Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 363
[OTUZUNCU LEM‘A]
Otuz birinci Mektûb’un Otuzuncu Lem‘ası ve Eskişehir Hapishânesi’nin bir meyvesi. Altı Nükte dir.
Denizli medrese-i Yûsufiyesinin bir ders-i a‘zamı Meyve Risâlesi olduğu; ve Afyon medrese-i Yûsufiyesinin kıymetdâr bir ders-i ekmeli el-Huccetü’z-Zehrâ olması gibi, Eskişehir medrese-i Yûsufiyesinin gāyet kuvvetli bir ders-i a‘zamı da, ism-i a‘zam’ı taşıyan altı ismin altı nüktesini beyân eden bu Otuzuncu Lem‘a’dır.
İsm-i a‘zam’dan Hayy-ı Kayyûm’a dâir parçada pek derin ve geniş mes’eleleri, herkes birden bilemez ve zevk etmez. Fakat hissesiz de kalmaz.
[Birinci Nüktesi]
İsm-i Kuddûs’ün bir nüktesine dâirdir. Bu Kuddûs nüktesi, Otuzuncu Söz’ün zeylinin zeyli olması münâsibdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
Âyetinin bir nüktesi; ve bir ism-i a‘zam; veyâhûd ism-i a‘zamın altı nûrundan bir nûru olan Kuddûs isminin bir cilvesi, Şa‘bân-ı Şerîfin âhirinde, Eskişehir Hapishânesi’nde bana göründü. Hem mevcûdiyet-i İlâhiyeyi kemâl-i zuhûr ile, hem vahdet-i Rabbâniyeyi kemâl-i vuzûh ile gösterdi. Şöyle ki:
Gördüm: bu kâinât ve bu küre-i arz, dâim işler bir büyük fabrika; ve her vakit dolar boşanır bir hân ve bir misafir-hânedir. Hâlbuki böyle işlek fabrikalar, hânlar, misâfirhâneler, müzahrafâtlarla enkāzlarla, süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar. Ufûnetli maddeler her tarafında terâküm ediyorlar. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve tanzîf edilmezse ve süpürülüp temizlenmezse, içinde durulmaz. İnsan onda boğulur.
Hâlbuki bu fabrika-i kâinât ve misâfirhâne-i arz o derece pâk, temiz ve nazîftir; ve o kadar kirsiz ve bulaşıksız ve ufûnetsizdir ki, bir lüzûmsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve tesâdüfî bir kir bulunmaz. Zâhirî bulunsa da, çabuk bir istihâle makinesine atılır, temizlenir.
Demek bu fabrikaya bakan zât, çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın öyle tanzîfçi bir sâhibi var ki, o koca fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizler, tanzîm
SAYFA 364
ve tanzîf eder. ve o pek büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde müzahrafâtları ve enkāzından kalma kirli maddeleri ve süprüntüleri bulunmuyor. Belki büyüklüğü nisbetinde, temizliğine ve nezâfetine dikkat ediliyor.
Bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir. Demek bu sarây-ı âlemdeki pâklık, sâfîlik ve nûrânîlik ve temizlik, mütemâdiyen hikmetli bir tanzîften ve bir dikkatli tathîrden ileri geliyor.
Ve eğer o dâimî tathîr ve süpürmek ve dikkatle bakmak olmasa idi, bir senede bütün hayvanların yüz bin milletleri, arzın yüzünde boğulacaklardı. ve semâvâtın fezâsında, tahrîbe ve mevte mazhar olan kürelerin ve peyklerin, belki yıldızların enkāzları, başlarımızı ve diğer hayvanâtın başlarını, belki küre-i arzın başını, belki dünyamızın başını kıracaklardı. Dağlar büyüklüğünde taşları başlarımıza yağacaklardı. ve bizi bu vatan-ı dünyevîmizden kaçıracaklardı. Hâlbuki eskiden beri o yukarı âlemlerdeki tahrîb ve ta‘mîrden, yalnız medâr-ı ibret olarak birkaç semâvî taşlar düşmüşse de, hiç bir kimsenin başını kırmamış.
Hem zemînin yüzünde her sene mevt ve hayâtın değişmeleri ve dövüşmeleri yüzünden, yüz binler hayvanât milletlerinin cenazeleri ve iki yüz bin nebâtât tâifelerinin enkāzları, berr ve bahrin yüzlerini öyle fevkalâde bir sûrette kirleteceklerdi ki: değil zîşuûrlar o yüzleri sevmek ve o yüzlere âşık olmak, belki çirkinliklerinden öyle nefret edecekler ve mevt ve ademe kaçacaklardı.
Bir kuş kolayca kanatlarını; ve bir kâtib rahatça sahîfelerini temizledikleri gibi, bu tayyâre-i arzın ve bu tuyûr-u semâviyenin kanatları ve bu kitâb-ı kâinâtın sahîfeleri de öylece temizleniyor ve güzelleşiyor ki, âhiretin hadsiz güzelliğini görmeyen ve îmân ile düşünmeyen insanlar, dünyanın bu temizliğine ve bu güzelliğine âşık olurlar, perestiş ederler.
