Bağış Yap
LEM'ALAROnuncu Lem‘a

42

[ONUNCU LEM‘A ]

Şefkat Tokatları Lem‘ası’dır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

یَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَیْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَیْنَهَا وَبَیْنَهُٓ اَمَدًا بَعٖیدًا وَیُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ âyetinin bir sırrını, bu lem‘a, hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının netîcesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsîr ediyor.

Hizmet-i Kur’âniyenin bir silsile-i kerâmeti; ve o hizmet-i kudsiyenin etrafında izn-i İlâhî ile nezâret eden ve himmet ve duâsıyla yardım eden Gavs-ı A‘zam’ın bir nevi‘ kerâmeti beyân edilecek. Tâ ki, bu hizmet-i kudsiyede bulunanlar, ciddiyetlerinde sebât etsinler. Bu hizmet-i kudsiyenin kerâmeti üç nev‘ dir.

Birinci Nev‘: O hizmeti ihzâr etmek ve hâdimlerini o hizmete sevketmek cihetidir.

İkinci Nev‘: Mâni‘leri bertaraf etmek ve muzırların şerlerini def‘ edip, onları tokatlamaktır. Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur, hem çok uzundur. Başka vakte ta‘lîkan, en hafîf olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.

Üçüncü Kısım: şudur ki: Hizmette hâlisâne çalışanlara fütûr geldiği vakit, şefkatli bir tokat yerler. intibâha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı, yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden on üç, on dördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi zecir tokadını görmüşlerdir.

Birincisi: Bu bîçâre Saîd’dir. Her ne vakit hizmete fütûr verir, Neme lâzım deyip, nefsime âit husûsî işlerimle meşgul olurum, o zaman tokat yemişim. Hem de kanâatim geliyor ki, ihmâlimden tokat yedim. Çünkü hangi maksadım beni iğfâle sevketmiş ise, o maksadımın aksiyle tokat yerdim. Sâir hâlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatlarına dikkat ede ede, benim gibi onlar da hangi maksad için hizmet-i îmâniyeyi ihmâl etmişlerse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden kanâatimiz gelmiş ki, o hâdiseler, hizmet-i Kur’âniyenin kerâmetindendir.

Meselâ, bu bîçâre Saîd, Van’da ders-i hakāik-i Kur’âniye ile meşgul olduğum vakitte, Şeyh Saîd hâdisesi zamanında

43

vesveseli hükûmet, hiç bir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, Neme lâzım dedim, kendi nefsimi düşündüm. âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda mağara gibi harâbe bir yere çekildim. o vakit, sebebsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.

Orada yine hizmet-i Kur’âniyede bulunduğum zamanda, bana ilişmediler. O vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu, menfîler her akşam isbât-ı vücûd etmekle mükellef oldukları hâlde, ben ve hâlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiç bir vakit isbât-ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlisi, oraya gelen Fevzî Paşa’ya şikâyet etmiş. Fevzî Paşa demiş: Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz. Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak ve yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur’âniyede muvakkat fütûr geldi; aks-i maksadımla tokat yedim. Yani, bir menfâdan diğer menfâya, yani Isparta’ya gönderildim.

Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtârlarıyla, belki bu vaz‘iyeti hükûmet hoş görmeyecek diye, Bir parça teennî etsen, iyi olur dediler. Bende tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. Aman halk gelmesin dedim. Yine o menfâdan dahi, üçüncü menfâm olan Barla’ya nefyedildim.

Barla’da ne vakit bana fütûr gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl-i dünyânın yılanlarından ve münâfıklarından birisi bana musallat olmuştur. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.

Ey kardeşlerim Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verseniz ve helâl etseniz söyleyeceğim, gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrîh etmeyeceğim.

İkincisi: Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedâkâr bir talebem olan Abdülmecîd’dir. Abdülmecîd’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde idi, hem muallim idi. Hizmet-i Kur’âniyenin daha revâclı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, ictihâdınca, güyâ menfaatim için iştirâk etmedi, re’y vermedi. Güyâ ben hududa gitse idim, hem hizmet-i Kur’âniye siyâsetsiz, sâfî olmayacaktı, hem de onu Van’dan çıkaracaklar, diye iştirâk etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbûr kaldı.

44

Üçüncüsü: Hizmet-i Kur’âniyenin pek mühim bir a‘zâsı olan Hulûsî Bey’dir. Eğirdir’den memleketine gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek esbâb hazır bulunduğundan, bir derece sırf uhrevî olan hizmet-i Kur’âniyede fütûra yüz gösterecek dâire-i esbâb hazırlanmıştı. Çünkü, hem çoktan görmediği peder ve vâlidesine kavuştu, hem vatanını gördü. hem şerefli ve rütbeli bir sûrette memleketine gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Hâlbuki hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlâs ile, ciddiyet ile hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.

İşte Hulûsî’nin kalbi, çendân lâyetezelzel idi. Fakat bu vaz‘iyet onu fütûra sevk ettiğinden, şefkatli bir tokat yedi. Bazı münâfıklar tam bir iki sene ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit, vazîfe-i ma‘neviyesindeki ciddiyete tam ma‘nâsıyla sarıldı.

Dördüncüsü: Muhâcir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: Evet, ben i‘tirâf ediyorum ki, Hizmet-i Kur’âniyede âhiretim nokta-i nazarında ictihâdımda hatâ ettim. Hizmete fütûr verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve keffâretli bir tokat yedim. Şöyle ki:

Üstâdım yeni îcâdlara, yani Türkçe ezân gibi şeâir-i İslâmiyeye muhâlif bid‘atlere tarafdâr olmadığı için, benim câmiim de Üstâdımın komşusudur, şuhûr-u selâse geliyor, câmiyi terk etsem, hem ben çok sevâb kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam, men‘ edileceğim. İşte bu ictihâda göre, rûhum kadar sevdiğim Üstâdımın muvakkaten başka bir memlekete gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, hizmet-i Kur’âniyeye muvakkaten fütûr gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Lillâhilhamd, Üstâdımın kat‘î ihbârıyla, ona ihtâr edilmiş ki, o musîbetin her bir dakîkası, bir gün ibâdet hükmündedir ve öyle olmasını da rahmet-i İlâhiyeden ümîdvâr olabiliriz. Çünkü o hatâm, bir garaza binâen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasından o arzu gelmişti.

Beşincisi: Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsî’ye vekâlet ettiğim gibi, ona da vekâleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazîfesini hakkıyla îfâ ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstâdına, hem kendine zarar

45

gelmemek için yazdıklarını sakladı. Muvakkaten hizmet-i Nûriyeyi terk etti. Birden bir şefkat tokadı ma‘nâsında, bin lira vermekle mükellef olacak bir da‘vâ başına açıldı. Bir sene o tehdîd altında kaldı. Sonra geldi, burada görüştük. Avdetinde hizmet-i Kur’âniyeye talebelik vazîfesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.

Sonra Kur’ân’ı yeni bir tarzda, yani tevâfuk mu‘cizesini gösterir bir sûrette yazmak husûsunda talebelere bir vazîfe açıldı. Hakkı Efendi’ye de hisse ayrıldı. Elhak, o hissesine sâhib çıktı. Bir cüz’ünü güzel yazdı. Fakat derd-i maîşet zarûretiyle kendini mecbûr bilip, bizden gizli olarak da‘vâ vekâletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı, muvakkaten kıvrıldı. Bu parmakla hem da‘vâ vekâleti yapmak, hem Kur’ân’ı yazmak olmayacak diye, lisân-ı ma‘nâ ile ihtâr edildi. Da‘vâ vekilliğine teşebbüsünü bilmediğimiz için, parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki, kudsî ve sâfî hizmet-i Kur’âniye kendine mahsûs gāyet temiz parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.

Her ne ise, Hulûsî Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime râzı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.

Altıncısı: Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için, ben kardeşim Abdülmecîd’e vekâlet ettiğim gibi, onun da i‘timâd ve sadâkatine i‘timâdıma ve Şâm'lı Hâfız ve Süleymân Efendi gibi bütün hâs dostlarımın hükümlerine istinâden diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü tab‘ etti. İ‘câz-ı Kur’ân’a dâir Yirmi beşinci Söz’ü yeni hurûf çıkmadan tab‘ etmek için ona gönderdik ve Onuncu Söz’ün matbaa fiyatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı hâlimi düşünüp, matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermeye, Belki hoca râzı olmaz diye, onun nefsi onu aldatmış; tab‘ edilmedi. hizmet-i Kur’âniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lirası hırsızların eline geçti. Şefkatli ve dehşetli bir tokat yedi. İnşâallâh zâyi‘ olan dokuz yüz lirası, sadaka hükmüne geçti.

Yedincisi: Şâmlı Hâfız Tevfîk’tir. O kendisi söylüyor: Evet, i‘tirâf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek, hizmet-i Kur’âniyeye fütûr verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şübhem kalmadı ki, bu tokatlar o cihetten geldi.

Birincisi Lillâhilhamd, benim hatt-ı Arabîm Kur’ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsân edilmişti. Üstâdım en evvel

46

üç cüz’, bana yazmaklığım için verdi, sâir arkadaşlarıma da taksîm etti. Kur’ân yazmak iştiyâkı, risâlelerin tebyîz ve tesvîdindeki hizmet arzumu kırdı. Hem Arabî hattı olmayan sâir arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye, gururkârâne bir tavırda bulundum. Hatta Üstâdım, yazıya âit bir tedbîr bana söylediği vakit, Bu iş bana âittir, dedim; Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur gibi o sözü mağrurâne söyledim. İşte bu hatâmdan dolayı hiç hâtıra gelmeyen fevka’l-me’mûl bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime Husrev’e yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, bu muvaffakıyetsizliğim bir tokattır.

İkincisi Ben i‘tirâf ediyorum ki, hizmet-i Kur’âniyedeki kemâl-i ihlâs ile olan ve sırf لوجە اللّٰە için yapılan hizmeti, iki vaz‘iyetim ihlâl ediyordu. Bu yüzden şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garîb hükmündeyim, Hem garibim, hem şekvâ olmasın, Üstâdımın en mühim bir düstûru olan iktisâd ve kanâate riâyet etmediğimden, fakr-ı hâle ma‘rûz olmuşum. Hodbîn ve mağrûr insanlarla ihtilâta mecbûr olduğumdan, Cenâb-ı Hak affetsin, mürüvvetkârâne bir sûrette riyâya ve tabasbusa mecbûr oluyordum. Üstâdım çok def‘a beni îkāz ve ihtâr ve tekdîr ettiği hâlde, maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Hâlbuki Kur’ân-ı Hakîm’in rûh-u hizmetine zıd olan bu vaz‘iyetimden şeytân-ı cinnî ve insî istifâde etmekle beraber, bu hâlim hizmetimize de bir soğukluk, bir fütûr veriyordu.

İşte ben bu kusuruma karşı, şiddetli, fakat inşâallâh şefkatli olur, bir tokat yedim. Şübhem kalmadı ki bu tokat, o kusuruma binâen gelmiş olacak. O tokat da şudur ki: Sekiz senedir ben, Üstâdımın hem muhâtabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum hâlde, sekiz ay kadar Nûrlardan istifâde edemedim. Bu hâle hayret ettik. Ben de, Üstâdım da, Bu neden böyle oluyor diye esbâb arıyorduk. Şimdi kat‘î kanâatimiz geldi ki, Hakāik-i Kur’âniye nûrdur, ziyâdır. Tasannu‘, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu Nûrların hakîkatlerinin meâli, benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabânî görünüyor, yabânî kalıyordu. Cenâb-ı Hak’tan niyâz ediyorum ki, bundan sonra bana, o hizmete lâyık ihlâs ihsân etsin. Ehl-i dünyâya tasannu‘ ve riyâdan beni kurtarsın. Başta Üstâdım olarak kardeşlerimden duâ ricâ ediyorum.

Şâm'lı Hâfız Tevfîk

Sekizincisi: Seyrânî’dir. Bu zât, Husrev gibi Nûra müştâk ve dirâyetli bir talebem idi. Esrâr-ı Kur’âniyenin

47

bir anahtarı ve ilm-i cifrin mühim bir miftâhı olan tevâfukāta dâir Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzâc ettim. Ondan başkaları, kemâl-i şevk ile iştirâk ettiler. O zât, başka bir fikirde ve başka bir merâkta bulunduğu için, iştirâk etmemekle beraber, beni de o kat‘î bildiğim hakîkatten vazgeçirmek istedi. Bir mektûb yazdı. Yazdığı mektûb, cidden bana dokundu. Eyvâh dedim, Bu talebemi kaybettim Çendân fikrini tenvîr etmek istedim. Başka bir ma‘nâ daha karıştı. Bir şefkat tokadı yedi. Bir seneye karîb bir halvethânede, yani hapiste bekledi.

Dokuzuncusu: Büyük Hâfız Zühdü’dür. Bu zât, Ağras’daki Nûr talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zamanda, sünnet-i seniyeye ittibâ‘ ve bid‘alardan ictinâbı meslek ittihâz eden talebelerin ma‘nevî şerefini kâfî görmeyerek, ehl-i dünyânın nazarında bir mevki‘ kazanmak emeliyle mühim bir bid‘anın muallimliğini deruhde etti. Tamamıyla mesleğimize zıd bir hatâ işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi. Hânedânının şerefini zîr u zeber edecek bir hâdiseye ma‘rûz kaldı. Fakat maatteessüf Küçük Hâfız Zühdü, hiç tokada istihkākı yokken, o elîm hâdise ona da temas etti. Belki inşâallâh o hâdise, onun kalbini dünyadan kurtarıp, tamamıyla Kur’ân’a vermek için bir ameliyât-ı cerrâhiye-i nâfia hükmüne geçer.

Onuncusu: Hâfız Ahmed nâmında bir adamdır. Bu zât, risâlelerin yazmasında iki üç sene teşvîkkârâne bir sûrette bulundu ve istifâde de ediyordu. Sonra ehl-i dünyâ, onun zayıf bir damarından istifâde etti. O şevki zedelendi. Ehl-i dünyâya temas etti. Belki hem o cihetle ehl-i dünyânın zararını görmesin, hem sözünü onlara geçirsin; ve bir nevi‘ mevki‘ kazansın; ve dar olan maîşetine bir suhûlet olsun arzu etti. İşte hizmet-i Kur’âniyeye o sûretle, o yüzden gelen fütûr ve zarara mukābil, iki tokat yedi.

Biri, dar maîşetiyle beraber beş nüfûs daha maîşetine ilâve edildi. perişaniyeti, ehemmiyet kesb etti. İkinci tokadı, şeref ve haysiyet noktasında çok hassâs ve hatta bir tek adamın tenkîd ve i‘tirâzını çekemeyen o zât, bilmeyerek bazı dessâs insanlar, onu öyle bir sûrette kendilerine perde ettiler ki, şerefi zîr u zeber oldu. yüzde doksanını kaybetti ve yüz doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise, Allâh affetsin. belki inşâallâh bundan intibâha gelir. yine kısmen vazîfesine döner.

Onbirincisi : Belki rızâsı yoktur diye, yazılmadı.

48

Onikincisi : Muallim Gālib’dir. Evet, bu zât, sâdıkāne ve takdîrkârâne, risâlelerin tebyîzinde çok hizmet etti ve hiç bir müşkilâta karşı zaaf göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemâl-i şevk ile dinliyordu. ve istinsâh ediyordu. Sonra kendine otuz lira ücret mukābilinde umûm Sözler’i ve Mektûbât’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvîr etmek idi. Sonra bazı düşünceler netîcesinde, risâleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden, elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risâlelerin neşriyle ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zâlim ve insafsız çok düşmanları buldu. bir kısım dostlarını da kaybetti.

Onüçüncüsü : Hâfız Hâlid’dir. Kendisi diyor: Evet, ben i‘tirâf ediyorum, Üstâdımın hizmet-i Kur’âniyede neşrettiği âsârın tesvîdinde harâretli bir sûrette bulunduğum zaman, mahallemizde bir câmi‘ imamlığı vardı. Eski kisve-i ilmiyemi giymek ve sarığımı bağlamak niyetiyle muvakkaten hizmet-i Kur’âniyeye fütûr verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz dokuz ay imamlık ettiğim hâlde, müftünün de çok va‘dlerine rağmen, fevkalâde olarak sarığımı saramadım. Şübhemiz kalmadı ki, bu şefkatli tokat, o kusurdan geldi. Ben Üstâdımın hem bir muhâtabı, hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmem ile tesvîd husûsunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise, yine şükür ki, kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik ve arkamızda Şâh-ı Geylânî gibi, melek-i sıyânet gibi bir Üstâdımız bulunduğuna i‘timâd ettik.

Hâfız Hâlid

Ondördüncüsü : Üç Mustafâ’nın küçücük üç tokat yemeleridir.

Bunlardan birincisi Mustafa Çavuş’tur. Bu zât sekiz senedir, bizim husûsî küçük câmiye bakıyordu. Hem sobasına, hem gazyağına, hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hatta gazyağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini, sonradan öğrendik. Cemâate, hususan cum‘a gecelerinde gāyet zarûrî bir iş olmayınca geri kalmıyordu. Sonra ehl-i dünyâ onun safvet-i kalbinden istifâde ederek demişler: Sözler’in bir kâtibi olan Hâfızın sarığına ilişecekler. Hem gizli okunan ezân, muvakkaten terk edilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığını çıkarsın.

O bilmiyordu ki, hizmet-i Kur’âniyede bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dâir sözü teblîğ etmek, Mustafâ Çavuş gibi yüksek rûhlulara pek ağırdır.

49

O da onların sözlerini teblîğ etmiş. O gece ben rüyamda görüyordum ki, Mustafâ Çavuş elleri kirli olduğu hâlde, kaymakamın arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim: Mustafâ Çavuş Sen bugün kimin ile görüştün? Seni ellerin mülevves bir sûrette kaymakamın arkasında gördüm. O dedi: Eyvâh Bana böyle bir sözü muhtar söyledi, Kâtibe söyle diye. Ben de arkasında ne olduğunu bilmedim.

Hem aynı günde bir okkaya yakın gazyağını Mustafâ Çavuş câmiye getirmiş. O gün hiç vukū‘ bulmayan bir hâdise olmuş. câmi'in kapısı açık kalmış. bir keçi yavrusu içeriye girmiş. büyük bir adam gelmiş. keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı müzahrafâtı yıkamak için, ibrikteki gazyağını su zannetmiş, bütün o gazyağını temizlik yapıyorum diye, câmi'in her tarafına serpmiş. Acâibdendir ki, hiç kokusunu duymamış. Demek o mescid, lisân-ı hâl ile Mustafâ Çavuş’a diyor: Senin gazyağın bize lâzım değil Ettiğin hatâdan dolayı gazyağını kabûl etmedim diye, işâret için o adama gaz yağının kokusu işittirilmemiş. Hatta o hafta içindeki cum‘a gecesinde ve birkaç mühim namazda, o kadar çalıştığı hâlde cemâate yetişemiyordu. Sonra ciddî bir nedâmet ve istiğfâr ettikten sonra safvet-i asliyesini buldu.

İkincisi İki Mustafalardır. Kuleönü’ndeki kıymetdâr, çalışkan, mühim bir talebem olan Mustafâ ile, onun çok sâdık ve fedâkâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır. Ben bayramdan sonra, ehl-i dünyânın bize sıkıntı vermemesi ve hizmet-i îmâniyeye fütûr gelmemesi için, Şimdilik gelmesinler diye onlara haber göndermiştim. Şâyed gelecek olurlarsa, birer birer gelsinler demiştim. Hâlbuki bunlar, üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsâid ise, gitmeleri niyet edildi. Hiç vukū‘ bulmamış bir tarzda, hem Mustafâ Çavuş, hem Süleymân Efendi, hem ben, hem onlar, zâhirî hiç bir tedbîr düşünemedik. Bize unutturuldu. Her birimiz ötekine bırakıp ihtiyâtsızlık ettik. Onlar da fecirden evvel gittiler. Onları iki sâat öyle bir fırtına mütemâdiyen tokatladı ki, Bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telâş ettim. Bu kışta şimdiye kadar, ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de ben bu kadar bir kimseye acımıştım. Sonra Süleymân’ı, ihtiyâtsızlığının cezâsı olarak, sıhhat ve selâmetlerini anlamak için arkalarından gönderecektim. Mustafâ Çavuş dedi: O gitse, o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramaklığım lâzım.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç