nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.
Sonra bu cihetten dahi me’yûs olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek bir meyvesi var. O da benim cenazemdir. O ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim. O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki, o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde’-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette, ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da dermân değil, belki derdlerime derd kattı.
Sonra mecbûriyetle arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fânî olan dünya, hiçlik derelerinde, yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdlerime merhem ararken, zehir ilâve etti.
O cihetten dahi hayır göremediğimden ön tarafıma baktım. İleriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kāfileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
İşte bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı, bana nokta-i istinâd ve silâh-ı müdâfaa olacak, cüz’î bir cüz’-i ihtiyârîden başka elimde bir şey yok. O hadsiz a‘dâ ve hesabsız muzır şeylere karşı, tek bir silâh-ı insanî olan o cüz’-i ihtiyârî hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem îcâdsız olduğundan, kesbden başka bir şey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünlerimi sustursun ve ne de istikbâle hulûl edebilir, tâ ondan gelecek korkularımı men‘ etsin. Geçmiş ve geleceklere âit
SAYFA 240
emellerime ve elemlerime fâidesi olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yûsiyet içinde çırpındığım hengâmda; Birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın semâsında parlayan îmân nûrları imdâdıma yetişti. O altı ciheti, o kadar tenvîr edip ışıklandırdı ki, gördüğüm o vahşetler ve karanlıklar, yüz derece daha tezâuf etse idi, yine o nûr onlara karşı kâfî ve vâfî idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
Îmân, o vahşetli geçmiş zamanın mezâr-ı ekber sûretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma‘-ı ahbâb olduğunu biaynilyakîn, bihakkilyakîn gösterdi.
Hem îmân, bir kabr-i ekber sûretinde nazar-ı gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saâdet saraylarında bir ziyâfet-i Rahmâniye meclisi sûretinde biilmilyakîn gösterdi.
Hem îmân, nazar-ı gaflete bir tabut vaz‘iyetinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün, uhrevî bir ticaretgâh dükkânı ve şa‘şaalı bir misâfirhâne-i Rahmânî sûretinde bilmüşâhede gösterdi.
Hem îmân, nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesinin cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayâta mazhar ve ebedî bir saâdete nâmzed olan rûhumun, eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmilyakîn gösterdi.
Hem îmân, kemiklerimle mebde’-i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını, belki o toprak, rahmet kapısı ve cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı îmân ile gösterdi.
Hem îmân, nazar-ı gafletle arkamda, hiçlikte ve yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaz‘iyetini sırr-ı Kur’ân ile gösterdi ki, o zâhirî zulümâtta yuvarlanan dünya ise, vazîfesi bitmiş, ma‘nâsını ifade etmiş, netîcelerini kendine bedel vücûdda bırakmış bir kısım mektûbât-ı Samedâniye ve sahâif-i nukūş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mâhiyeti ne olduğunu biilmilyakîn bildirdi.
Hem îmân, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nûr-u Kur’ân ile gösterdi ki, o kabir, kuyu kapısı değil. Belki âlem-i nûrun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil, belki vücûda, nûristana ve saâdet-i ebediyeye giden yol olduğunu tam kanâat verecek bir derecede gösterdiğinden, derdlerime hem dermân, hem merhem oldu.
Hem îmân, elinde pek cüz’î kesb bulunan cüz’î bir cüz’-i ihtiyârî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-i mütenâhî bir kudrete istinâd etmek ve hadsiz bir rahmete intisâb etmek için o cüz’-i ihtiyârînin eline bir vesîka veriyor. Belki de îmân, o cüz’-i ihtiyârînin elinde bir vesîka oluyor. Hem o cüz’-i ihtiyârî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem âciz, hem kısa, hem noksândır. Fakat nasıl ki bir asker, cüz’î kuvvetini devlet hesabına isti‘mâl ettiği vakit,
SAYFA 241
binler derece kuvvetinden fazla işler görür. Öyle de sırr-ı îmân ile o cüz’î cüz’-i ihtiyârî, Cenâb-ı Hak nâmına ve onun yolunda isti‘mâl edilse, beş yüz sene genişliğinde bir cenneti dahi kazanabilir.
Hem îmân, geçmiş ve gelecek zamana nüfûz edemeyen o cüz’-i ihtiyârînin dizginini cismimin elinden alıp, kalbe ve rûha teslîm eder. Rûh ve kalbin dâire-i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler mâzîden, pek çok seneler müstakbelden dâire-i hayatına dâhil olduğundan, o cüz’-i ihtiyârî, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman-ı mâzînin en derin derelerine kuvvet-i îmân ile girebildiği için, o hüzünlerin zulmetlerini def‘ edebildiği gibi, nûr-u îmân ile istikbâlin en uzak dağlarına kadar çıkar. Korkuları izâle eder.
İşte ey benim gibi ihtiyârlık zahmetini çeken ihtiyârlar ve ihtiyâre hemşîreler Mâdem elhamdülillâh biz ehl-i îmânız. Ve mâdem îmânda bu kadar nûrlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var. Ve mâdem ihtiyârlığımız bizi, bu definenin içine daha ziyâde sevkediyor. Elbette îmânlı ihtiyârlıktan şekvâ etmek değil, belki binlerle teşekkür etmeliyiz.
Sekizinci Recâ: İhtiyârlığın alâmeti olan başımdaki saçlarıma beyazlık düşmeye başladığı bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyâde kalınlaştıran harb-i umûmî’nin dağdağaları ve esâretimin keşmekeşlikleri ve son İstanbul’a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şân ve şeref vaz‘iyeti, hatta halîfeden, şeyhülislâmdan, baş-kumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar haddimden çok ziyâde bir hüsn-ü teveccüh ve iltifât gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaz‘iyetin verdiği hâlet-i rûhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki, âdetâ dünyayı dâimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaz‘iyet-i acîbede görüyordum. İşte o zamanda, İstanbul’un Bâyezîd Câmi‘-i mübârekine, Ramazân-ı Şerîf’te ihlâslı hâfızları dinlemeye gittim.
Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, semâvî yüksek hitâbıyla beşerin fenâsını ve zîhayatın vefâtını gāyet kuvvetli bir sûrette haber veren كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ fermanını, hâfızların lisânıyla i‘lân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşti. Ve o pek kalın gaflet uykusunu ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmi‘den çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına ve dumanlı bir ateş
SAYFA 242
devam etti. Pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Aynada saçlarıma baktıkça, beyazlaşan saçlarım bana diyorlar: Dikkat et
İşte o beyaz saçlarımın ihtârıyla vaz‘iyet tavazzuh etti. Baktım ki, çok güvendiğim ve ezvâkına meftûn olduğum gençlik, Elvedâ‘ diyor. ve muhabbetiyle pek çok alâkadâr olduğum hayât-ı dünyeviye sönmeye başlıyor. ve pek çok alâkadâr olduğum ve âdetâ âşık olduğum dünya, bana Uğurlar olsun diyerek, misâfirhâneden gideceğimi ihtâr ediyor. Kendisi de, Allâh’a ısmarladık deyip, o da gitmeye hazırlanıyor. Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ âyetinin külliyetinde, Nev‘-i insan bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Ve küre-i arz dahi bir nefistir, bâkî bir sûrete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret sûretine girmek için o da ölecek ma‘nâsı, âyetin işaretinden kalbe açılıyordu.
İşte bu hâlette vaz‘iyetime baktım ki, medâr-ı ezvâk olan gençlik gidiyor. Menşe’-i ahzân olan ihtiyârlık yerine geliyor. O gāyet parlak ve nûrânî hayat gidiyor, zâhirî karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeye hazırlanıyor. Ve o çok sevimli ve dâimî zannedilen ve gāfillerin ma‘şûkası olan dünya, pek sür‘atle zevâle kavuşuyor gördüm. Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı ictimâînin ezvâkına baktım. Hiç bir fâidesi olmadı. Bütün onların teveccühü ve iltifâtları ve tesellileri, yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir. Orada söner. Ve şöhretperestlerin bir gāye-i hayâli olan şân ve şerefi, sevimli perdesi altında sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfurûşluk, muvakkat bir sersemlik sûretinde gördüm. Anladım ki, beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiç bir teselli veremez. Ve onlarda hiç bir nûr yok.
Yine tam uyanmak için, Kur’ân’ın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bâyezîd Câmii’ndeki hâfızları dinlemeye başladım.
O vakit, o semâvî dersten وَبَشِّرِالَّذٖینَ اٰمَنُوا ilâ-âhirihî; nev‘inden kudsî fermanlarla müjdeler işittim. Kur’ân’dan aldığım feyiz ile hâriçten teselli aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me’yûsiyet aldığım noktalar içinde tesellîyi ve recâyı ve nûru aradım. Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükürler olsun ki, ayn-ı derd içinde dermânı buldum. Ayn-ı zulmet içinde nûru buldum. Ayn-ı dehşet içinde tesellîyi buldum.
En evvel, herkesi korkutan ve en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım ve nûr-u Kur’ân’la gördüm ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah ve çirkindir. Fakat mü’min için asıl sîmâsı nûrânîdir,
SAYFA 243
güzeldir gördüm. Ve çok risâlelerde bu hakîkati kat‘î bir sûrette isbat etmişiz. Hususan Sekizinci Söz ve Yirminci Mektûb gibi çok risâlelerde îzâh ettiğimiz gibi, ölüm, i‘dâm değil, firâk değil, belki hayât-ı ebediyenin bir mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazîfe-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhîstir, bir tebdîl-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş olan kāfile-i ahbâba kavuşmaktır. Ve hâkezâ, bunlar gibi hakîkatlerle ölümün hakîkî güzel sîmâsını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihette müştâkāne mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarîkatçe mühim olan râbıta-i mevtin bir sırrını anladım.
Sonra herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine meftûn ve müştâk eden ve günâh ve gafletle geçen gençliğime baktım. O güzel süslü elbisesi ve çarşafı içinde gāyet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mâhiyetini bilmese idim, birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki öylelerden birisi ağlayarak demiş: لَیْتَ الشَّبَابَ یَعُودُ یَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَشٖیبُ yani, Keşke gençliğim bir gün dönse idi, ihtiyârlık benim başıma ne kadar hazîn hâller getirdiğini ona şekvâ edip söyleyecektim.
Evet, bu zât gibi gençliğin mâhiyetini bilmeyen ihtiyârlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve tahassürle ağlıyorlar. Hâlbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzûr ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü’minlerde olsa, ibâdete, hayrâta ve ticâret-i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesîle-i ticâret ve güzel ve şirin bir vâsıta-i hayrâttır. Ve o gençlik, vazîfe-i dîniyesini bilip sû’-i isti‘mâl etmeyenlere, kıymetdâr, zevkli bir ni‘met-i İlâhiyedir.
Eğer istikāmet, iffet ve takvâ beraber olmazsa, çok tehlikeleri var. Taşkınlıklarıyla, saâdet-i ebediyesini ve hayât-ı uhreviyesini zedeler; Belki hayat-ı dünyeviyesini de berbâd eder. Belki de bir iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyârlıkta çok seneler gam ve keder çeker.
Mâdem ekser insanlarda gençlik, böyle zararlı düşüyor. Biz ihtiyârlar Allâh’a şükretmeliyiz ki, gençliğin tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Her şey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibâdete ve hayrâta sarf edilmiş ise, o gençliğin meyveleri onun yerinde bâkî kalıp, hayat-ı ebediyede bâkî bir gençliğin kazanılmasına vesîle olur.
Sonra ekser nâsın âşık ve mübtelâ olduğu dünyaya baktım. Nûr-u Kur’ân ile gördüm ki, birbiri içinde üç
SAYFA 244
küllî dünya var. Birisi: Esmâ-yı İlâhiyeye bakar. Onların aynasıdır. İkinci Yüzü: Âhirete bakar. Onun mezraasıdır. Üçüncü Yüzü: Ehl-i dünyâya bakar, ehl-i gafletin mel‘abegâhıdır.
Hem herkesin bu dünyada, koca bir dünyası var. Âdetâ insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin bu husûsî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır. Kıyâmeti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaz‘iyetini bilmediklerinden, umûmî dünya gibi dâimî zannedip perestiş ederler.
Başkaların dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de husûsî bir dünyam var. Bu husûsî dünyamın, bu kısacık ömrüme ne fâidesi var, diye düşündüm. Nûr-u Kur’ân ile gördüm ki, hem benim için, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir ticaretgâh; ve her gün dolar boşalır bir misâfirhâne; ve gelen geçenlerin alışverişi için yol üstünde kurulmuş bir Pazar; ve Nakkāş-ı Ezelî’nin teceddüd eden, hikmetle yazar bozar bir defteri; ve her bahar, yaldızlı bir mektûbu ve her bir yaz, manzûm bir kasîdesi; ve o Sâni‘-i Zülcelâl’in cilve-i esmâsını tazelendiren ve gösteren aynaları; ve âhiretin fidanlık bir bahçesi; ve rahmet-i İlâhiyenin bir çiçekdanlığı; ve âlem-i bekāda gösterilecek olan levhaları yetiştirmeye mahsûs muvakkat bir tezgâhı mâhiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu sûrette yaratan Hâlik-ı Zülcelâl’e yüz binler şükrettim. Ve anladım ki, dünyanın âhirete ve esmâ-yı İlâhiyeye bakan güzel iç yüzlerine karşı nev‘-i insana muhabbet verilmişken, insan o muhabbeti sû’-i isti‘mâl ederek dünyanın fânî, çirkin, zararlı, gafletli yüzüne karşı sarfettiğinden, حُبُّ الدُّنْیَا رَأْسُ كُلِّ خَطٖٓیئَةٍ hadîs-i şerîfinin mazharı olmuşlar.
İşte, ey ihtiyârlar ve ihtiyâreler Ben Kur’ân-ı Hakîm’in nûruyla ve ihtiyârlığımın ihtârıyla ve îmân dahi gözümü açmasıyla bu hakîkati gördüm ve çok risâlelerde kat‘î burhânlarla isbat ettim. Kendime hakîkî bir teselli ve kuvvetli bir recâ ve parlak bir ziyâ gördüm. Ve ihtiyârlığıma memnûn oldum. Ve gençliğin gitmesinden mesrûr oldum. Sizler de ağlamayınız ve şükrediniz. Mâdem îmân var ve hakîkat böyledir. Ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalâlet ağlasın
Dokuzuncu Recâ: Birinci harb-i umûmî’de, esâretle, Rusya’nın şark-ı şimâlîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların, meşhûr Volga Nehri’nin kenarında küçük bir câmi‘leri
SAYFA 245
bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esîr zâbitlerin içinde sıkılıyordum. Yalnız kalmayı istedim. dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesinin kefâletiyle, beni o Volga Nehri’nin kenarındaki küçük câmiye aldılar.
Ben yalnız olarak câmi‘de yatıyordum. Bahar da yakın idi. O şimâl kıt‘asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârların firkatli esmeleri, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyâr bilmiyordum. fakat harb-i umûmîyi gören ihtiyârdır. Güyâ یَوْمًا یَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شٖیبًا sırrına mazhar olmuş, öyle günlerdir ki, çocukları ihtiyârlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken kendimi seksen yaşında bir vaz‘iyette buldum. O karanlıklı, uzun gece ve hazîn gurbet ve o hazîn vaz‘iyet içinde, hayattan ve vatandan bir me’yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümîdim kesildi.
O hâlette iken Kur’ân-ı Hakîm’den imdâd geldi. Dilim حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ dedi. Kalbim de ağlayarak dedi:, غَرٖیبَمْ, بٖی كَسَمْ, ضَعٖیفَمْ, نَاتُوَانَمْ, اَلْاَمَانْ گُویَمْ, عَفُوْ جُویَمْ, مَدَدْ خَواهَمْ, زِدَرْكَاهَتْ اِلٰهٖی; Rûhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp, o gurbette vefâtımı tahayyül ederek, Niyâzî-i Mısrî gibi dedim: Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp, şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost diye, dostları arıyordu.
Her ne ise; o hüzünlü, rikkatli, firkatli uzun gurbet gecesinde, dergâh-ı İlâhîde zaaf ve aczim, o kadar büyük bir şefâatçi ve vesîle oldular ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gāyet hilâf-ı me’mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfeden, tek başımla, Rusça bilmediğim hâlde firar ettim. Zaaf ve aczime binâen gelen inâyet-i İlâhiye ile hârika bir sûrette kurtuldum. Tâ Varşova’ya ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim. Bu sûrette kolaylıkla kurtulmak, pek hârika olmuştu. Rusça bilen en cesûr ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firârî seyâhati bitirdim.
Fakat o Volga Nehri kenarındaki câmi‘deki mezkûr gecenin vaz‘iyeti, bana bu kararı verdirmişti ki, Bakiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı ictimâiyelerine karıştığım, artık yeter Mâdem sonunda