Demek bu saray-ı âlem ve bu fabrika-i kâinât, ism-i Kuddûs’ün bir cilve-i a‘zamına mazhardır ki, o tanzîf-i kudsîden gelen emirleri, değil yalnız bahrin âkilüllahm tanzîfâtçıları, berr ve karaların kartalları, belki kurtları ve karıncaları gibi cenazeleri toplayan sıhhiye me’mûrları dahi dinliyorlar.
Belki o kudsî evâmir-i tanzîfiyeyi, bedende cereyân eden kandaki küreyvât-ı beyzâ ve hamrâ dahi dinleyip, bedenin hüceyrâtında tanzîfât yaptıkları gibi; nefes dahi o kanı tasfiye eder, temizler.
Ve o emri göz kapakları gözleri temizlemek için ve sinekler kanatlarını süpürmek için dinledikleri gibi, koca hava ve bulut dahi dinler. Hava, zemînin sathına ve yüzüne konan toz, toprak ve süprüntülere üfler, tanzîf eder. Bulut süngeri
SAYFA 365
zemîn bahçesine su serper. toz toprağı yatıştırır. Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için, çabuk süprüntülerini toplayıp kemâl-i intizâmla çekilir, gizlenir. Göğün güzel yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş, parıl parıl parlar gösterir.
Ve o evâmir-i tanzîfiyeyi yıldızlar, unsurlar, ma‘denler, nebâtlar dinledikleri gibi, bütün zerreler dahi dinliyorlar ki, hayret-engîz tahavvülât fırtınaları içinde o zerreler nezâfete fevkalâde dikkat ediyorlar. Bir yerde lüzûmsuz toplanmıyorlar. Kalabalık etmiyorlar. Mülevves olsalar, çabuk temizleniyorlar. En temiz ve en nazîf ve en parlak ve en pâk vaz‘iyetleri; ve en güzel ve en sâf ve en latîf sûretleri almak için bir dest-i hikmet tarafından sevk olunuyorlar.
İşte, bu bir tek fiil ve bir tek hakîkat olan tanzîf, ism-i Kuddûs gibi bir ism-i a‘zam’dan, kâinâtın dâire-i a‘zamında görünen bir cilve-i a‘zamdır ki, doğrudan doğruya mevcûdiyet-i Rabbâniyeyi ve vahdâniyet-i İlâhiyeyi esmâ-yı hüsnâsıyla beraber güneş gibi geniş ve dürbün gibi olan gözlere gösterir.
Evet, Risâle-i Nûr’un çok cüz’lerinde kat‘î burhânlarla isbat edilmiş ki, ism-i Hakem ve Hakîm’in bir cilvesi olan fiil-i tanzîm ve nizâm; ve ism-i Adl ve Âdil’in bir cilvesi olan fiil-i tevzîn ve mîzân; ve ism-i Cemîl ve Kerîm’in bir cilvesi olan fiil-i tezyîn ve ihsân; ve ism-i Rab ve Rahîm’in bir cilvesi olan fiil-i terbiye ve in‘âm; bu dâire-i a‘zam-ı âlemde, her biri bir tek hakîkat ve bir tek fiil olduklarından, bir tek zâtın vücûb-u vücûdunu ve vahdetini gösteriyorlar. Aynen öyle de, ism-i Kuddûs’ün bir mazharı ve bir cilvesi olan fiil-i tanzîf ve tathîr dahi, o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un hem güneş gibi mevcûdiyetini, hem gündüz gibi vahdâniyetini gösteriyorlar.
Ve mezkûr tanzîm, tevzîn, tezyîn, tanzîf misillû o ef‘âl-i hakîmâne, a‘zamî dâirede vahdet-i nev‘iyeleri noktasında bir tek Sâni‘-i Vâhid’i gösterdikleri gibi, esmâ-yı hüsnâ’nın ekserîsinin, belki bin bir esmânın her birinin böyle birer cilve-i a‘zamı, bu dâire-i a‘zamda vardır. ve o cilveden gelen fiil büyüklüğü nisbetinde vuzûh ve kat‘iyetle Vâhid-i Ehad’i gösterirler.
Evet, her şeyi kanun ve nizâmına itâat ettiren hikmet-i âmme; ve her şeyi süslendirip yüzünü güldüren inâyet-i şâmile; ve her şeyi sevindirip memnûn eden rahmet-i vâsia; ve zîhayat her şeyi beslendirip lezzetlendiren rızk-ı umûmî-i iâşe; ve her şeyi umûm eşyâya münâsebetdâr ve müstefîd ve bir derece mâlik eden hayat ve ihyâ gibi, kâinâtın yüzünü güldüren ve ışıklandıran bedîhî hakîkatler ve vahdânî fiiller, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk, Hayy, Muhyî’yi bilbedâhe gösteriyorlar.
SAYFA 366
Eğer her biri, birer burhân-ı bâhir-i vahdâniyet olan o yüzer geniş fiillerden tek birisi Vâhid-i Ehad’e verilmezse, yüzer vecihte muhâller lâzım gelir.
Meselâ onlardan, değil hikmet, inâyet, rahmet, iâşe, ihyâ gibi bedîhî hakîkatler ve vahdânî delîller, belki yalnız tanzîf fiili kâinât Hâlik’ına verilmezse, o vakit ehl-i dalâletin o meslek-i küfrîsinde lâzım gelir ki, ya tanzîf ile alâkadâr zerreden, sinekten tut, tâ unsurlara ve yıldızlara kadar bütün mahlûkātın her biri koca kâinâtın tezyîn ve tevzînini; ve tanzîm ve tanzîfini bilecek, düşünecek ve ona göre davranacak bir kābiliyette olacak. Veyâhûd Hâlik-ı Âlem’in sıfât-ı kudsiyesi kendilerinde bulunacak. Veyâhûd kâinâtın tezyînât ve tanzîfâtını; ve vâridât ve masârıfının muvâzenelerini tanzîm etmek için, kâinât büyüklüğünde bir meclis-i meşveret bulundurulacak. ve hadsiz zerreler, sinekler ve yıldızlar o meclisin a‘zâları olacak ve hâkezâ Bunlar gibi hurâfeli, safsatalı yüzer muhâller bulunacak. Tâ ki her tarafta görünen ve müşâhede olunan umûmî ve ihâtalı ulvî tezyîn ve tathîr ve tanzîf vücûd bulabilsin. Bu hâl ise, bir muhâl değil, belki yüz binler muhâller ortaya girer.
Evet, eğer gündüzün ziyâsı ve zemîn yüzündeki umûm parlak şeylerde temessül eden hayâlî güneşcikler güneşe verilmezse ve bir tek güneşin cilve-i in‘ikâsıdır denilmezse, o vakit zemîn yüzünde parlayan bütün cam parçalarında ve su katrelerinde ve karın şişeciklerinde, belki havanın zerrelerinde birer hakîkî güneş bulunmak lâzım gelir. Tâ ki o umûmî ziyâ vücûd bulabilsin.
İşte hikmet dahi bir ziyâdır. Rahmet-i muhîta bir ziyâdır. Tezyîn, tevzîn, tanzîm, ve tanzîf muhît birer ziyâdırlar ki, o Şems-i Ezelî’nin şuâ‘larıdırlar. İşte gel, bak. Dalâlet ve küfür nasıl hiç çıkılmaz bataklığa girer. ve dalâletteki cehâlet, ne derece ahmakāne olduğunu gör اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی دٖینِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْاٖیمَانِ de
Evet, kâinât sarayını tertemiz tutan bu ulvî ve umûmî tanzîf, elbette ism-i Kuddûs’ün cilvesi ve muktezâsıdır. Evet, nasıl ki bütün mahlûkātın tesbîhâtları ism-i Kuddûs’e bakar. öyle de bütün onların nezâfetlerini de, Kuddûs ismi ister. HâşiyeNezâfetin bu kudsî intisâbındandır ki, اَلنَّظَافَةُ مِنَ الْاٖیمَانِ hadîsi, nezâfeti îmânın nûrundan saymış. ve اِنَّ اللّٰهَ یُحِبُّ التَّوَّابٖینَ وَیُحِبُّ الْمُتَطَهِّرٖینَ âyeti dahi, tahâreti muhabbet-i İlâhiyenin bir medârı göstermiştir.
SAYFA 367
[Otuzuncu Lem‘a’nın İkinci Nüktesi]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
Âyetinin bir nüktesi ve bir ism-i a‘zam veyâhûd ism-i a‘zamın altı nûrundan bir nûru olan Adl isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapishânesi’nde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine bir temsîl yoluyla deriz:
Şu kâinât öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemâdiyen tahrîb ve ta‘mîr içinde çalkanan bir şehir var. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var.
Hâlbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engîz bir muvâzene ve bir mîzân ve bir tevzîn hükmediyor ve bilbedâhe isbat eder ki, bu hadsiz mevcûdâtta olan tahavvülât ve vâridât ve masârıfât, her bir anda umûm kâinâtı görür ve nazar-ı teftîşinden geçirir bir tek zâtın mîzânıyla ölçülür ve tartılır. Yoksa balıklardan bir balık yüz bin yumurtacık ile; ve nebâtâttan haşhâş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile; ve sel gibi akan unsurların ve inkılâbların hücumuyla şiddetle muvâzeneyi bozmaya çalışan ve istîlâ etmek isteyen esbâb başıboş olsalardı; veyâhûd maksadsız serseri tesâdüfe ve mîzânsız kör kuvvete ve şuûrsuz zulmetli tabiata havâle edilse idi, o muvâzene-i eşyâ ve muvâzene-i kâinât öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani, denizler karmakarışık şeylerle dolacaktı ve taaffün edecekti. Hava, gāzât-ı muzırra ile zehirlenecekti. Zemîn ise bir mezbeleye, bir mezbahaya, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
İşte cesed-i hayvânînin hüceyrâtından; ve kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâdan; ve zerrâtın tahavvülâtından; ve cihâzât-ı bedeniyenin tenâsübünden tut, tâ denizlerin vâridât ve masârıfına, tâ zemîn altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyâtlarına, tâ hayvanât ve nebâtâtın tevellüdât ve vefeyâtlarına, tâ güz ve baharın tahrîbât ve ta‘mîrâtlarına, tâ unsurların ve yıldızların hıdemât ve harekâtlarına, tâ mevt ve hayâtın, ziyâ ve zulmetin, harâret ve burûdetin değişmelerine ve dövüşmelerine ve çarpışmalarına kadar, o derece hassâs bir mîzân ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzîm edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiç bir yerde hakîkî olarak hiç bir israf, hiç bir abes görmediği gibi, hikmet-i insaniye dahi, her şeyde en mükemmel bir intizâm ve en güzel bir mevzûniyet görüyor ve gösteriyor. Belki hikmet-i insaniye, o intizâm ve mevzûniyetin bir tezâhürüdür, bir tercümanıdır.
SAYFA 368
İşte gel, güneş ile muhtelif on iki seyyârenin muvâzenelerine bak. Acaba bu muvâzene, güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâl’i göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyârâttan olan gemimiz, yani küre-i arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede gezer, seyâhat eder. ve o hârika sür‘atiyle beraber, zemînin yüzünde dizilmiş ve istif edilmiş olan eşyâyı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezâya fırlatmıyor. Eğer sür‘ati bir parça tezyîd ve tenkîs edilse idi, sekenesini havaya fırlatıp fezâda dağıtacaktı. ve bir dakîka, belki bir saniye muvâzenesini bozsa idi, dünyamızı bozacaktı. belki başka bir cirimle çarpışacak, bir kıyâmeti koparacaktı.
Ve bilhassa zemînin yüzünde nebâtî ve hayvânî dört yüz bin tâifenin tevellüdât ve vefeyâtça, iâşe ve yaşayışça rahîmâne muvâzeneleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Adl ve Rahîm’i gösteriyor.
Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efrâdından bir tek ferdin a‘zâsı ve cihâzâtı ve duyguları, o derece hassâs bir mîzânla birbiriyle münâsebetdâr ve muvâzenettedir ki, o tenâsüb, o muvâzene, bedâhet derecesinde bir Sâni‘-i Adl-i Hakîm’i gösteriyor.
Ve bilhassa her bir ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvâttaki zerrelerin o derece ince ve hassâs ve hârika muvâzeneleri var. Bilbedâhe isbat eder ki, her şeyin dizgini elinde ve her şeyin anahtarı yanında ve bir şey bir şeye mâni‘ olmaz, umûm eşyâyı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlik-ı Adl-i Hakîm’in mîzânıyla, kanunuyla, nizâmıyla terbiye ve idare oluyor.
Haşrin mahkeme-i kübrâsında mîzân-ı a‘zam-ı adâlette cin ve insin muvâzene-i a‘mâllerini istib‘âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvâzene-i ekbere dikkat etse, elbette istib‘âdı kalmaz.
Ey israflı iktisâdsız Ve ey zulümlü adâletsiz Ve ey kirli, nezâfetsiz, bedbaht insan Bütün kâinâtın ve bütün mevcûdâtın düstûr-u hareketi olan iktisâdı ve nezâfeti ve adâleti yapmadığından, umûm mevcûdâta muhâlefetinle, ma‘nen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umûm mevcûdâtı zulmünle, mîzânsızlığınla, israfınla, nezâfetsizliğinle kızdırıyorsun.
Evet, ism-i Hakîm’in cilve-i a‘zamından olan hikmet-i âmme-i kâinât, iktisâd ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisâdı emrediyor.
Ve ism-i Adl’in cilve-i a‘zamından olan kâinâttaki adâlet-i tâmme, umûm eşyânın muvâzenelerini idare ediyor. ve beşere de adâleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da; وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖیزَانَ اَلَّا تَطْغَوْا فِی الْمٖیزَانِ وَاَقٖیمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ
SAYFA 369
وَلَا تُخْسِرُوا الْمٖیزَانَ âyetindeki dört mertebeye ve dört nevi‘ mîzâna işâret eden dört def‘a mîzân zikretmesi, kâinâtta mîzânın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiç bir şeyde israf olmadığı gibi, hiç bir şeyde de hakîkî zulüm ve mîzânsızlık yoktur.
Ve ism-i Kuddûs’ün cilve-i a‘zamından gelen tanzîf ve nezâfet, bütün kâinâtın mevcûdâtını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiç bir şeyde hakîkî nezâfetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
İşte, hakāik-i Kur’âniyeden ve desâtîr-i İslâmiyeden olan adâlet, iktisâd, nezâfet hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstûr olduklarını anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye, ne derece kâinâtla alâkadâr ve kâinât içine kök salmış ve kâinâtı sarmış bulunduğunu ve o hakāiki bozmak, kâinâtı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil
İşte bu üç ziyâ-yı a‘zam gibi, rahmet, inâyet, hafîziyet misillû yüzer ihâtalı hakîkatler haşri ve âhireti iktizâ ve istilzâm ettikleri hâlde, hiç mümkün müdür ki, kâinâtta ve umûm mevcûdâtta hükümfermâ olan rahmet, inâyet, adâlet, hikmet, iktisâd ve nezâfet gibi pek kuvvetli ihâtalı hakîkatler; haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezâfetsizliğe, abesiyete inkılâb etsinler? Hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ
Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmâne muhâfaza eden bir rahmet ve bir hikmet, acaba haşri getirmemekle umûm zîşuûrların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihâyetsiz mevcûdâtın nihâyetsiz hukuklarını zâyi‘ eder mi? Ta‘bîr câiz ise, rahmet ve şefkatte, adâlet ve hikmette, hadsiz hassâsiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rubûbiyet; ve kemâlâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinâtı hadsiz hârika san‘atlarıyla, ni‘metleriyle süslendiren bir saltanat-ı ulûhiyet, böyle hem umûm kemâlâtını, hem bütün mahlûkātını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsâade eder mi? Hâşâ Böyle bir cemâl-i mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka aslâ müsâade etmez.
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakāikiyle inkâr etmeli. Yoksa dünya, bütün hakāikiyle, yüz bin lisân ile onu tekzîb edecek. ve bu yalanında yüz bin derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz kat‘î delilleriyle isbat etmiştir ki, âhiretin vücûdu, dünyanın vücûdu kadar kat‘î ve şübhesizdir.
SAYFA 370
[İsm-i A‘zam’ın Altı Nûrundan Üçüncü Nûruna İşâret Eden Üçüncü Nükte]
اُدْعُ اِلٰی سَبٖیلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ âyetinin bir nüktesi ve bir ism-i a‘zam veya ism-i a‘zamın altı nûrundan bir nûru olan ism-i Hakem’in bir cilvesi, Ramazân-ı Şerîf’de Eskişehir Hapishânesi’nde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak Beş Nokta dan ibâret Üçüncü Nükte acele yazıldı. Müsvedde hâlinde kaldı.
Birinci Nokta: Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, ism-i Hakem’in tecellî-i a‘zamı, şu kâinâtı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sahîfesinde yüzer kitap yazılmış. ve her satırında yüzer sahîfe dercedilmiş. ve her kelimesi’nde yüzer satır mevcûddur. ve her harfinde yüzer kelime var. ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristçiği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitap, sahîfelerine, satırlarına, tâ noktalarına kadar yüzer vecihle nakkāşını ve kâtibini, öyle vuzûh ile gösteriyor ki, o kitâb-ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Çünkü bir harf, kendi vücûdunu bir harf kadar ifade ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifade eder.
Evet, şu kitâb-ı kebîrin bir sahîfesi, zemîn yüzüdür. O sahîfede nebâtât ve hayvanât tâifeleri adedince kitaplar birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gāyet mükemmel bir sûrette bahar mevsiminde yazıldığı gözle görülüyor.
Bu sahîfenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasîdeler beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.
O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime, muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’in medh ü senâsına dâir ma‘nîdâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her bir ağaç gibi, o ağaç dahi nakkāşının medîhalarını tegannî eden manzûm bir kasîdedir. Hem güyâ o ağaç, Hakîm-i Zülcelâl’in zemînin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor. Hem güyâ o Sultân-ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa‘ hediyelerini ve nişânlarını ve formalarını, husûsî bayramı ve resm-i küşâdı olan bahar mevsiminde, padişahının nazarına arzetmek için öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, ma‘nîdâr bir şekil almış ki ve ona öyle hikmetli bir şekil verilmiş ki, her bir çiçeğinde, her bir meyvesinde birbiri içinde çok vecihlerle ve delîllerle nakkāşının vücûduna ve esmâsına şehâdet eder.
Meselâ her bir çiçekte, her bir meyvede bir mîzân var. ve o mîzân bir intizâm içinde; ve o intizâm tazelenen bir tanzîm ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzîm
SAYFA 371
bir zînet ve san‘at içinde; ve o zînet ve san‘at ma‘nîdâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan, her bir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’e işaretler ediyor. ve bu bir kelime olan bu ağaçta ve bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün o ağacın fihristini ve programını taşıyan küçük bir sandukçadır ve hâkezâ Buna kıyâsen, kâinât kitabının bütün satırları ve sahîfeleri, böyle ism-i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız her bir sahîfesi değil, belki her bir satırı ve her bir kelimesi ve her bir harfi ve her bir noktası birer mu‘cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansalar, bir noktasının nazîrini getiremezler. Muâraza edemezler.
Evet, bu Kur’ân-ı azîm-i kâinâtın her bir âyet-i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu‘cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gāyesiz, mîzânsız, şuûrsuz sağır tabiat, hiç bir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hâs mîzâna ve gāyet ince intizâma karışamazlar. Eğer karışsa idiler, elbette bir tarafta karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiç bir cihette intizâmsızlık müşâhede olunmuyor.
Üçüncü Nükte’nin İkinci Nokta’sı: İki mes’eledir. Birinci Mes’ele: Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi, nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek ve teşhîr etmek istemesi, en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstûr-u umûmîye binâendir ki, bu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın Nakkāş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın her bir sahîfesiyle ve her bir satırıyla, hatta harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve kendisini sevdirmek için, en cüz’îden en küllîye kadar her bir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl-i kemâlini ve kemâl-i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte ey gāfil insan Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i ve’l-Cemâl, sana karşı kendisini her bir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen onun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan; ve onun sevdirmesine mukābil ubûdiyetinle kendini ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet ve bir hasâret olduğunu bil ve ayıl.
İkinci Nokta’nın İkinci Mes’ele’si: Bu kâinâtın Sâni‘-i Kadîr ve Hakîminin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünkü her şeyde nihâyet derecede intizâm bulunduğundan, şirki kabûl etmez. Çünkü müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki padişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazîfedâr adam, vazîfesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esaslı hâssası, istiklâliyet ve infirâddır. Demek intizâm, vahdeti; ve hâkimiyet, infirâdı
SAYFA 372
iktizâ ederler. Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtâç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse, elbette derece-i rubûbiyette hakîkî bir hâkimiyet-i mutlakada ve bir Kadîr-i Mutlak’ta bütün şiddetiyle o müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsa idi, intizâm bozulacaktı.
Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halketmek için, bir ağacı halkedebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halketmek için, kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedâr olmak îcâb eder. Çünkü o çekirdek, kâinâtın numûnesidir. O hâlde, koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en ma‘nâsız ve uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umûm ahvâl ve keyfiyâtını mîzân-ı adlinde ve nizâm-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak’ın aczini hatta bir çekirdekte dahi iktizâ eden şirk ve küfür, ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf ve bir hatâ ve bir yalan olduğunu; ve tevhîd ne derece hadsiz muzâaf bir mertebede hak ve hakîkat ve doğru olduğunu bil, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الْاٖیمَانِ de
Üçüncü Nokta: Sâni‘-i Kadîr, ism-i Hakem ve Hakîm’iyle, bu âlem içinde binler muntazam âlemleri dercetmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı, bir merkez ve bir medâr hükmünde yaratmış. ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve fâideleri insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde de rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler ve maslahatlar, o rızka bakar. ve onunla tezâhür eder. Ve insanda, şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla ism-i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr-u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden her bir fen, Hakîm isminin, bir nev‘de bir cilvesini ta‘rîf ediyor.
Meselâ, tıb fenninden suâl edilse: Bu kâinât nedir? Elbette diyecek ki: Gāyet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne-i kübrâdır. İçinde her ilaç güzelce ihzâr ve istif edilmiştir.
Fenn-i kimyâdan sorulsa: Bu küre-i arz nedir? Diyecek: Gāyet muntazam ve mükemmel bir kimyâhânedir.
Fenn-i makine diyecek: Hiç bir kusuru olmayan gāyet mükemmel bir fabrikadır.
Fenn-i zirâat diyecek: Nihâyet derecede mahsûldâr ve her nevi‘ hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.
Fenn-i ticâret diyecek: Gāyet muntazam bir sergi ve çok intizâmlı bir pazar ve malları san‘atlı bir dükkândır.
Fenn-i iâşe diyecek: Gāyet muntazam, bütün erzâkın envâını câmi‘ bir ambardır.
Fenn-i rızık
SAYFA 373
diyecek: Yüz binler lezîz taâmlar kemâl-i intizâm ile içinde beraber pişirilen bir matbah-ı Rabbânî ve bir kazan-ı Rahmânîdir.
Fenn-i askeriye diyecek: Arz, bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemîn yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu hâlde; erzâkları ayrı ayrı, libâsları ve silâhları ayrı ayrı, ta‘lîmâtları ve terhîsâtları ayrı ayrı, kemâl-i intizâmla, hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek kumandan-ı a‘zamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesinde gāyet muntazam yapılıp, idare edilir.
Ve fenn-i elektrikten sorulsa, elbette diyecek: Bu muhteşem saray-ı kâinâtın damı, gāyet intizâmlı ve mîzânlı hadsiz elektrik lâmbalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hârika bir intizâm ve mîzân iledir ki, başta güneş olarak, küre-i arzdan bin def‘a büyük o semâvî lâmbalar, mütemâdiyen yandıkları hâlde, muvâzenelerini bozmuyorlar. patlak vermiyorlar. yangın Hâşiye çıkarmıyorlar. Sarfiyâtları hadsiz olduğu hâlde, vâridâtları ve gazyağları ve madde-i iştiâliyeleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa, söner. Kozmoğrafyaca, küre-i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi odunsuz, kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetine, kudretine bak. Sübhânallâh de Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince: مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, بَارَكَ اللّٰهُ, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ de
Demek, bu semâvî lâmbalarda gāyet hârika bir intizâm var ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güyâ o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin ve gāyet çok kanâdîl-i nûriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir cehennemdir ki, onlara nûrsuz harâret veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezi ve fabrikası, dâimî bir cennettir ki, onlara nûr ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a‘zamıyla, intizâmla yanmaları devam ediyor ve hâkezâ
Bunlara kıyâsen yüzer fennin her birisinin kat‘î şehâdetiyle, noksânsız bir intizâm-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler ve maslahatlarla bu kâinât tezyîn edilmiştir. Ve o hârika
SAYFA 374
ve ihâtalı hikmet ile mecmû‘-u kâinâta verdiği intizâm ve hikmetleri, en küçük bir zîhayatta ve bir çekirdekte küçük bir mikyâsta derc etmiştir. Ma‘lûm ve bedîhîdir ki: intizâm ile gāyeleri ve hikmetleri ve fâideleri ta‘kîb etmek, ihtiyâr ile, irâde ile, kasıd ile, meşîet ile olabilir. başka olamaz. İhtiyârsız, irâdesiz, kasıdsız, şuûrsuz esbâb ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdâhaleleri dahi olamaz.
Demek, bu kâinâtın bütün mevcûdâtındaki hadsiz intizâmât ve hikmetlerin iktizâ ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtâr’ı ve bir Sâni‘-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğu ta‘rîf edilmez. Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır.
Çünkü kâinâtın mevcûdâtında, hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücûd ve vahdetine nâ-mütenâhî şâhidler bulunduğu hâlde onu görmemek ve bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet olduğunu, en kör ve en câhil de anlar. Hatta diyebilirim ki, ehl-i küfrün içinde, kâinâtın vücûdunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen sofestâîler, en akıllılarıdırlar. Çünkü kâinâtın vücûdunu kabûl etmek, Allâh’a ve Hâlik’ına inanmamak kābil ve mümkün olmadığından, kâinâtı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler. Hiç bir şey yok diyerek akıldan isti‘fâ edip, akıl perdesi altında sâir münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtuldular. Bir derece akla yanaştılar.
Dördüncü Nokta: Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir Sâni‘-i Hakîm ve gāyet hikmetli mâhir bir usta, bir sarayın her bir taşında yüzler hikmeti hassâsiyetle ta‘kîb etse, sonra o saraya dam yapmayıp boş boşuna harâb olmasıyla ta‘kîb ettiği hadsiz hikmetleri zâyi‘ etmesini, hiç bir zîşuûr kabûl etmediği hâlde; ve bir Hakîm-i Mutlak, kemâl-i hikmetinden bir dirhem kadar bir çekirdekten, yüzler batman fâideleri ve gāyeleri ve hikmetleri dikkatle ta‘kîb ettiği hâlde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek fâide ve bir tek küçük gāye ve bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masârıfını yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıd ve muhâlif olarak müsrifâne bir sefâhet irtikâb etmesi, hiç bir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinât sarayının her bir mevcûdâtına yüzer hikmet takan ve yüzer vazîfe ile techîz eden, hatta her bir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazîfeler veren bir Sâni‘-i Hakîm, kıyâmeti getirmemekle ve haşri yapmamakla, had ve hesaba gelmeyen bütün hikmetleri ve nihâyetsiz vazîfeleri ma‘nâsız, abes, boş, fâidesiz zâyi‘ etmesi, o Kadîr-i Mutlak’ın kemâl-i kudretine acz-i mutlak verdiği gibi, o Hakîm-i Mutlak’ın kemâl-i
SAYFA 375
hikmetine hadsiz abesiyet ve fâidesizliği; ve o Rahîm-i Mutlak’ın cemâl-i rahmetine nihâyetsiz çirkinliği; ve o Âdil-i Mutlak’ın kemâl-i adâletine nihâyetsiz zulmü vermek demektir. Âdetâ kâinâtta herkese görünen hikmeti, rahmeti, adâleti inkâr etmektir. Bu ise, en acîb bir muhâldir ki, hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur.
Ehl-i dalâlet gelsin, baksın. gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâleti de ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların ve akreblerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete îmân ise, cennet gibi güzel ve nûrânî bir yol olduğunu bilsin. îmâna girsin.
Beşinci Nokta: İki mes’ele’dir. Birinci Mes’ele: Sâni‘-i Zülcelâl ism-i Hakîm’in muktezâsıyla, her şeyde en hafîf sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı ve en fâideli şekli ta‘kîb ettiği gösteriyor ki, israf, abes, fâidesizlik, fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakîm’in zıddı olduğu gibi; iktisâd, onun lâzımıdır ve düstûr-u esâsîsidir.
Ey iktisâdsız, israflı insan Bütün kâinâtın en esaslı düstûru olan iktisâdı yapmadığından, ne kadar hilâf-ı hakîkat hareket ettiğini bil كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyeti ne kadar esaslı, geniş bir düstûru ders verdiğini anla
İkinci Mes’ele: İsm-i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine delâlet ve istilzâm ediyor, denilebilir.
Evet, mâdem gāyet ma‘nîdâr bir kitâb-ı mevcûd, onu ders verecek bir muallim ister. ve gāyet güzel bir cemâl, kendini görecek ve gösterecek bir ayna iktizâ eder. ve gāyet kemâlde bir san‘at, teşhîr edici bir dellâl ister. Elbette her bir harfinde yüzer ma‘nâlar ve hikmetler bulunan bu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın muhâtabı olan nev‘-i insan içinde, elbette bir rehber-i ekmel ve bir muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitapta bulunan kudsî ve hakîkî hikmetleri ders verecek. belki kâinâttaki hikmetlerin vücûdunu bildirecek. belki kâinâtın hilkatindeki makāsıd-ı Rabbâniyenin zuhûruna, belki husûlüne vesîle olacak. ve umûm kâinâtta Hâlık tarafından gāyet ehemmiyetle izhârını irâde ettiği kemâl-i san‘atını ve cemâl-i esmâsını bildirecek, aynadârlık edecek. ve o Hâlık, bütün mevcûdâtla kendini sevdirmek istediğinden, ve zîşuûr mahlûklarından mukābele istediğinden o zîşuûrların nâmına birisi, o geniş tezâhürât-ı rubûbiyete karşı geniş bir ubûdiyetle mukābele edip; berr ve bahri cezbeye getirecek, semâvât ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhîr ve takdîs ile o zîşuûrların nazarını
SAYFA 376
o san‘atların Sâni‘ine çevirecek. ve kudsî dersler ve ta‘lîmâtlarla bütün ehl-i aklın kulaklarını kendine çevirecek, ve bir Kur’ân-ı Azîmüşşân’la, o Sâni‘-i Hakem-i Hakîm’in makāsıd-ı İlâhiyesini en güzel bir sûrette gösterecek. ve bütün hikmetlerinin tezâhürüne ve tezâhürât-ı cemâliye ve celâliyesine karşı, en ekmel bir sûrette mukābele edecek bir zât, güneşin vücûdu gibi bu kâinâta lâzımdır ve zarûrîdir. Ve öyle yapan ve en ekmel bir sûrette o vazîfeleri yerine getiren, bilmüşâhede Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Öyle ise güneş ziyâyı, ziyâ gündüzü istilzâm ettiği kat‘iyetinde; kâinâttaki hikmetler, risâlet-i Ahmediyeyi asm istilzâm ederler.
Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîm’in, cilve-i a‘zamı ile, a‘zamî derecede risâlet-i Ahmediyeyi asm iktizâ ediyor. öyle de, esmâ-yı hüsnâ’dan Allâh, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün‘im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin her biri, kâinâtta görünen bir cilve-i a‘zamla, a‘zamî derecede ve mertebe-i kat‘iyette risâlet-i Ahmediye’yi asm istilzâm ederler.
Meselâ, ism-i Rahîm’in cilvesi olan rahmet-i vâsia, o رحمةً للعالمین ile tezâhür eder. Ve ism-i Vedûd’un cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî, o Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn ile netice verir, mukābele görür. Ve ism-i Cemîl’in bir cilvesi olan bütün cemâller, yani cemâl-i zât, cemâl-i esmâ, cemâl-i san‘at ve cemâl-i masnûât dahi, o âyîne-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’da görülür ve gösterilir. Ve haşmet-i rubûbiyetin ve saltanat-ı ulûhiyetin cilveleri dahi, o dellâl-ı saltanat-ı rubûbiyet olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdîk edilir ve hâkezâ Bu misâller gibi, ekser esmâ-yı hüsnâ’nın her biri dahi, risâlet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma birer parlak burhândırlar.
Elhâsıl: Mâdem kâinât mevcûddur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinâtın renkleri, zînetleri, ışıkları, ziyâları, san‘atları, hayatları, râbıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemâl, nizâm, mîzân, zînet gibi meşhûd hakîkatler, hiç bir cihetle inkâr edilmezler. Mâdem bu sıfatların ve fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsûfu ve o fiillerin fâili ve o ziyâların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi, hiç bir cihetle inkâr edilmezler. ve inkârları kābil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr-ı zuhûrları, belki medâr-ı kemâlleri, belki medâr-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel, dellâl-ı a‘zam ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı ve âyîne-i Samedânî ve habîb-i Rahmânî olan Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâleti,