Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 10
aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Her birinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazîfesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Âdetâ insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-yı İlâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi tecellî ediyor. Ve insanda o esmânın umûmiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat, âfiyet ve lezâiz gibi nâfi‘ emirler, nasıl şükrü dedirtir ve o makineyi çok cihetlerle vazîfelerine sevkeder ve insan da bir şükür fabrikası gibi olur;
Öyle de, musîbetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sâir müheyyic ve muharrik ârızalarla o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyîc eder. Mâhiyet-i insaniyede münderic olan acz ve za‘f ve fakr ma‘denini işlettirir. Bir lisân ile değil, belki her bir a‘zânın lisânıyla bir ilticâ, bir istimdâd vaz‘iyetini verir. Güyâ insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur. Sahîfe-i hayatında veyâhûd levh-i misâlîde mukadderât-ı hayatını yazar. esmâ-yı İlâhiyeye bir i‘lânnâme yapar ve bir kasîde-i manzûme-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazîfe-i fıtratını îfâ eder.
[ÜÇÜNCÜ LEM‘A]
Bu lem‘aya bir derece his ve zevk karışmıştır. His ve zevkin coşkunlukları ise, aklın düstûrlarını ve fikrin mîzânlarını çok dinlemediklerinden ve mürâât etmediklerinden, bu Üçüncü Lem‘a mantık mîzânlarıyla tartılmamalı.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
〚 كُلُّ شَیْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَیْهِ تُرْجَعُونَ〛
Âyetinin meâlini ifade eden (یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی ٭ یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی) kelâmının iki cümlesi, mühim iki hakîkati ifade ediyorlar. Ondandır ki, Nakşîlerin rüesâsından bir kısmı, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsûsa yapıp, muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Mâdem o azîm âyetin meâlini, bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu iki cümlenin ifade ettiği iki hakîkat-i mühimmenin (birkaç nüktesini) beyân edeceğiz.
SAYFA 11
[Birinci Nükte: Birinci def‘a (یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی) bir ameliyât-ı cerrâhiye hükmünde olup, kalbi mâsivâdan tecrîd ediyor, kesiyor. Şöyle ki: İnsan, mâhiyet-i câmiiyeti i‘tibâriyle, mevcûdâtın hemen ekserîsiyle alâkadârdır. Hem insanın mâhiyet-i câmiasında hadsiz bir isti‘dâd-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan, umûm mevcûdâta karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hâne gibi seviyor. Ebedî cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Hâlbuki, muhabbet ettiği mahlûkāt durmuyorlar, gidiyorlar. Firâktan insan dâimâ azâb çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir ma‘nevî azâba medâr oluyor.
O azâbı çekmekte kabahat ve kusur ona âittir. Çünkü, insanın kalbindeki hadsiz isti‘dâd-ı muhabbet, hadsiz bir cemâl-i bâkîye mâlik bir zâta tevcîh edilmek için verilmiştir. O insan sû’-i isti‘mâl ederek, o muhabbeti fânî mevcûdâta sarfettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezâsını firâkın azâbıyla çekiyor.
İşte bu kusurdan teberrî edip, o fânî mahbûbâttan kat‘-ı alâka etmek; ve o mahbûblar onu terk etmeden evvel, o onları terketmek cihetiyle, Mahbûb-u Bâkî’ye hasr-ı muhabbeti ifade eden (یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی) olan birinci cümlesi: "Bâkî-i Hakîkî yalnız sensin. Mâsivâ fânîdir. Fânî olan, elbette bâkî bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medâr olamaz!" ma‘nâsını ifade ediyor. "Mâdem o hadsiz mahbûbât fânîdirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel, ben onları (یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی) demekle bırakıyorum. Yalnız sen Bâkîsin ve senin ibkān ile mevcûdât bekā bulabildiğini bilip i‘tikād ederim. Öyle ise, senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller" demektir.
İşte bu hâlette kalb, hadsiz mahbûbâtından vazgeçiyor. Hüsün ve cemâlleri üstünde fânîlik damgasını görür. alâka-i kalbini keser. Mahbûbları adedince ma‘nevî cerîhalar olur. İkinci cümle olan (یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی) o hadsiz cerîhalara hem merhem, hem tiryâk olur. Yani: "یا باقی! Mâdem sen Bâkîsin, yeter. sen her şeye bedelsin. Mâdem sen varsın, her şey var."
Evet, mevcûdâtta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsân ve kemâl, umûmiyetle Bâkî-i Hakîkî’nin hüsün ve ihsân ve kemâlâtının işârâtı ve çok perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridirler; belki cilve-i esmâ-yı hüsnâsının gölgelerinin gölgeleridirler.
[İkinci Nükte: İnsanın fıtratında bekāya karşı gāyet şedîd bir aşk var. Hatta her bir sevdiği şeyde kuvve-i vâhime
SAYFA 12
cihetiyle bir nevi‘ bekā tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine feryâd eder. Bütün firâklardan gelen feryâdlar, aşk-ı bekādan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer tevehhüm-ü bekā olmazsa, muhabbet edemez. Hatta denilebilir ki, Âlem-i bekānın ve ebedî cennetin bir sebeb-i vücûdu, şu mâhiyet-i insaniyedeki o şedîd aşk-ı bekādan çıkan gāyet kuvvetli arzu-yu bekā; ve bekā için fıtrî ve umûmî duâdır ki, Bâkî-i Zülcelâl, o şedîd sarsılmaz fıtrî arzuyu ve o te’sîrli kuvvetli umûmî duâyı kabûl etmiştir ki, fânî insanlar için bâkî bir âlemi halketmiş.
Hem hiç mümkün müdür ki, Fâtır-ı Kerîm, Hâlik-ı Rahîm, küçük midenin cüz’î arzusunu ve muvakkat bir hayat için lisân-ı hâl ile ettiği duâsını, hadsiz envâ‘-ı mat‘ûmât-ı lezîzenin îcâdıyla kabûl etsin de, umûm nev‘-i beşerin pek büyük bir ihtiyâc-ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu; ve küllî ve dâimî ve haklı ve hakîkatli, kāllî ve hâllî, bekāya dâir gāyet kuvvetli duâsını kabûl etmesin? Hâşâ Yüz bin def‘a hâşâ Kabûl etmemesi mümkün değildir. Hem hikmet ve adâletine ve rahmet ve kudretine hiç bir cihetle yakışmaz.
Mâdem insan bekāya âşıktır. Elbette bütün kemâlâtı ve lezzetleri, bekāya tâbi‘dir. Ve mâdem bekā, Bâkî-i Zülcelâl’e mahsûstur. ve mâdem Bâkî’nin esmâsı bâkiyedir. Ve mâdem Bâkî’nin aynaları, Bâkî’nin rengini ve hükmünü alır ve bir nevi‘ bekāya mazhar olur. Elbette insana en lâzım iş ve en mühim vazîfe, o Bâkî’ye karşı alâka peydâ etmektir ve esmâsına yapışmaktır. Çünkü Bâkî yoluna sarf olunan her şey, bir nevi‘ bekāya mazhar olur.
İşte onun için ikinci یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی cümlesi, bu hakîkati ifade ediyor. İnsanın hadsiz ma‘nevî yaralarını tedâvi etmekle beraber, fıtratındaki gāyet şiddetli arzu-yu bekāyı onunla tatmîn ediyor.
Üçüncü Nükte: Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyâdaki te’sîrâtı gāyet muhteliftir. Mevcûdât ise, mütedâhil dâireler gibi birbiri içinde iken, zevâl noktasında hükümleri ayrı ayrı oluyor.
Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dâiresiyle, dakikayı ve saati ve günleri sayan dâireleri zâhiren birbirine benzer. fakat sür‘atte birbirine muhâliftirler. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, rûh dâireleri öyle mütefâvittirler. Meselâ, cismin bekāsı, hayatı ve vücûdu, bulunduğu bir gün, belki bir sâat olduğu hâlde; ve mâzî ve müstakbeli ma‘dûm ve meyyit bulunduğu hâlde; kalbin, hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar dâire-i vücûdu
SAYFA 13
ve hayatı geniştir. Rûhun, hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir dâire-i azîme, dâire-i hayatına ve vücûduna dâhildir.
İşte bu isti‘dâda binâen, hayat-ı kalbî ve rûhîye medâr olan ma‘rifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye ve ubûdiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fânî ömür, bâkî bir ömrü tazammun eder. Ve ebedî ve bâkî bir ömrü intâc eder ve bâkî ve lâyemût bir ömür hükmüne geçer.
Evet; Bâkî-i Hakîkî’nin muhabbeti ve ma‘rifeti ve rızâsı yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki onun yolunda bir saniye, lâyemûttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi, bir saniye hükmüne geçer.
Meşhûr böyle bir söz var ki: (سِنَةُ الْفِرَاقِ سَنَةٌ ٭ وَسَنَةُ الْوِصَالِ سِنَةٌ) yani; "Firâkın bir saniyesi bir sene kadar uzundur ve visâlin bir senesi bir saniye kadar kısadır." Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki: Visâl, yani Bâkî-i Zülcelâl’in rızâsı dâiresinde لوجە اللّٰە bir saniye visâl, değil yalnız böyle bir sene, belki dâimî bir pencere-i visâldir. Gaflet ve dalâlet firâkı içinde, değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhûr şu söz var: (اَرْضُ الْفَلَاتِ مَعَ الْاَعْدَٓاءِ فِنْجَانٌ سَمُّ الْخِیَاطِ مَعَ الْاَحْبَابِ مَیْدَانٌ) sözü, hükmümüzü te’yîd ediyor.
Meşhûr evvelki sözün sahîh bir ma‘nâsı budur ki: Fânî mevcûdâtın visâli mâdem fânîdir, ne kadar uzun da olsa, yine kısa hükmündedir. Senesi, bir saniye gibi geçer; hasretli bir hayâl ve esefli bir rüya olur. Bekāyı isteyen kalb-i insanî bir sene visâlde, yalnız bir saniyecikte, ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firâkın ise, saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü firâkın meydanı geniştir. Bekāyı isteyen bir kalbe firâk, çendân bir saniye de olsa, seneler kadar tahrîbât yapar. Çünkü hadsiz firâkları ihtâr eder. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mâzî ve müstakbel, firâkla doludur.
Şu mes’ele münâsebetiyle deriz: Ey insanlar! Fânî, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâkî, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Mâdem istemek, insaniyetin iktizâsıdır. Bâkî-i Hakîkî’nin yoluna sarf ediniz! Çünkü, Bâkî’ye müteveccih olan şey, bekānın cilvesine mazhar olur.
Mâdem her insan gāyet şiddetli bir sûrette uzun bir ömür ister, bekāya âşıktır ve mâdem bu fânî ömrü, bâkî ömre tebdîl eden bir çâre var ve ma‘nen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukūt etmemiş bir insan, o çâreyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye
SAYFA 14
çalışacak ve tevfîk-i hareket edecek.
İşte o çâre budur: Allâh için işleyiniz, Allâh için görüşünüz, Allâh için çalışınız! (لِلّٰهِ لِوَجْهِ اللّٰهِ لِاَجْلِ اللّٰهِ) rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakîkaları, seneler hükmüne geçer. Bu hakîkate işâret eden Leyle-i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsûr seneden ibâret olan bin ay hükmünde olduğunu nass-ı Kur’ân gösteriyor.
Hem bu hakîkate işâret eden ehl-i velâyet ve hakîkat beyninde bir düstûr-u muhakkak olan bast-ı zaman sırrıyla, çok seneler hükmünde olan birkaç dakîkalık zaman-ı mi‘râç, bu hakîkatin vücûdunu isbat eder ve bilfiil vukūunu gösterir. Mi‘râcın birkaç sâat müddetinin binler seneler hükmünde vüs‘ati ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü o, mi‘râç yoluyla bekā âlemine girdi. Bekā âleminin birkaç dakîkası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.
Hem şu hakîkate binâ edilen, beyne’l-evliyâ kesretle vukū‘ bulmuş olan bast-ı zaman [Hâşiye]hâdiseleridir. Bazı evliyâ bir dakîkada, bir günlük işi görmüş. Bazıları bir saatte, bir senelik vazîfesini yapmış. Bazıları bir dakîkada, bir hatme-i Kur’âniyeyi okumuş olduklarını rivâyet edip ihbâr ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevâtürle bast-ı zaman hakîkatini aynen müşâhede etmişler ki, aslâ medâr-ı şübhe olamaz.
Şu bast-ı zamanın herkesçe musaddak olan bir nev‘i, rüyada görünüyor. Bazen bir dakîkada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvâli, konuştuğu sözleri, aldığı lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için, yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.
[Elhâsıl: İnsan çendân fânîdir. Fakat bekā için halk edilmiştir. Ve Bâkî bir zâtın aynası olarak yaratılmıştır. ve bâkî meyveleri verecek işleri görmekle tavzîf edilmiştir. ve Bâkî bir zâtın, bâkî esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medâr olacak bir sûret kendisine verilmiştir. Öyle ise, böyle bir insanın hakîkî vazîfesi ve saâdeti, bütün cihâzâtıyla ve bütün isti‘dâdâtıyla, o Bâkî-i Sermedî’nin dâire-i marziyâtında esmâsına yapışıp, ebed yolunda
SAYFA 15
o Bâkî’ye müteveccih olup gitmektir. Lisânı یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی dediği gibi; kalbi, rûhu, aklı ve bütün letâifi de هُوَ الْبَاقٖی, هُوَ الْاَزَلِیُّ الْاَبَدُ, هُوَ السَّرْمَدِیُّ, هُوَ الدَّٓائِمُ, هُوَ الْمَطْلُوبُ, هُوَ الْمَحْبُوبُ, هُوَ الْمَقْصُودُ, هُوَ الْمَعْبُودُ demeli.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
[DÖRDÜNCÜ LEM‘A]
Minhâcü’s-Sünne
Minhâcü’s-Sünne, bu lem‘aya lâyık görülmüştür.
Mes’ele-i imâmet, bir mes’ele-i fer‘iye olduğu hâlde, ziyâde ehemmiyet verildiğinden bir mes’ele-i îmâniye sırasına girip, ilm-i kelâmda ve usûlü’d-dînde medâr-ı nazar olduğu cihetle, Kur’ân’a ve îmâna âit hizmet-i esâsiyemize münâsebeti bulunduğundan cüz’î olarak bahsedildi.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖیزٌ عَلَیْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖیصٌ عَلَیْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَؤُفٌ رَحٖیمٌ
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ
قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی
Şu âyet-i azîmelerin çok hakāik-i azîmelerinden bir iki hakîkatine iki makamla işâret edeceğiz.
Birinci Makam: Dört nükte dir.
Birinci Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve merhametini ifade ediyor. Evet; rivâyet-i sahîhada vardır ki, mahşerin dehşetinden herkes, hatta enbiyâlar dahi نَفْسٖی نَفْسٖی dedikleri zaman, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اُمَّتٖی اُمَّتٖی diye re’fet ve şefkatini göstereceği gibi; yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin tasdîkiyle, vâlidesi onun münâcâtında اُمَّتٖی اُمَّتٖی dediğini işitmiş. Hem bütün târîh-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim-i ahlâkı, kemâl-i şefkat ve re’fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salavâtına
SAYFA 16
hadsiz ihtiyâç göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemâl-i şefkatinden alâkadâr olduğunu göstermekle, hadsiz bir şefkatini göstermiş.
İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyesine mürâât etmemek, ne derece nankörlük ve vicdânsızlık olduğunu kıyâs eyle.
İkinci Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umûmî vazîfe-i nübüvvet içinde, bazı husûsî, cüz’î şahıslara karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hâle göre o azîm şefkati, o husûsî ve cüz’î şahıslara sarfetmesi, vazîfe-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakîkatte o cüz’î şahıslar, küllî ve umûmî bir vazîfe-i nübüvvetin medârı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduklarından, o silsile-i azîmenin hesabına, onların mümessillerine fevkalâde ehemmiyet vermiş.
Meselâ; Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret-i Hasan ra ve Hazret-i Hüseyin’e ra karşı küçüklüklerinde gösterdikleri şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkatten ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazîfe-i nübüvvetin bir hayt-ı nûrânîsinin bir ucu ve verâset-i nebeviyenin ve gāyet ehemmiyetli bir cemâatin menşei ve mümessili ve fihristi olmaları cihetiyledir.
Evet, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan’ı ra kemâl-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan’dan ra teselsül eden nûrânî nesl-i mübârekinden gelen Gavs-ı A‘zam olan Şâh-ı Geylânî ra gibi çok mehdî-misâl verese-i nübüvvet ve hamele-i şerîat-ı Ahmediye asm olan zâtların hesabına Hazret-i Hasan’ın ra başını öpmüş ve o zâtların istikbâlde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdîr ve istihsân etmiş. Ve takdîr ve teşvîke alâmet olarak Hazret-i Hasan’ın ra başını öpmüş.
Hem Hazret-i Hüseyin’e ra karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in ra silsile-i nûrâniyesinden gelen Zeynelâbidîn ra ve Ca‘fer-i Sâdık ra gibi eimme-i âlîşân ve hakîkî verese-i nebeviye gibi pek çok mehdî-misâl zevât-ı nûrâniyenin nâmına ve dîn-i İslâm ve vazîfe-i risâlet hesabına, Hazret-i Hüseyin’in ra boynunu öpmüş, kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.
Evet, Zât-ı Ahmediye’nin asm gayb-âşinâ kalbiyle, dünyada asr-ı saadetten ebed tarafında olan meydân-ı haşri temâşâ eden; ve yerden cenneti gören; ve zemînden gökteki melâikeleri temâşâ eden; ve zaman-ı Âdemden beri mâzî zulümâtı içinde gizlenmiş hâdisâtı gören; hatta Zât-ı Zülcelâl’in rü’yetine mazhar olan nazar-ı nûrânîsi ve çeşm-i istikbâl-bînîsi, elbette Hazret-i Hasan ra ve Hazret-i Hüseyin’in ra arkalarında teselsül eden aktâbları ve eimmeleri ve vereseleri ve mehdîleri görmüş
SAYFA 17
ve onların umûmu nâmına Hazret-i Hasan ra ve Hazret-i Hüseyin’in ra başlarını öpmüş. Evet Hazret-i Hasan’ın ra başını öpmesinde, Şâh-ı Geylânî ra Hazretleri’nin hisse-i azîmesi var.
Üçüncü Nükte: اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی âyetinin bir kavle göre ma‘nâsı: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazîfe-i risâletin icrâsına mukābil ücret istemez. Yalnız Âl-i Beyt’e meveddeti yani muhabbeti ister.
Eğer denilse: Bu ma‘nâya göre karâbet-i nesliye cihetinden gelen bir fâide gözetilmiş görünüyor? Hâlbuki, اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ sırrına binâen, karâbet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazîfe-i risâlet cereyân ediyor?
Elcevab: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyt’i, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nûrâniye hükmüne geçecek ve âlem-i İslâm’ın bütün tabakātında kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazîfesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin Âl hakkındaki duâsı ki, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّیْتَ عَلٰٓی اِبْرَاهٖیمَ وَعَلٰٓی اٰلِ اِبْرَاهٖیمَ اِنَّكَ حَمٖیدٌ مَجٖیدٌ dir. Bu duânın makbûl olacağını keşfetmiş. Yani nasıl ki, millet-i İbrâhîmiyede ekseriyet-i mutlaka ile nûrânî rehberler Hazret-i İbrâhîm’in as âlinden ve neslinden olan enbiyâ olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede (asm) de vezâif-i azîme-i İslâmiyet’te ve ekser turuk ve mesâlikinde enbiyâ-yı Benî-İsrâîl gibi, aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediye’yi asm görmüş. Onun için قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyt’ine karşı ümmetin meveddetini istemiş.
Bu hakîkati te’yîd eden mükerrer rivâyetlerde ferman etmiş ki: Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necât bulursunuz. Biri Kitabullâh’dır, diğeri Âl-i Beyt’imdir. Çünkü, sünnet-i seniyenin menba‘ı ve muhâfızı ve her cihetle iltizâm etmekle mükellef olanı, Âl-i Beyt’tir. İşte bu sırra binâendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ‘ edilmesi, bu hakîkat-i hadîsiye ile bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazîfe-i risâletçe muradı, sünnet-i seniyedir. Sünnet-i seniyeye ittibâı terkeden, hakîkî Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e de hakîkî dost olamaz.
Hem ümmetini Âl-i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt’in çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O hâlde, gāyet kuvvetli ve kesretli bir cemâat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâm’ın terakkıyât-ı ma‘neviyesinde medâr ve merkez olabilsin.