LEM'ALAR

23

[BEŞİNCİ LEM‘A]

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyetinin Hâşiyegāyet mühim bir hakîkatini on beş mertebe ile beyân edecek bir risâle olacaktı. Fakat hakîkat ve ilimden ziyâde, zikir ve fikir ile münâsebetdâr olduğundan, şimdilik te’hîr edildi. Çendân On birinci Lem‘a olan Mirkātü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Marazü’l-Bid‘a nâmındaki gāyet mühim bir risâle, Beşinci Lem‘a nâmıyla bidâyeten yazılmıştı. Fakat o risâle, on bir nükte-i mühimmeye inkısâm ettiğinden, On birinci Lem‘a’ya girdi. Beşinci Lem‘a açıkta kaldı. yazılmadı.

[ALTINCI LEM‘A]

لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِیِّ الْعَظٖیمِ: cümlesinin ifade ettiği çok âyâtın mühim hakîkatini, yine on beş yirmi mertebe-i fikriye ile beyân edecek bir risâle olacaktı. Bu Lem‘a da, Beşinci Lem‘a gibi, nefsimde hissettiğim ve harekât-ı rûhiyemde zikir ve fikirle müşâhede ettiğim mertebeler olduğundan, ilim ve hakîkatten ziyâde, zevk ve hâle medâr olmak cihetiyle, hakîkat lem‘aları içinde değil, belki âhirlerinde yazılması münâsib görüldü. Fakat sonra da yazılmadı.

[YEDİNCİ LEM‘A]

Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin yedi nevi‘ ahbâr-ı gaybiyesine dâirdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْیَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِنٖینَ مُحَلِّقٖینَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرٖینَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖیبًا هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰی وَدٖینِ الْحَقِّ لِیُظْهِرَهُ عَلَی الدّٖینِ كُلِّهٖ وَكَفٰی بِاللّٰهِ شَهٖیدًا مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰی عَلٰی سُوقِهٖ یُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِیَغٖیظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظٖیمًا

24

Sûre-i Feth’in bu üç âyetinin çok vücûh-u i‘câzı vardır. Kur’ân-ı Mu‘-cizü’l-Beyân’ın on vücûh-u külliye-i i‘câziyesinden ihbâr-ı bilgayb vechi, şu üç âyette yedi-sekiz vecihle görünüyor

Birincisi: لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْیَا ilâ-âhirihî Feth-i Mekke’yi vukūundan evvel kat‘iyetle haber veriyor. İki sene sonra haber verdiği tarzda vukū‘ bulmuştur.

İkincisi: فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖیبًا ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendân zâhirî İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece gālib görünmüş olduğu hâlde, ma‘nen Sulh-u Hudeybiye, ma‘nevî büyük bir fetih hükmünde olacak. Ve sâir fütûhâta da anahtar olacak diye ihbâr ediyor.

Filhakîka, Sulh-u Hudeybiye ile, çendân maddî kılıç, gılâfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’ân-ı Hakîm’in bârika-âsâ elmas kılıcı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musâlaha münâsebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler. Mehâsin-i İslâmiyet ve envâr-ı Kur’âniye, inâd ve taassubât-ı kavmiye perdelerini yırtarak hükmünü icrâ etti. Meselâ, bir dâhiye-i harb olan Hâlid bin Velîd ve bir dâhiye-i siyâset olan Amr’u-bni’l-Âs gibi, mağlûbiyeti kabûl etmeyen zâtlar, Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur’ânî onları mağlûb edip, Medîne-i Münevvere’ye kemâl-i inkıyâd ile gelip İslâmiyet’e gerdendâde-i teslîm olduktan sonra Hazret-i Hâlid, bir Seyfullâh şekline girdi ve fütûhât-ı İslâmiye’nin bir kılıcı oldu.

Mühim Bir Suâl?: Fahrü’l-Âlemîn ve Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sahâbelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûbiyetlerinin hikmeti nedir?

Elcevab: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahâbede bulunan ekâbir-i Sahâbeye istikbâlde mukābil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şânlı şerefli olan istikbâlleri nokta-i nazarında bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlâhiye, hasenât-ı istikbâliyelerinin bir mükâfât-ı muaccelesi olarak mâzîde onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek hazırdaki Sahâbeler, müstakbeldeki Sahâbelere karşı mağlûb olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahâbeler, berk-ı süyûf korkusuyla değil, belki bârika-i hakîkat şevkiyle İslâmiyet’e girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.

Üçüncüsü: لَا تَخَافُونَ kaydıyla ihbâr ediyor ki: Sizler emniyet-i mutlaka içinde Ka‘be’yi tavâf edeceksiniz. Hâlbuki, Cezîretü’l-Arab’da bedevî akvâmın çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabîlesinin kısm-ı a‘zamı düşman iken Yakın bir zamanda hiç havf edilmeden Ka‘be’yi tavâf edeceksiniz diye ihbârıyla, Cezîretü’l-Arab’ı itâat altına almaya; ve bütün Kureyş’in İslâmiyet içine girmesine; ve emniyet-i tâmme vaz‘ edilmesine, delâlet ve ihbâr eder. Aynen haber verdiği gibi vukū‘a gelmiştir.

25

Dördüncüsü: هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰی وَدٖینِ الْحَقِّ لِیُظْهِرَهُ عَلَی الدّٖینِ كُلِّهٖ kemâl-i kat‘iyetle ihbâr ediyor ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği dîn, umûm dinlere galebe çalacak Hâlbuki o zaman yüz milyon tebeası bulunan Nasârâ ve Yahûdî ve Mecûsî dinleri, Roma, Çin ve Îrân hükûmeti gibi, yüzer milyon tebeaları bulunan cihângîr devletlerin edyân-ı resmiyeleri iken, kendi küçük kabîlesine karşı tam galebe edememiş bir vaz‘iyette olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği dîni, umûm dinlere gālib ve umûm devletlere muzaffer olacağını ihbâr ediyor. Hem gāyet vuzûh ve kat‘iyetle ihbâr ediyor. İstikbâl, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhît-i Şarkî’den Bahr-i Muhît-i Garbî’ye kadar İslâm kılıcının uzamasıyla tasdîk etmiştir.

Beşincisi: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ تَرٰیهمْ رُكَّعًا سُجَّدًا ilâ-âhirihî; Şu âyetin başı, Sahâbelerin, enbiyâdan sonra nev‘-i beşer içinde en mümtâz olduklarına sebeb olan secâyâ-yı âliye ve mezâyâ-yı gāliyelerini haber vermekle, ma‘nâ-yı sarîhiyle, tabakāt-ı Sahâbenin istikbâlde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtâz ve hâs sıfatlarını ifade etmekle beraber; ma‘nâ-yı işârîsiyle, ehl-i tahkîkçe vefât-ı Nebevî’den sonra makamına geçecek Hulefâ-yı Râşidîn’e hilâfet tertîbiyle işâret edip, her birisinin en meşhûr medâr-ı imtiyâzları olan sıfât-ı hâssalarını haber veriyor.

وَالَّذٖینَ مَعَهُ ile; maiyet-i mahsûsa ve sohbet-i hâssa ile ve en evvel vefât ederek yine maiyetine girmekle meşhûr ve mümtâz olan Hazret-i Sıddîk Radıyallâhü Anh’ı gösterdiği gibi; اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ ile; istikbâlde küre-i arzın devletlerini fütûhâtıyla titretecek; ve adâletiyle zâlimlere sâika gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer Radıyallâhü Anh’ı gösterir.

Ve رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ ile; istikbâlde en mühim bir fitnenin vukū‘u hazırlanırken, kemâl-i merhamet ve şefkatinden İslâmlar içinde kan dökülmemek için ruhunu fedâ edip teslîm-i nefis ederek Kur’ân okurken mazlumen şehîd edilmesini tercîh eden Hazret-i Osmân Radıyallâhü Anh’ı da haber verdiği gibi; تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا ile; saltanat ve hilâfete kemâl-i liyâkatle ve kahramanlıkla girdiği hâlde, kemâl-i zühdü ve ibâdeti ve fakr ve iktisâdı ihtiyâr eden ve rükû‘ ve sücûdda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret-i Alî Radıyallâhü Anh’ın istikbâldeki vaz‘iyetini; ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ûl olmadığını; ve niyeti ve matlûbu, fazl-ı İlâhî olduğunu haber veriyor.

Altıncısı: ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ fıkrası, iki cihetle ihbâr-ı gaybîdir.

Birincisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü

26

Vesselâm gibi ümmî bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsâf-ı Sahâbeyi haber veriyor. Evet, On dokuzuncu Mektûb’da beyân edildiği gibi, âhirzamanda gelecek peygamber’in asm Sahâbeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var:. Kudsîlerin bayrakları beraberindedir. Yani, onun Sahâbeleri, ehl-i tâat ve ibâdet ve ehl-i salâhat ve velâyettirler. Bu vasıflarını kudsîler, yani mukaddesler ta‘bîriyle ifade etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisânlara tercüme edilmesi vâsıtasıyla, o kadar tahrîfât olduğu hâlde, yine Tevrat, Sûre-i Feth’in مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdîk ediyor.

İkinci cihet ihbâr-ı gaybî budur ki: Şu مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ fıkrasıyla ihbâr ediyor ki: Sahâbeler ve Tâbiînler, ibâdette öyle bir dereceye gelecekler ki, ruhlarındaki nûrâniyet, yüzlerinde parlayacak ve cebhelerinde kesret-i sücûddan hâsıl olan bir hâtem-i velâyet nev‘inde, alınlarında nûrânî sikkeler görünecek. Evet istikbâl bunu vuzûh ile ve kat‘iyet ile parlak bir sûrette isbat etmiştir. Evet, o kadar acîb fitneler ve dağdağa-i siyâset içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rek‘at namaz kılan; ve Tâûs-u Yemenî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını edâ eden çok, hem pek çok zâtlar, مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ sırrını göstermişler.

Yedincisi: وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰی عَلٰی سُوقِهٖ یُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِیَغٖیظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ fıkrası, iki cihetle ihbâr-ı gaybîdir.

Birincisi: Nebiyy-i Ümmî’ye asm nisbeten gayb hükmünde olan İncil’in, Sahâbeler hakkındaki ihbârını ihbârdır. Evet İncil’de, âhirzamanda gelecek peygamber’in asm vasfında مَعَهُ قَضٖیبٌ مِنْ حَدٖیدٍ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ gibi âyetler var. Yani: Îsâ Aleyhisselâm gibi kılıçsız değil, belki sâhibü’s-seyf peygamber gelecek, cihada me’mûr olacak ve onun Sahâbeleri dahi, kılıçlı ve cihada me’mûr olacaklardır. O kadîb-i hadîd sâhibi, reîs-i âlem olacak. Çünkü İncil’in bir yerinde der: Ben gidiyorum, tâ âlemin reîsi gelsin

Demek oluyor ki: İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki, Sahâbeler, çendân mebde’de az ve zayıf görünecekler. Fakat çekirdekler gibi neşv ü nemâ bularak yükselip, kalınlaşıp, kuvvetleşerek, küffâr onları boğacakları vakitte, onlar küffârın gayzlarını kendilerine yutkundurup, kılıçlarıyla nev‘-i beşeri kendilerine musahhar edip, reîsleri olan Peygamber-i Âlîşân’ın âleme reîs olduğunu isbat edecekler. Aynen şu Sûre-i Feth’in âyetinin meâlini ifade ediyor.

İkinci Vecih: Şu fıkra ihbâr ediyor ki, Sahâbeler, çendân azlığından ve za‘fiyetlerinden Sulh-u Hudeybiye’yi kabûl etmişler.

27

Fakat, elbette ve herhalde o Sahâbeler az bir zaman sonra öyle bir sür‘atle inkişâf ve ihtişâm ve kuvvet kesb edecekler ki, rû-yu zemîn tarlasında dest-i kudretle ekilen; nev‘-i beşerin o zamandaki gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sünbüllerine nisbeten, gāyet yüksek ve kuvvetli ve meyvedâr ve bereketli bir sûrette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri, gıbtadan ve hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar. Evet, istikbâl bu ihbâr-ı gaybîyi çok parlak bir sûrette göstermiştir.

Şu ihbârda hafî bir îmâ daha var ki, Sahâbeyi tavsîfât-ı mühimme ile senâ ederken, makamca en büyük bir mükâfâtın va‘di lâzım geldiği hâlde, مَغْفِرَةً kelimesiyle işâret ediyor ki, istikbâlde Sahâbeler içinde fitneler vâsıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret, kusurun vukūuna delâlet eder. Ve o zamanda Sahâbeler nazarında en mühim matlûb ve en yüksek ihsân, mağfiret olacak ve en büyük mükâfât ise, af ile mücâzât etmemektir. مَغْفِرَةً kelimesi, nasıl latîf bir îmâyı gösteriyor. Öyle de, bu مَغْفِرَةً kelimesi sûrenin başındaki لِیَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ cümlesi ile münâsebetdârdır. Sûrenin başı, hakîkî günâhlardan mağfiret değil; Çünkü ismet var, günâh yok. Belki makam-ı nübüvvete lâyık bir ma‘nâ ile mağfirettir. ve âhirinde Sahâbelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmâya bir letâfet daha katar.

İşte âhir-i Feth’in mezkûr üç âyeti, on vücûh-u i‘câzından yalnız ihbâr-ı gaybî vechinin çok vücûhundan yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz’-i ihtiyârî ve kadere dâir olan Yirmi altıncı Söz’ün âhirinde, şu âhirki âyetin hurûfâtının vaz‘iyetindeki mühim bir lem‘a-i i‘câza işâret edilmiştir. ve bu âhirki âyet, cümleleriyle Sahâbeye baktığı gibi, kayıdlarıyla dahi yine Sahâbenin ahvâline bakıyor. Ve elfâzıyla Sahâbenin evsâfını ifade ettikleri gibi, hurûfâtıyla ve o âyâttaki hurûfâtın tekerrür adediyle, yine Ashâb-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffe, Rıdvan gibi, tabakāt-ı meşhûre-i Sahâbede bulunan zâtlara işâret ediyor. Ve ilm-i cifrin bir nev‘i ve bir anahtarı olan tevâfuk cihetiyle ve ebced hesabıyla daha çok esrârı ifade ediyor.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

28

Bir Tetimme: Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin ma‘nâ-yı işârîsi ile verdiği ihbâr-ı gaybî münâsebetiyle, gelecek âyette aynı haber aynı ma‘nâ-yı işârî ile verdiği münâsebetle, bir nebze ondan bahsedilecek. وَلَهَدَیْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقٖیمًا وَمَنْ یُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖینَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا Bu âyetin beyânında, binler nüktelerinden iki nükteye işâret edeceğiz.

Birinci Nükte: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mefâhîmiyle ve ma‘nâ-yı sarîhiyle ifâde-i hakāik ettiği gibi, üslûblarıyla ve hey’âtıyla da çok maânî-i işâriyeyi ifade ediyor. Her bir âyetin çok tabaka-i ma‘nâları var. Kur’ân, ilm-i muhîtten geldiği için, bütün ma‘nâları murad olabilir. İnsanın cüz’î fikri ile ve şahsî irâdesiyle olan kelâmları gibi bir iki ma‘nâya inhisâr etmez. İşte bu sırra binâen, âyât-ı Kur’âniyenin ehl-i tefsîr tarafından hadsiz hakāiki beyân edilmiş. Müfessirînin beyân etmediği daha çok hakāiki var. Ve bilhassa hurûfâtında ma‘nâ-yı sarîhinden başka, işârâtında çok ulûm-u mühimme vardır.

İkinci Nükte: İşte şu âyet-i kerîme; مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا ta‘bîriyle, sırât-ı müstakîm ehli ve hakîkî niam-ı İlâhiyeye mazhar nev‘-i beşerdeki tâife-i enbiyâ ve kafile-i sıddîkîn ve cemâat-i şühedâ ve asnâf-ı sâlihîn ve envâ‘-ı Tâbiînin bulunduklarını ifade etmekle beraber, âlem-i İslâmiyet’te bu beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarâhaten gösterdikten sonra, bu beş kısmın imamlarını ve başta rüesâlarını sıfât-ı meşhûreleriyle zikretmekle onlara delâlet edip ifade ettiği gibi, ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câz ile o tâifelerin istikbâldeki reislerinin vaz‘iyetlerini bir vecihle ta‘yîn ediyor.

Evet, مِنَ النَّبِیّٖنَ nasıl ki sarâhatle Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bakıyor; وَالصِّدّٖیقٖینَ fıkrasıyla Ebû Bekri’s-Sıddîk’a ra bakıyor. Hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve Sıddîk ismi ümmetçe ona ünvân-ı mahsûs ve sıddîkînlerin başında görüneceğine işâret ettiği gibi; وَالشُّهَدَٓاءِ kelimesiyle Hazret-i Ömer’i, Hazret-i Osmân’ı, Hazret-i Alî’yi Rıdvânullâhi Aleyhim Ecmaîn’i beraber ifade ediyor. Hem üçü, Sıddîk’tan ra sonra nübüvvetin hilâfetine mazhar olacaklarını; ve üçü de şehîd olacaklarını, fazîlet-i şehâdetleri de sâir fezâillerine ilâve edileceğini işâret ediyor ve gaybî bir sûrette ifade ediyor.

وَالصَّالِحٖینَ kelimesiyle Ashâb-ı Suffe, Bedir, Rıdvan gibi mümtâz zevâta işâret ederek; وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا cümlesiyle, ma‘nâ-yı sarîhiyle onlara ittibâa teşvîk

29

ve Tâbiînlerdeki tebeiyeti çok müşerref ve güzel göstermekle, ma‘nâ-yı işârîsiyle Hulefâ-yı Erbaa’nın beşincisi olarak اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدٖی ثَلَاثُونَ سَنَةً hadîs-i şerîfinin hükmünü tasdîk ettiren müddet-i hilâfetinin azlığıyla beraber, kıymetini azîm göstermek için ma‘nâ-yı işârîsiyle Hazret-i Hasan Radıyallâhü Anh’ı gösterir.

Elhâsıl: Sûre-i Feth’in âhirki âyeti, Hulefâ-yı Erbaa’ya baktığı gibi, bu âyet dahi te’yîden, ihbâr-ı gayb nev‘inden onların istikbâldeki vaz‘iyetlerine kısmen işâret sûretiyle bakar. İşte Kur’ân’ın envâ‘-ı i‘câzından olan ihbâr-ı gayb nev‘inin lemeât-ı i‘câziyesi, âyât-ı Kur’âniyede o kadar çoktur ki, hasra gelmez. Ehl-i zâhirin kırk elli âyete hasrı, nazar-ı zâhirî iledir. Hakîkatte ise binden fazladır. Bazen bir âyette beş vecihle ihbâr-ı gaybî bulunur.

Bu Tetimmeye İkinci Îzâh: HâşiyeBu âhir-i Feth’in işâret-i gaybiyesini te’yîd eden; hem Fâtiha-i Şerîfe’de sırât-ı müstakîm ehlinin صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ âyetindeki murad, kimler olduğunu beyân eden; hem ebedü’l-âbâdın pek uzun yolunda en nûrânî, ünsiyetli, kesretli, câzibedâr bir kafile-i rufekāyı gösteren; ve ehl-i îmânı ve ashâb-ı şuûru şiddetle o kāfileye tebeiyet noktasında iltihâka ve refâkata mu‘cizâne sevk eden şu âyet; فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖینَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا; âhir-i Feth’in âhirki âyeti gibi ilm-i belâgatte Meârîzü’l-kelâm ve Müstetbeâtü’t-terâkîb ta‘bîr edilen, ma‘nâ-yı maksûddan başka işârî ve remzî ma‘nâlarla Hulefâ-yı Erbaa’ya ve beşinci halîfe olan Hazret-i Hasan Radıyallâhü Anh’a işâret ediyor. Gaybî umûrdan birkaç cihette haber veriyor. Şöyle ki:

Nasıl ki şu âyet, ma‘nâ-yı sarîhiyle, nev‘-i beşerde niam-ı İlâhiyeye mazhar olan ve ehl-i sırât-ı müstakîm olan kafile-i enbiyâ ve tâife-i sıddîkîn ve cemâat-i şühedâ ve envâ‘-ı sâlihîn ve sınıf-ı Tâbiîn ve muhsinîn olduğunu ifade ettiği gibi; âlem-i İslâmiyet’te dahi o tâifelerin en ekmeli ve en efdali bulunduğunu; ve Nebiyy-i Âhirzaman’ın sırr-ı verâset-i nübüvvetinden teselsül eden tâife-i verese-i enbiyâyı; ve Sıddîk-ı Ekber’in ra ma‘den-i sıddîkıyetinden teselsül eden kāfile-i sıddîkîni; ve Hulefâ-yı Selâse’nin şehâdet mertebesiyle merbût bulunan kāfile-i şühedâyı; وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ sırrıyla bağlanan cemâat-i sâlihîni ve اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖی یُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ sırrını imtisâl eden ve Sahâbelerin ve Hulefâ-yı Râşidîn’in

30

refâkatinde giden asnâf-ı Tâbiîni ihbâr-ı gayb nev‘inden gösterdiği gibi; وَالصِّدّٖیقٖینَ kelimesiyle ma‘nâ-yı işârî cihetinde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra makamına geçecek ve halîfesi olacak ve ümmetçe Sıddîk ünvânıyla şöhret bulacak ve sıddîkîn kāfilesinin reîsi olacak Hazret-i Ebû Bekri’s-Sıddîk Radıyallâhü Anh’ı ihbâr ediyor.

وَالشُّهَدَٓاءِ kelimesiyle de Hulefâ-yı Râşidîn’den üçünün şehâdetini haber veriyor ve Hazret-i Sıddîk’tan ra sonra üç şehîd, halîfe olacaklar. Çünkü شُهَدَٓاءِ cem‘dir. Cem‘in ekalli üçtür. Demek Hazret-i Ömer, Hazret-i Osmân, Hazret-i Alî Radıyallâhü Anhüm Hazret-i Sıddîk’tan ra sonra riyâset-i İslâmiyete geçecekler, hem şehîd olacaklar. Aynı haber-i gaybî vukū‘ bulmuştur.

Hem وَالصَّالِحٖینَ kaydıyla, Ehl-i Suffe gibi tâât ve ibâdâtta Tevrat’ın senâsına mazhar olmuş ehl-i salâhat ve takvâ ve ibâdet, istikbâlde kesretle bulunacağını ihbâr etmekle beraber; وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا cümlesiyle Sahâbeye ilim ve amelde refâkat ve tebeiyet eden Tâbiînlerin tebeiyetini tahsîn etmekle, ebed yolunda o dört kāfilenin refâkatlerini hasen ve güzel göstermekle beraber; Hazret-i Hasan’ın ra birkaç ay gibi kısacık müddet-i hilâfeti, çendân az idi. Fakat اِنَّ ابْنٖی حَسَنٌ هٰذَا سَیِّدٌ سَیُصْلِحُ اللّٰهُ بِهٖ بَیْنَ فِئَتَیْنِ عَظٖیمَتَیْنِ hadîsindeki mu‘cizâne ihbâr-ı gaybî-i Nebevîyi tasdîk eden; ve iki büyük ordunun ve iki cemâat-i İslâmiyenin musâlahasını te’mîn eden ve nizâı ortadan kaldıran Hazret-i Hasan Radıyallâhü Anh’ın kısacık müddet-i hilâfetini ehemmiyetli gösterip, Hulefâ-yı Erbaa’ya bir beşinci halîfe göstermek için, ihbâr-ı gaybî nev‘inden ma‘nâ-yı işârîsi ile, وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا kelimesi’nde, beşinci halîfenin ismine ilm-i belâgatte Müstetbeâtü’t-terâkîb ta‘bîr edilen bir sır ile işâret ediyor.

İşte mezkûr işârî ihbârlar gibi, daha çok sırları var. Sadedimize gelmediği için şimdilik kapı açılmadı. Kur’ân-ı Hakîm’in çok âyâtı var ki, her bir âyet, çok vecihlerle ihbâr-ı gaybî nev‘indendir. Bu nevi‘ ihbârât-ı gaybiye-i Kur’âniye binlerdir.

Hâtime: Kur’ân-ı Hakîm’in tevâfuk cihetinden tezâhür eden i‘câzî nüktelerinden bir nüktesi şudur ki: Kur’ân-ı Hakîm’de İsmullâh ve Rahmân ve Rahîm ve Rab ve ism-i Celâl yerinde olan Hüve nin mecmûu, dört bin küsûrdur.

31

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ hesâb-ı ebcedin ikinci nev‘i ki, hurûf-u hecâ tertîbiyledir, o da dört bin küsûr eder. Büyük adedlerde küçük kesirler tevâfuku bozmadığından, küçük kesirlerden kat‘-ı nazar edildi. Hem الٓمٓ tazammun ettiği iki vâv-ı âtıfla beraber, iki yüz seksen küsûr eder. Aynen Sûretü’l-Bakara’nın iki yüz seksen küsûr ism-i Celâl’ine, hem iki yüz seksen küsûr âyâtın adedine tevâfuk etmekle beraber, ebcedin hecâî tarzındaki ikinci hesabla, yine dört bin küsûr eder. O da yukarıda zikri geçen beş esmâ-yı meşhûrenin adedine tevâfuk etmekle beraber; بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in kesirlerinden kat‘-ı nazar adedine tevâfuk ediyor.

Demek bu sırr-ı tevâfuka binâen الٓمٓ hem müsemmâsını tazammun eden isimdir, hem el-Bakara’ya isim, hem Kur’ân’a isim, hem ikisine muhtasar bir fihrist, hem ikisinin enmûzeci ve hulâsası, hem çekirdeği, hem بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in mücmelidir. Ebcedin meşhûr bir hesabıyla بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ ism-i Rab adedine müsâvî olmakla beraber, اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deki müşedded ر, iki ر sayılsa, o vakit dokuz yüz doksan olup, pek çok esrâr-ı mühimmeye medâr olmakla beraber; on dokuz harfiyle on dokuz bin âlemin miftâhıdır.

Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’da lafza-i Celâlin tevâfukāt-ı latîfesindendir ki, sahîfenin âhirki satırının yukarı kısmında seksen lafza-i Celâl birbirine tevâfukla baktığı gibi, aşağı kısmında da aynen seksen lafza-i Celâl birbirine tevâfukla bakar. Tam âhirki satırın ortasında elli beş lafza-i Celâl, birbiri üstüne düşüp ittihâd ederek, güyâ elli beş lafza-i Celâlden terekküb etmiş bir tek lafza-i Celâldir. Âhirki satırın başında yalnız bazı üç harfli kısa bir kelime fâsıla ile, yirmi beş tam tevâfuk, tam ortadaki elli beşin tam tevâfukuna zammedilse, seksen tevâfuk olup, o satırın nısf-ı evvelindeki seksen tevâfuka ve nısf-ı âhirdeki yine seksen tevâfuka tevâfuk ediyor. Acaba böyle latîf, zarîf, muntazam ve mevzûn, i‘câzlı bu tevâfukāt, nüktesiz, hikmetsiz olur mu? Hâşâ, olamaz. Belki o tevâfukun ucu ile mühim bir defîne açılabilir.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

32

[SEKİZİNCİ LEM‘A]

فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ ve فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyetlerinin bir nükte-i gaybiyesini Gavs-ı A‘zam Seyyid Abdülkādir Geylânî’nin bir kerâmet-i gaybiyesiyle tefsîr eden; ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip hizmet-i Kur’âniyede çalışanları teşvîk eden hakîkatli bir risâledir. Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’na yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

[DOKUZUNCU LEM‘A]

(Bu Lem‘ayı herkes okumasın. Vahdetü’l-vücûd’un ince kusûrlarını herkes göremez, muhtaç da değillerdir.)

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, muhlis, hâlis kardeşim

Kardeşimiz Abdülmecîd’e ayrı mektûb yazmadığımın sebebi, size yazdığım mektûbları kâfî gördüğümdendir ki, Abdülmecîd, Hulûsî’den sonra kıymetdâr bir kardeşim, bir talebemdir. Her sabah ve akşam Hulûsî ile beraber, bazen daha evvel duâmda ismiyle hazır oluyor. Size yazdığım mektûblardan, evvelâ Sabrî, sonra Hakkı Efendi istifâde ediyorlar. Onlara da ayrı mektûb yazmıyorum. Cenâb-ı Hak seni onlara mübârek büyük bir kardeş yapmış. Sen benim yerime Abdülmecîd ile muhâbere et, merâk etmesin, Hulûsî’den sonra onu düşünüyorum. Fakat talebeliğini hakkıyla îfâ etmiyor. Onun için, bizzât onun ile muhâbere etmiyorum.

Birinci suâliniz: Cedlerinizden birisinin imzasının اَلسَّیِّدْ مُحَمَّدْ olduğuna dâir mahrem bir suâliniz var.

Kardeşim, buna ilmî ve tahkîkî ve keşfî cevâb vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: Hulûsî, ne şimdiki Türklere benzer ve ne de Kürdlere benzer. Bunda başka bir hâsiyet görüyorum. Arkadaşlarım da beni tasdîk ediyorlardı. دَادِ حَقْ رَا قَابِلِیَّتْ شَرْطْ نٖیسْتْ sırrıyla, Hulûsî’de bir asâlet tezâhürü var. Bir dâd-ı Haktır.

33

Hem sen kat‘iyen bil ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki âlî var. Biri, nesebî âlîdir. Biri de şahs-ı ma‘nevî-i nûrânîsinin risâlet noktasında âlî var. Bu ikinci âlde sen kat‘iyen dâhil olmaklığınla beraber, birinci âlde dahi delîlsiz bir kanâatim var ki, ceddinin imzası sebebsiz değildir.

Azîz kardeşim, senin ikinci suâlin hulâsası:, Muhyiddîn-i Arabî demiş: Rûhun mahlûkıyeti, inkişâfından ibârettir. O suâl ile, benim gibi zayıf bir bîçâreyi, Muhyiddîn-i Arab gibi müdhiş bir hârika-i hakîkate ve bir dâhiye-i ilm-i esrâra karşı mübârezeye mecbûr ediyorsun. Fakat mâdem nusûs-u Kur’âna istinâden bahse girişeceğim; ben sinek dahi olsam, o kartaldan daha yüksek uçabilirim. Belki Muhyiddîn aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakîkat değildir. Yirmi dokuzuncu Söz’de, rûh bahsinde, medâr-ı suâliniz olan o hakîkat îzâh edilmiştir.

Evet, rûh, mâhiyeti i‘tibâriyle bir kānûn-u emrîdir. Fakat vücûd-u hâricî giydirilmiş bir nâmûs-u zîhayattır ve vücûd-u hâricî sâhibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddîn, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü’l-vücûd meşrebince, eşyânın vücûdunu hayâl görüyor. O zât, hârika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla; ve mühim bir meşreb sâhibi ve müstakil bir meslek ihtiyâr ettiğinden, bilmecbûriye, zayıf te’vîlâtıyla, tekellüflü bir sûrette, bazı âyâtı meşrebine ve meşhûdâtına tatbîk ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor. Sâir risâlelerde cadde-i müstakîme-i Kur’âniye ve minhâc-ı kavîm-i Ehl-i Sünnet beyân edilmiştir. O zât-ı kudsînin kendine mahsûs bir makamı var, hem makbûlîndendir. Fakat mîzânsız keşfiyâtında hududları çiğnemiş ve cumhûr-u muhakkikîne çok mes’elelerde muhâlefet etmiş.

İşte bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hârika bir kutub ve bir ferîd-i devrân olduğu hâlde, kendine mahsûs tarîkati gāyet kısacık, Sadreddîn-i Konevî’ye münhasır kalıyor gibidir. ve âsârından da istikametkârâne istifâde nâdir oluyor. Hatta çok muhakkikîn-i asfiyâ, o kıymetdâr âsârını mütâlaa etmeye revâc göstermiyorlar, hatta bazıları men‘ ediyorlar.

Hazret-i Muhyiddîn’in meşrebiyle ehl-i tahkîkin meşrebinin mâbeynindeki esaslı farkı ve onların me’hazlerini göstermek, çok uzun tedkîkāta ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtâçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin; ve me’haz o kadar yüksek ve geniştir ki: Hazret-i Muhyiddîn, hatâsından muâheze edilmemiş, makbûl olarak kalmış.

34

Yoksa, eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark ve o me’haz görünse idi, onun için gāyet büyük bir sukūt ve ağır bir hatâ olurdu. Mâdem fark o kadar derindir, bir temsîl ile o farkı ve o me’hazleri ve Hazret-i Muhyiddîn’in o mes’elede yanlışını göstermeye çalışacağız. Şöyle ki:

Meselâ: bir aynada güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı, hem mevsûfudur. Yani güneş bir cihette onun içinde bulunur; bir cihette aynayı zînetlendirip, aynanın parlak bir boyası ve bir sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misâlini sâbit bir sûrette kâğıda alıyor. Şu hâlde, aynada görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mâhiyeti, hem aynayı süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakîkî güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesinin başka bir vücûda girmesidir. Ayna içinde görünen güneşin vücûdu ise, hâriçteki görünen güneşin ayn-ı vücûdu değil ise de, ona irtibâtı ve ona işâret ettiği için, onun ayn-ı vücûdu zannedilmiş.

İşte bu temsîle binâen, Aynada hakîkî güneşten başka bir şey yoktur denilmek; aynayı zarf ve içindeki güneşin vücûd-u hâricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Yoksa, Aynanın sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikāl eden resmi cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; Güneşten başka içinde bir şey yoktur demek yanlıştır. Çünkü, aynanın parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücûdu var. Çendân o vücûdlar, güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. İnsanın zihni ve hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:

İnsanın âyîne-i fikrindeki ma‘lûmâtın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir ve bir vecihle ma‘lûmdur. Eğer zihni, o ma‘lûma zarf yapsak, o vakit o ma‘lûm, mevcûd-u zihnî bir ma‘lûm olur; vücûdu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsûf yapsak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur. bir vücûd-u hâricîsi vardır. O ma‘lûmun vücûdu ve cevheri dahi olsa, bunun gibi arazî bir vücûd-u hâricîsi olur.

İşte bu iki temsîle göre, kâinât bir aynadır. Her bir mevcûdun mâhiyeti de bir aynadır. Kudret-i ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye ma‘rûzdurlar. Her bir mevcûd, bir cihetle Şems-i Ezelî’nin bir isminin bir nevi‘ aynası olup, bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhyiddîn’in meşrebinde olanlar, yalnız aynalık ve zarfiyet cihetinde; ve aynadaki vücûd-u misâlîyi nefiy noktasında; ve akis,

35

ayn-ı mün‘akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demekle, yanlış etmişler. حَقَٓائِقُ الْاَشْیَٓاءِ ثَابِتَةٌ kāide-i esâsiyesini inkâr etmek derecesine düşmüşler.

Ama ehl-i hakîkat ise, verâset-i nübüvvetin sırrıyla ve Kur’ân’ın kat‘î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyîne-i mevcûdâtta kudret ve irâde-i İlâhiye ile vücûd bulan nakışlar, onun eserleridir. هَمَە اَزْ اُوسْتْ tur, هَمَە اُوسْتْ değil. Eşyânın bir vücûdu vardır ve o vücûd bir derece sâbittir. Çendân o vücûd, Vücûd-u Vâcib’e nisbeten, vehmî ve hayâlî hükmünde, zayıftır. fakat Kadîr-i Ezelî’nin îcâdıyla ve irâdesiyle ve kudretiyle vardır.

Nasıl ki temsîlde, ayna içindeki güneşin hakîkî vücûd-u hâricîsinden başka, bir vücûd-u misâlîsi var. Ve aynayı zînetli boyalayan münbasit aksinin dahi, arazî ve ayrı bir vücûd-u hâricîsi var. Ve aynanın arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikāş eden sûret-i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücûd-u hâricîsi vardır. hem bir derece sâbit bir vücûddur.

Öyle de, kâinât aynasında ve mâhiyât-ı eşyâ aynalarında esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin irâde ve ihtiyâr ve kudretiyle hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukūş-u masnûâtın, Vücûd-u Vâcib’den ayrı, hâdis bir vücûdu vardır. O vücûda kudret-i ezeliye ile sebât verilmiş. Fakat eğer irtibât kesilse, bütün eşyâ birden fenâya gider. Bekā-yı vücûd için her an, her şey, Hâlikının ibkāsına muhtâçtır. Çendân حَقَٓائِقُ الْاَشْیَٓاءِ ثَابِتَةٌ dür. fakat onun isbat ve tesbîtiyle sâbittir.

İşte Hazret-i Muhyiddîn, Rûh mahlûk değil; âlem-i emirden ve sıfât-ı irâdeden gelmiş bir hakîkattir demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi, mezkûr tahkîkāta binâen iltibâs etmiş, aldanmış, zayıf vücûdları görmemiş. Esmâ-yı İlâhiyeden Hallâk, Rezzâk gibi çok isimlerin mazharları, vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Mâdem o esmâ hakîkatlidirler. Elbette mazharlarının da hakîkat-i hâriciyeleri vardır.

Üçüncü Suâliniz: İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz?

Elcevab: Biz kendi arzu ve tedbîrimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkınde, bize, daha hayırlı bir ihtiyâr işimize hâkimdir. İlm-i cifir, merâklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazîfe-i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta, kaç def‘adır esrâr-ı Kur’âniyeye karşı, o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyâk ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu.

36

Bunda iki hikmet buldum:

Birisi: لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ yasağına karşı hilâf-ı edebde bulunmak ihtimâli var.

İkincisi: Hakāik-i esâsiye-i îmâniye ve Kur’âniyeyi, berâhîn-i kat‘iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkınde bir meziyeti ve kıymeti vardır. Bu vazîfe-i kudsiyede, kat‘î huccetler ve muhkem delîller sû’-i isti‘mâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbût olmayan ulûm-u hafiyede sû’-i isti‘mâl girip şarlatanların istifâde etmeleri ihtimâli var. Zâten hakîkatlerin hizmetine ne vakit ihtiyâç görülse, ihtiyaca göre bir nebze ihsân ediliyor.

İşte ilm-i cifrin anahtarları içinde en kolayı ve belki en sâfîsi ve belki en güzeli, ism-i Bedî‘den gelen ve Kur’ân’da lafza-i Celâl’de cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı zînetlendiren tevâfukun envâ‘larıdır. Kerâmet-i Gavsiye’nin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiştir. Ezcümle, tevâfuk birkaç cihette bir şeyi gösterse, delâlet derecesinde bir işârettir. Bazen bir tek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. Her ne ise; şimdilik bu kadar yeter. Ciddî ihtiyâç olsa size bildirilecektir.

Dördüncü Suâliniz: Yani sizin değil, Ömer Efendi’nin suâli ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın pederi varmış Hâşiyediye, dîvânecesine bir te’vîl ile bir âyetten kendine güyâ şâhid gösteriyor.

O bîçâre adam, bir zaman hurûf-u mukattaa ile bir hat îcâdına çalışıyordu. Hem pek harâretli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam, zındıkların tavrından hissetmiş ki, zındıklar hurûfât-ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam güyâ O sele karşı bir hizmet edeceğim diye, çok beyhûde çalışmış. Şimdi bu mes’elede ve hem ikinci mes’ele beyninde, yine

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç