LEM'ALAR

116

[ONYEDİNCİ LEM‘A]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Zehre’den gelmiş On yedi Nota dan ibârettir.

Mukaddime: Bir zaman inâyet-i Rabbâniye ile ma‘rifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyâhat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât-ı tevhîdiyeyi, Arabî olarak notalar sûretinde Zehre, Şu‘le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risâlelerde kaydetmiştim. Bu risâleler uzun bir hakîkatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nûrun yalnız bir şuâ‘ını irâe etmek tarzında yazılmıştı. Yalnız kendime birer hâtıra ve birer ihtâr şeklinde idi. başkaların istifâdeleri mahdûd kalmıştı. Hususan en mümtâz ve en hâs kardeşlerimin kısm-ı a‘zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarları ve ilhâhları üzerine, o notaların ve o lem‘aların kısmen îzâhlı ve kısmen kısa meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbûr oldum.

Şu notalar ve Arabî risâleler, Yeni Saîd’in en evvel hakîkat ilminden, bir derece şuhûd sûretinde gördüğü hakîkatler olup, tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleleri sâir sözlerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Bir kısmı da, gāyet mücmel olmakla beraber îzâh edilmiyor. Tâ letâfet-i asliyesini kaybetmesin.

Zehre’nin Notalarından Birinci Nota: Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gāfil Saîd Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden mufârakat eden bir şeye kalbini bağlamak, sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terkedip arka çeviren, bâhusûs berzah seferinde sana arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî‘ etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firâkla senden ayrılıp günahlarını senin boynuna takan, hususan senin rağmine olarak, husûlü ânında seni terkeden fânî şeylerle kalbini bağlamak, senin için kâr-ı akıl değildir.

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtta, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtın müsâdemâtı altında ezilip bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme Onların zevâlinden

117

kederlenme. Sen kendi mâhiyetine bak ki, senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemez. mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmîn edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultânıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine mutî‘ olan o sultânına itâat et, kurtul

İkinci Nota: Hakîkatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan Kur’ân’ın desâtîrindendir ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından hiç bir şeyi ona taabbüd edecek derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini, hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkāt, ma‘bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.

Üçüncü Nota: Ey gāfil Saîd Bil ki, Galat-ı his nev‘inden, gāyet muvakkat dünyayı, lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazarla sâbit telakkî ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız kıyâmetin kopmasından korkuyorsun.

Aklını başına al. Sen de ve senin husûsî dünyan da, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma‘rûzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan, şu misâle benzer ki: bir adam, elinde olan aynasını bir hâneye veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o aynada görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür aynanın başına gelse, o misâlî hânede ve bahçede, herc ü merc ve karışıklık düşer. Hâriçteki hakîkî hânenin veya şehrin veya bahçenin devâm-ı bekāsı sana fâide vermez.

Çünkü senin elindeki aynadaki hâne ve sana âit şehir ve bahçe, yalnız aynanın sana verdiği mikyâs ve mîzân iledir. Senin hayâtın ve ömrün, bir aynadır. Senin dünyanın direği ve aynası ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakîkada o hânen ve bahçen ve şehrin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakîka senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaz‘iyettedir. Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme

118

Dördüncü Nota: Ey Saîd Bil ki, ekseriyetle Fâtır-ı Hakîm’in âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymetdâr şeyleri aynıyla iâde eder. Yani, ekser eşyânın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde ve asırların değişmesinde o kıymetdâr ehemmiyetli şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kāide-i âdetullâh ekseriyetle muttarid görünüyor.

İşte bu sâbit kāideye binâen deriz: Mâdem fünûnun ittifâkıyla ve ulûmun şehâdetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkāt içinde en ehemmiyetlisi insandır. Ve mevcûdât içinde en kıymetdârı yine insandır. Ve insanın bir ferdi, sâir hayvanların bir nev‘i hükmündedir. Elbette kat‘î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde beşerin her bir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.

Beşinci Nota: Şu notada Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Saîd’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Saîd harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûnu ve medeniyeti, o seyâhat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâb ederek ziyâde müşkilâta medâr olduğundan, bilmecbûriye zihnini silkeleyip, müzahraf felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa lehinde şehâdet eden hissiyât-ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı ma‘nevîsi ile bir cihette gāyet kısa ve bir cihette gelecek uzun muhâvereye mecbûr olmuştur.

Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, Îsevîlik dîn-i hakîkîsinden aldığı feyiz ile hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi‘ san‘atları ve adâlet ve hakkāniyete hizmet eden fünûnları ta‘kîb eden Avrupa’ya hitâb etmiyorum. Belki felsefe-i tabîiye zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek, beşeri sefâhete ve dalâlete sevkeden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum.

Şöyle ki: O zaman, o seyâhat-i rûhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünûn-u nâfiadan başka mâlâya‘nî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı ma‘nevîsine karşı demişim:

119

Bil, ey ikinci Avrupa Sen sağ elin ile sakîm ve dalâletli bir felsefeyi, sol elin ile de sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup da‘vâ edersin ki; Beşerin saâdeti bu ikisiyledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen, senin başını yesin ve yiyecek

Ey küfür ve küfrânı dağıtıp neşreden bedbaht rûh Acaba hem ruhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbetzede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın cisminin, zâhirî bir sûrette, aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes‘ûd denilebilir mi?

Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden me’yûs olması ve vehmî bir emelden ümidinin kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisâr-ı hayâle uğraması sebebiyle, tatlı hülyalar ona acılaşıyor, şirin vaz‘iyetler onu ta‘zîb ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor.

Hâlbuki senin şeâmetinle, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir bîçâre insana, hangi saâdeti te’mîn ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi ve rûhu cehennemde azâb çeken bir insana mes‘ûd denilebilir mi?

İşte sen, bîçâre beşeri böyle baştan çıkardın. Yalancı bir cennet içerisinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun.

Ey beşerin nefs-i emmâresi Bu temsîle bak. Beşeri nereye sevkettiğini bil.

Meselâ, bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçâre, âciz bir adam bulunuyor. Zâlimler onlara hücûm ediyorlar, mallarını ve eşyâlarını gasb ediyorlar, kulübeciklerini harâb ediyorlar, bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâllerine semâ ağlıyor. Nereye baksan, hâl bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zâlimlerin gürültüleri, mazlûmların ağlayışları olduğundan, umûmî bir mâtem o yolu kaplamış. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle de müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor. Hâlbuki vicdân bu derece eleme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbûr olacak. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihâyetsiz vahşeti iltizâm edecek ve öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umûmun helâketi onu müteessir etmesin. veyâhûd kalbin ve aklın muktezâsını ibtâl etsin.

120

Ey sefâhet ve dalâlette bozulmuş ve Îsevî dininden uzaklaşmış olan ikinci Avrupa Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile, rûh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı a‘lâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne atar. Hayvanâtın en bedbahtı derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun yegâne ilaç, muvakkaten ibtâl-i his hizmetini gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilacın, senin başını yesin ve yiyecek İşte beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet, bu misâle benzer.

İkinci yol ki, Kur’ân-ı Hakîm, hidâyetiyle beşere hediye etmiştir. Şöyledir: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir sultân-ı âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o sultânın emriyle o askerlerin bir kısmını terhîs ediyorlar. Silâhlarını ve atlarını ve mîrî levâzımâtlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresi veriyorlar. O terhîs olunan neferler, çendân ünsiyet ettikleri at ve silâhlarının teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar. Fakat hakîkat noktasında terhîs ile müferrah oluyorlar. Sultânın ziyâretine ve padişahın pâyitahtına dönmeleri ve padişahı ziyâret etmeleri cihetinde gāyet memnûn oluyorlar.

Bazen terhîs me’mûrları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. Silâhını teslîm et diyorlar. Nefer diyor: Ben padişahımın askeriyim. onun hizmetindeyim ve onun yanına gideceğim. Sizler neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsı ile gelmiş iseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. emrinizi gösteriniz yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil. Çünkü nefsim benim değil, benim sultânımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve sultânımın haysiyetini himâye ve izzetini vikāye için size baş eğmeyeceğim der.

İşte o ikinci yoldaki medâr-ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl bir numûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında bir sevinç ve şenlik ile bir tahşîdât ve sevkiyât-ı askeriye var. ve vefeyât nâmında sürûr ve mızıka ile bir terhîsât-ı askeriye görünüyor ki, işte Kur’ân-ı Hakîm, beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi tam kim kabûl etse, böyle iki cihânın saâdetine giden bu ikinci yolda gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn olur ve ne de gelecek şeyden havf eder.

121

Ey ikinci bozuk Avrupa Senin çürük esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: En büyük melekten en küçük semeğe kadar her bir zîhayat, kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gāye-i himmeti ve hedefi ve maksadı, yaşamak ve bekāsını te’mîn etmektir diyorsun.

Hâlik-ı Kerîm’in kerem düstûrlarından ve erkân-ı kâinâtta kemâl-i itâatle imtisâl edilen düstûr-u teâvünle, nebâtât hayvanâtın imdâdına ve hayvanât insanların yardımlarına koşmalarından tezâhür eden o umûmî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zanedip, Hayat bir cidâldir diye, ahmakāne hükmetmişsin. Acaba o düstûr-u teâvünün cilvelerinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları, nasıl bir cidâl olur? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.

Hem senin çürük bir esasın, Her şey kendi nefsine mâliktir diyorsun. Hiç bir şey kendine mâlik olmadığına kat‘î bir delîl şudur ki: Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyâr noktasında en geniş irâdelisi, insandır. Hâlbuki bu insanın düşünmek, söylemek, yemek, içmek gibi zâhir ef‘âl-i ihtiyâriyesinin yüz cüz’ünden onun dest-i ihtiyârîsine verilen ve dâire-i iktidârına giren, yalnız meşkûk tek bir cüz’dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz’ünden, bir cüz’üne mâlik olmayan, nasıl Kendi nefsine mâliktir denilir?

Böyle en eşref ve ihtiyârı en geniş olan insanın bu derece hakîkî tasarruftan eli bağlanmış bulunsa, Sâir hayvanât ve cemâdât kendi kendine mâliktir diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan, cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbat eder.

Ey ikinci bozuk Avrupa Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, senin bir gözlü dehândır. Yani senin hârika, menhûs zekândır. O kör dehân ile, her şeyin Hâlikı olan Rabbini unuttun. mevhûm bir tabiata istinâd ettin. Hâlik’ın âsârını esbâba verdin. o Hâlik’ın malını, bâtıl ma‘bûd olan tâğūtlara taksîm ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her bir zîhayatın, her bir insanın tek başıyla hadsiz a‘dâya karşı mukāvemet etmesi ve nihâyetsiz hâcâtın tahsîline çabalaması lâzım gelir.

Zerre gibi bir iktidâr, ince tel gibi bir ihtiyâr, zâil lem‘a gibi bir şuûr, çabuk söner şu‘le gibi bir hayat, çabuk geçer

122

dakîka gibi bir ömür ile, o hadsiz a‘dâ ve hâcâta karşı dayanmaya mecbûr olur. Hâlbuki o bîçâre zîhayatın sermayesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmez. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başkasından meded beklemez, وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِرٖینَ اِلَّا فٖی ضَلَالٍ sırrına mazhar olur.

İşte senin karanlıklı dehân, nev‘-i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, o geceyi yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvîr ettin. O lâmbalar, sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmelerine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyorlar.

Hem senin şâkirdlerin nazarında, her bir zîhayat, zâlimlerin hücûmuna ma‘rûz, miskîn birer musibetzededirler. Dünya bir mâtemhâne-i umûmîdir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır.

Hem senden tam ders alan şâkirdin, tam bir firavun olur. Fakat en hasîs bir şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü her şeyi kendine rab telakkî eden bir firavun-u zelîldir.

Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskîn bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaati için, şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.

Hem cebbârdır, fakat kalbinde bir nokta-i istinâd bulamadığı için, zâtında gāyet âciz bir cebbâr-ı hodfurûştur.

Hem o şâkirdin gāye-i himmeti, hevesât-ı nefsâniyeyi tatmîn ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında, kendi menfaat-i nefsini arayan; ve hırs ve gururunu teskîn etmeye çalışan ve nefsinden başka ciddî olarak hiç bir şeyi sevmeyen, her şeyi nefsine fedâ eden bir şeytân-ı dessâstır.

Ama Kur’ân’ın hâlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a‘zam-ı mahlûkāta karşı ubûdiyete tenezzül etmeyen bir abddir. Hem cennet gibi en büyük ve a‘zam bir menfaati, gāye-i ubûdiyet yapmayan bir abd-i azîzdir. Hem halîm selîmdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellül ve tenezzül etmeyen bir halîm-i âlîhimmettir. Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîm’i, ona ileride iddihâr ettiği mükâfât ile bir fakîr-i müstağnîdir. Hem zayıftır. Fakat kudreti nihâyetsiz olan seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf-i kavîdir.

123

Kur’ân, hakîkî bir şâkirdine cennet-i ebediyeyi dahi gāye-i maksad yaptırmadığı hâlde, bu zâil, fânî dünyayı ona gāye-i maksad hiç yapar mı? İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduklarını anla

Hem felsefe-i sakîmenin şâkirdleriyle, Kur’ân-ı Hakîm’in tilmîzlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını, bununla muvâzene edebilirsin. Şöyle ki:

Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar ve onun aleyhinde da‘vâ açar.

Kur’ân’ın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umûm sâlih ibâdı, kendine kardeş telakkî eder. ve gāyet samîmî bir sûrette onlara duâ eder ve saadetleriyle mes‘ûd olur. ve ruhunda onlara karşı şedîd bir alâkayı hisseder. Hem en büyük olan arşı ve şemsi, musahhar birer me’mûr ve kendi gibi âbid birer mahlûk telakkî eder.

Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisât-ı rûhlarını, bundan kıyâs et ki: Kur’ân, kendi şâkirdinin ruhuna öyle inbisât ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbîhe bedel, doksan dokuz esmâ-yı İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, tesbîh taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir. Evrâdlarınızı bununla okuyunuz der.

İşte bak Kur’ân’ın tilmîzlerinden Şâh-ı Geylânî ks Rufâî ks Şâzelî ks gibi şâkirdler, virdlerini okudukları vakit dinle Bak, ellerinde silsile-i zerrâtı ve katarât adedlerini ve mahlûkātın aded-i enfâsını tutmuşlar, onlarla evrâdlarını okuyorlar. Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve tesbîh ediyorlar.

İşte bak, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın terbiyesine ki, nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’ân’la ne kadar teâlî ediyor. Ve ne derece letâifi inbisât ediyor ki, koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbîh olmakta kısa görüyor. Ve cenneti zikir ve virdine gāye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb-ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde, nihâyet tevâzuu cem‘ ediyor. Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.

İşte felsefe-i sakîme-i Avrupaiyenin yek-çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakîkatleri, iki cihâna bakan gayb-âşinâ

124

parlak iki gözüyle iki saâdete nazar eden ve beşer için iki âleme iki eliyle işâret eden hüdâ-yı Kur’ânî der ki:

Ey insan Senin elinde bulunan nefis ve malın, senin mülkün değildir. belki sana emânettir. O emânetin mâliki de, her şeye Kadîr, her şeyi bilir bir Rahîm-i Kerîm’dir. O senin yanındaki mülkünü, senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhâfaza etsin, zâyi‘ olmasın. İleride sana mühim bir fiyat verecek.

Sen, muvazzaf ve me’mûr bir askersin. Onun nâmıyla çalış ve onun hesabıyla amel et. O mâlikin, muhtâç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin tâkatinin yetmediği şeylerden seni muhâfaza eder. Senin şu hayatının gāyesi ve netîcesi, o mâlikin esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit, اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ de.

Yani, Ey musîbet Ben mâlikimin hizmetindeyim Eğer onun izin ve rızâsıyla geldinse, merhaba, safâ geldin Çünkü bir vakit, elbette ona döneceğiz ve onun huzûruna gideceğiz ve ona müştâkız. Mâdem bir zaman herhalde bizi hayâtın tekâlîfinden âzâd edecektir. Haydi ey musîbet O terhîs ve o âzâd etmek, senin elinle olsun, ben râzıyım. Eğer benim emânet muhâfazasında vazîfeperverliğimi tecrübe sûretinde sana emir ve irâde etmiş de, teslîm olmaklığıma izin ve rızâsı yoksa, tâkatim yettikçe, emîn olmayana mâlikimin emânetini teslîm etmem der.

İşte binden bir numûne olarak, dehâ-yı felsefînin ve hüdâ-yı Kur’ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakîkat-i hâli, sâbıkan beyân edilen tarz ile gidiyor.

Fakat hidâyet ve dalâlette insanların dereceleri mütefâvittir. Gafletin mertebeleri muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakîkati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi ibtâl ediyor. Ve bu zamanda gaflet, öyle bir derecede ibtâl-i hissetmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyor. Fakat hassâsiyet-i ilmiyenin tezâyüdüyle; ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin îkāzâtıyla, o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğūtlarıyla ve fünûn-u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere; ve onları körü körüne taklîd edip ittibâ‘ edenlere, binlerle nefrîn ve teessüfler

125

Ey bu vatan gençleri Frenklerin taklîdine çalışmayınız Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetlerinden sonra, sizler hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ‘ ediyorsunuz ve onlara emniyet ediyorsunuz? Yok Yok Onları sefîhâne taklîd edenler, onlara ittibâ‘ değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihâk edip, hem kendi kendinizi, hem kardeşlerinizi i‘dâm ediyorsunuz.

Âgâh olunuz Sizler böyle ahlâksızca ittibâ‘ ettikçe, hamiyet da‘vâsında yalancılık ediyorsunuz Çünkü şu sûretteki ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfâftır. ve milletinizle bir istihzâdır هَدٰینَا اللّٰهُ وَاِیَّاكُمْ اِلٰی صِرَاطٍ مُسْتَقٖیمٍ

Altıncı Nota: Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakāik-i îmâniyenin inkârındaki ittifâklarından telâşa düşen ve i‘tikādını bozan bîçâre insan Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve aded çokluğunda değildir. Çünkü insan eğer insan olmazsa şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk-meşrebliler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakkî ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır.

Sen görüyorsun ki, hayvanâtın kemiyet ve aded i‘tibâriyle hadsiz bir çokluğu varken; ve ona nisbeten insan gāyet az iken, insan, umûm envâ‘-ı hayvânât üstünde sultân ve halîfe ve hâkim olmuştur.

İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefîhler, Cenâb-ı Hakk’ın hayvanâtından bir nevi‘ habîstirler ki, Fâtır-ı Hakîm, onları dünyanın i‘mârı için halketmiştir. Ve mü’min ibâdına ettiği ni‘metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyâsî yapmıştır. âkıbette müstehak oldukları cehenneme teslîm edecektir.

İşte o küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakîkat-i îmâniyeyi inkâr ve nefyetmekte kuvvetleri yoktur. Çünkü nefiy sırrıyla ittifâkları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ, bütün İstanbul ahâlisi Ramazân’ın başında ayı görmediklerinden nefyetseler, iki şâhidin isbatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifâkı sukūt eder. Mâdem küfür ve dalâletin mâhiyeti nefiydir, inkârdır, cehildir, ademdir. Küffârın kesretle ittifâkı ehemmiyetsizdir. Ehl-i hakkın, hak ve sâbit ve sübûtu isbat olunan mesâil-i îmâniyede şuhûda istinâd eden iki mü’minin hükmü, o hadsiz ehl-i dalâletin ittifâkına râcih olur, galebe eder. Bu hakîkatin sırrı şudur ki:

126

Nefyedenlerin da‘vâları sûreten bir iken, müteaddiddir. birbiriyle ittihâd edemezler ki, kuvvetlensin. İsbat edicilerin da‘vâları ise ittihâd ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl-i Ramazânı görmeyen der ki: Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor der. Başkası da Nazarımda yoktur der. Daha başkası da öyle der. Her biri Kendi nazarımda yoktur der. Her birinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbâb dahi ayrı ayrı olduğu için, da‘vâları da ayrı ayrı olur. birbirine kuvvet veremez.

Fakat isbat edenler, Benim nazarımda ve gözümde hilâl var demiyorlar. Belki Nefsül’emirde gökyüzünde hilâl vardır, görünüyor der. Görenler, bütün aynı da‘vâyı Nefsül’emirde vardır der.

Demek isbat edenlerin bütün da‘vâları birdir. Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, da‘vâları da ayrı ayrı olur. Nefsül’emre hükmedemiyorlar. Çünkü nefsül’emirde nefiy, isbat edilmez. Çünkü ihâta lâzımdır. وَالْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا یُثْبَتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظٖیمَةٍ bir kāide-i usûldür.

Evet, bir şeyi Dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfîdir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy isbat edilsin.

İşte bu sırra binâen, ehl-i küfrün bir hakîkati nefyetmesi ise, bir mes’eleyi halletmek veyâhûd dar bir delikten geçmek veyâhûd bir hendekten atlamak gibidir ki, bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamazlar. Fakat, isbat edenler nefsül’emirde hakîkat-i hâle baktıkları için, müddeâları ittihâd ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım ediyor. Bu hâl büyük bir taşın kaldırılmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa, daha ziyâde kaldırılması kolay olur. birbirinden kuvvet alır.

Yedinci Nota: Ey müslümanları dünyaya şiddetle teşvîk eden; ve san‘at ve terakkıyât-ı ecnebiyeye cebren sevkeden bedbaht hamiyetfurûş Dikkat et, bu milletin bazılarının dîn ile bağlandıkları râbıtaları kopmasın Eğer böyle ahmakāne ve körü körüne topuzların altında bazıların dinden râbıtaları kopsa, o vakit o dinsizler hayât-ı ictimâiyede bir semm-i kātil hükmünde zarar verecekler.

Çünkü mürteddin vicdânı tamâmen bozulduğundan, o mürted, hayât-ı ictimâiyeye zehir olur. Ondandır ki ilm-i usûlde, mürteddin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir, zımmî olsa veya musâlaha etse, hakk-ı hayatı vardır. Bu da usûl-ü şerîatın bir düstûrudur.

127

Hem mezheb-i Hanefîde ehl-i zımmeden olan bir kâfirin şehâdeti makbûldür. Fakat fâsık olan, merdûdü’ş-şehâdettir. Çünkü fâsık, hâindir.

Ey bedbaht, fâsık adam Fâsıkların kesretine bakıp aldanma. ve Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir deme. Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzât taleb edip yapmaz. Belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiç bir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temennî etmesin. ve âmirini ve reîsini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, اَلْعِیَاذُ بِاللّٰهْ irtidâd ede. Vicdânı tefessüh ede. yılan gibi zehirlemekten lezzet ala.

Ey dîvâne baş ve bozuk kalb Zanneder misin ki Müslümanlar, dünyayı sevmiyorlar. Veyâhûd dünyayı düşünmediklerinden fakîr hâle düşmüşler ve îkāza muhtâçtırlar. Tâ ki, dünyadan hisselerini unutmasınlar.

Senin zannın yanlıştır. Tahmînin hatâdır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için Müslümanlar fakîr hâle düşüyorlar. Çünkü mü’minde hırs, sebeb-i hasâret ve sefâlettir. اَلْحَرٖیصُ خَٓائِبٌ خَاسِرٌ durûb-u emsâl hükmüne geçmiştir.

Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbâb çoktur. Başta nefsi ve hevâsı ve ihtiyacı ve havâssı ve duyguları ve şeytânı ve dünyanın sûrî tatlılığı ve senin gibi fenâ arkadaşları ve daha çok dâîleri vardır. Hâlbuki bâkî olan âhirete ve uzun olan hayât-ı ebediyeye da‘vet eden azdır. Eğer sende bu bîçâre millete karşı zerre mikdâr hamiyet varsa; ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan değilse, hayât-ı bâkiyeye da‘vet eden azlara imdâd etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.

Âyâ, zanneder misin ki, bu milletin fakr-ı hâli, dinden gelen bir zühd; ve terk-i dünyâdan gelen bir tenbellikten neş’et ediyor. Hayır, bu zannında hatâ ediyorsun. Acaba görmüyor musun, Çin ve Hind’deki Mecûsî ve Berâhime; ve Afrika’daki zencîler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarûrî kūttan ziyâdesi Müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zâlimleri veya Asya münâfıkları, desîselerle ya çalıyorlar veya gasb ediyorlar.

Eğer sizin böyle cebren ehl-i îmânı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, memlekette âsâyiş ve emniyeti te’mîn ve kolayca idare etmek ise, kat‘iyen biliniz ki, Hatâ ediyorsunuz Yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü i‘tikādı sarsılmış,

128

ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyişin te’mîni, binlerle ehl-i salâhın idaresinden daha müşkildir.

İşte bu esaslara binâen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvîk edilmeye muhtâç değildirler. Terakkıyât ve âsâyişler bununla te’mîn edilmez. Belki mesâîlerin tanzîmine ve mâbeynlerindeki emniyetin te’sîsine ve teâvün düstûrunun teshîline muhtâçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i dîniye ile olur.

Sekizinci Nota: Ey sa‘y ve ameldeki lezzet ve saâdeti bilmeyen tenbel insan Bil ki, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs-i amel içine koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcûdât, hatta bir nokta-i nazarda câmidât dahi, evâmir-i tekvîniye ta‘bîr edilen husûsî vazîfelerinde kemâl-i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evâmir-i Rabbâniyeye imtisâl ediyorlar. Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şemse ve kamere kadar her şey, kemâl-i lezzetle vazîfelerine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından, âkıbeti ve netîceleri düşünmeden mükemmel vazîfelerini îfâ ediyorlar.

Eğer desen: Zîhayatta lezzet kābildir. Cemâdâtta nasıl şevk ve lezzet olabilir?

Elcevab: Cemâdât, kendi hesablarına değil, onlara tecellî eden esmâ-yı İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemâl, bir güzellik, bir intizâm isterler ve arıyorlar. Ve o vazîfe-i fıtriyelerinin imtisâlinde, Nûru’l-Envâr’ın isimlerine birer ma‘kes, birer ayna hükmüne geçtiklerinden tenevvür ederler, terakkî ederler.

Meselâ, nasıl ki bir katre su ve bir zerrecik cam parçası, zâtında ziyâsız ve ehemmiyetsiz iken, sâfî kalbleriyle güneşe yüzlerini çevirseler, o vakit o ehemmiyetsiz ve ziyâsız katre ve cam parçası, güneşin bir nevi‘ arşı olurlar. Senin yüzüne de tebessüm ederler.

İşte bu misâl gibi zerrât ve mevcûdât, cemâl-i mutlak ve kemâl-i mutlak sâhibi olan Zât-ı Zülcelâl’in isimlerine vazîfeperverlik cihetinde ayna olmalarıyla, o katre ve o zerrecik şişe gibi, gāyet aşağı bir dereceden, gāyet yüksek bir derece-i zuhûra ve tenevvüre çıkıyorlar.

Mâdem vazîfe cihetinde gāyet nûrânî ve yüksek bir makam alıyorlar. Lezzet mümkün ve kābil ise, yani hayat-ı âmmeden

129

hissedâr iseler, gāyet lezzetle o vazîfeleri görüyorlar, denilebilir. Vazîfede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delîl, sen kendi a‘zâ ve duygularının hizmetlerine bak. Her birinin bekā-yı şahsî ve bekā-yı nev‘î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hatta hizmeti terketmek, o uzvun bir nevi‘ azabıdır.

Hem en zâhir bir delîl dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvanâtın vazîfelerinde gösterdikleri fedâkârâne ve merdâne vaz‘iyetlerdir. Horoz aç olduğu hâlde, tavukları nefsine tercîh eder. Bulduğu rızka onları çağırır. yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihâr ve telezzüzle o vazîfeyi gördüğü görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır. Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hayatı için ruhunu fedâ eder, ite atılır. Kendi aç kalır, yavrularını doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki, açlık acısına ve ölümün elemine, o lezzeti tercîh eder, ziyâde gelir.

Hayvânî vâlideler, yavruları küçük iken vazîfeleri bulunduğundan, lezzetle himâyeye çalışırlar. Yavrular büyüdükten sonra o vazîfe kalkar, lezzet de gider. Hatta vâlidesi, bazen yavrusunu döver, elindeki taneyi alır, yer. Yalnız insan nev‘indeki vâlidelerin vazîfeleri, bir derece devam eder. Çünkü insanlarda za‘f ve acz i‘tibâriyle dâimâ bir nevi‘ çocukluk hâli var. Her vakitte şefkate muhtâçtırlar.

İşte hayvanâtın horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine bak, anla ki:

Bunlar kendi hesablarına ve kendi nâmlarına, kendi kemâlleri için o vazîfeyi görmüyorlar. Çünkü hayatlarını vazîfede lâzım gelse, fedâ ediyorlar. Belki o vazîfeleri, onları o vazîfe ile tavzîf eden ve o vazîfe içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün‘im-i Kerîm’in hesabına ve Fâtır-ı Zülcelâl’in nâmına görüyorlar.

Hem nefs-i hizmette ücret bulunduğuna bir delîl de şudur ki: Nebâtât ve eşcâr, bir nevi‘ şevk ve lezzeti ihsâs eden bir tavır ile, Fâtır-ı Zülcelâl’in emrine imtisâl ediyorlar. Çünkü dağıttıkları güzel kokular ve müşterilerin nazarlarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbüllenmeleri; ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini fedâ etmeleri, ehl-i dikkate gösterir ki, onların emr-i İlâhînin imtisâlinde öyle bir lezzetleri var ki, nefislerini mahvedip çürütüyorlar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç