
SAYFA 92
[ONDÖRDÜNCÜ LEM‘A]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
İki Makamdır. Birinci makamı, iki suâlin cevabıdır.
Azîz sıddîk kardeşim Re’fet Bey
Sevr ve hûta dâir sorduğun suâlin bazı risâlelerde cevâbı vardır. O nevi‘ suâllere göre cevâb, Yirmi dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında On İki Asıl nâmıyla on iki kāide-i mühimme beyân edilmiştir. O kaideler, ehâdîs-i Nebeviyeye dâir muhtelif te’vîlâta birer mihenktirler ve ehâdîse gelen evhâmı def‘ edecek mühim esaslardırlar. Maatteessüf şimdilik sünûhâttan başka ilmî mesâil ile iştigālime mâni‘ bazı hâller var. Onun için suâlinize göre cevâb veremiyorum. Eğer sünûhât-ı kalbiye olsa, bilmecbûriye meşgul oluyorum. Bazı suâller sünûhâta tevâfuk ettiği için cevâb verilir, gücenmeyiniz. Onun için her bir suâlinize lâyıkınca cevâb veremiyorum. Haydi bu def‘aki suâlinize kısa bir cevâb vereyim.
Bu def‘aki suâlinizde diyorsunuz ki: Hocalar diyorlar: Arz, öküz ve balık üzerinde duruyor. Hâlbuki arz, muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne balık?
Elcevab: İbn-i Abbâs ra gibi zâtlara isnâd edilen sahîh bir rivâyet var ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sormuşlar: Dünya ne üstündedir? Ferman etmiş: عَلَی الثَّوْرِ وَالْحُوتِ. Bir rivâyette bir def‘a, عَلَی الثَّوْرِ demiş; diğer def‘ada, عَلَی الْحُوتِ demiştir. Muhaddislerin bir kısmı, isrâîliyâttan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevârî hikâyelere bu hadîsi tatbîk etmişler. Hususan Benî-İsrâîl âlimlerinin müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sâbıkada sevr ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadîse tatbîk edip, hadîsin ma‘nâsını acîb bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu suâlinize dâir gāyet mücmel üç esas ve üç vecih söylenecek.
Birinci Esas: Benî-İsrâîl ulemâsının bir kısmı müslüman olduktan sonra, eski ma‘lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyet’e mal olmuş. Hâlbuki o eski ma‘lûmâtlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara âittir, İslâmiyet’e âit değildir.
İkinci Esas: Teşbîh ve temsîller, havâstan avâma geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürûr-u zamanla hakîkat telakkî edilir. Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben vâlideme dedim: Neden ay böyle oldu? Dedi: Yılan yutmuş.
SAYFA 93
Dedim: Daha görünüyor. Dedi: Yukarıda yılanlar cam gibi olup, içlerinde bulunan şeyi gösterirler.
Bu çocukluk hâtırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: Bu kadar hakîkatsiz bir hurâfe, vâlidem gibi ciddî zâtların lisânında nasıl geziyor? diye düşünürdüm. Tâ, felekiyât fennini mütâlaa ettiğim vakit gördüm ki, vâlidem gibi öyle diyenler, bir teşbîhi hakîkat telakkî etmişler. Çünkü derecât-ı şemsiyenin medârı olan mıntıkatü’l-bürûc ta‘bîr ettikleri dâire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dâiresi birbiri üstüne geçmekle, o iki dâire her biri iki kavis şeklini vermiş. o iki kavise felekiyyûn ulemâsı, latîf bir teşbîh ile, büyük iki yılan nâmı olan tinnîneyn nâmını vermişler.
İşte o iki dâirenin tekātu‘ noktasına, baş ma‘nâsına re’s, diğerine kuyruk ma‘nâsına, zeneb demişler. Kamer re’se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyyûn ıstılâhınca haylûlet-i arz vukū‘ bulur. Yani küre-i arz tam ikisinin ortasına düşer, o vakit kamer hasf olur. Sâbık teşbîh ile Kamer, tinnîneynin ağzına girdi denilir. İşte bu ulvî ve ilmî teşbîh, avâm lisânına girdikçe, mürûr-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.
İşte sevr ve hût nâmıyla iki büyük melek, bir teşbîh-i latîf-i kudsîyle ve ma‘nîdâr bir işaretle sevr ve hût nâmıyla tesmiye edilmişler. Kudsî ve ulvî lisân-ı Nübüvvetten umûmun lisânlarına geçtikçe, o teşbîh, hakîkate inkılâb etmiş. Âdetâ gāyet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar.
Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’ân’ın müteşâbihâtı var. Gāyet derin mes’eleleri temsîlâtla ve teşbîhâtla avâma ders veriyor. Öyle de, hadîsin de müteşâbihâtı var. Gāyet derin hakîkatleri me’nûs teşbîhâtla ifade eder. Meselâ, bir iki risâlede beyân ettiğimiz gibi, bir vakit, huzûr-u Nebevîde gāyet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, bu dakîkada cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür. Birkaç dakîka sonra birisi geldi, dedi: Yetmiş yaşındaki meşhûr münâfık öldü. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gāyet belîğ temsîlinin hakîkatini i‘lân etti.
Senin suâlin cevabına şimdilik üç vecih söylenecek.
Birincisi: Hamele-i arş ve semâvât denilen melâikenin birinin ismi Nesr diğerinin ismi Sevr olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak, arş ve semâvâta, saltanat-ı rubûbiyetine nezâret etmek için ta‘yîn ettiği gibi;
SAYFA 94
semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyârelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak ta‘yîn etmiştir. O meleklerin birisinin ismi Sevr ve birinin Hût tur. Ve Cenâb-ı Hakk’ın o nâmları vermesinin sırrı şudur ki:
Arz iki kısımdır: Biri su, biri topraktır. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medâr-ı hayatı olan zirâat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev‘ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misâlde sevr ve hût sûretinde temessülleri var. İşte bu münâsebete Hâşiyeve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nev‘ mahlûkātına îmâen, lisân-ı mu‘cizü’l-beyân-ı Nebevî, اَلْاَرْضُ عَلَی الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. Gāyet derin ve geniş; ve bir sahîfe kadar mes’eleleri hâvî olan bir hakîkati, gāyet güzel ve kısacık bir tek cümle ile ifade etmiştir.
İkinci Vecih: Meselâ, nasıl ki denilse: Bu devlet ve saltanat hangi şey üstünde duruyor? Cevâbında: عَلَی السَّیْفِ وَالْقَلَمِ denilir. Yani Asker kılıncının şecâatine ve kuvvetine ve me’mûr kaleminin dirâyetine ve adâletine istinâd eder. Öyle de, küre-i arz, mâdem zîhayatın meskenidir. ve zîhayatın kumandanları da insandır. Ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı a‘zamının medâr-ı taayyüşleri, balıktır. Ve sevâhil ehli olmayan kısmının medâr-ı taayyüşleri, zirâatle öküzün omuzundadır. ve mühim bir medâr-ı ticâreti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilebilir. Zîrâ ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz. hayat sukūt eder. Hâlik-ı Hakîm de arzı harâb eder.
İşte Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gāyet mu‘cizâne ve gāyet ulvî ve gāyet hikmetli bir cevâb ile اَلْاَرْضُ عَلَی الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş. Ve nev‘-i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvânâtın hayatıyla alâkadâr olduğuna dâir geniş bir hakîkati, iki kelime ile ders vermiş.
SAYFA 95
Üçüncü Vecih: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç ta‘bîr etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse, bir tek vaz‘iyet hâsıl olduğu vakit, bazı esed yani arslan sûretini, bazı terâzi ma‘nâsına olarak mîzân sûretini, bazı öküz ma‘nâsına sevr sûretini, bazı balık ma‘nâsına hût sûretini göstermişler. O münâsebete binâen o burçlara, o isimler verilmiş. Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar, boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre-i arz geziyor. Öyle ise, o boş ve işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal dâireler yerine, arzın medâr-ı senevîsinde küçük mikyâsta o dâireleri teşkîl etmek gerektir. Şu hâlde bürûc-u semâviye, arzın medâr-ı senevîsinde temessül edecek. O hâlde küre-i arz, her bir ayda bürûc-u semâviyenin birinin gölgesinde ve misâlindedir. Güyâ arzın medâr-ı senevîsi bir ayna hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.
İşte bu vecihle, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi bir def‘a عَلَی الثَّوْرِ, bir def‘a da عَلَی الْحُوتِ demiş. Evet, mu‘cizü’l-beyân olan lisân-ı nübüvvete yakışır bir tarzda, gāyet derin ve çok asırlar sonra anlaşılacak bir hakîkate işareten bir def‘a عَلَی الثَّوْرِ demiş. Çünkü küre-i arz, o suâlin zamanında sevr burcunun misâlinde imiş. Bir ay sonra yine sorulmuş, عَلَی الْحُوتِ demiş. Çünkü o vakit küre-i arz, hût burcunun gölgesinde imiş.
İşte istikbâlde anlaşılacak bu ulvî hakîkate işareten; ve küre-i arzın vazîfesindeki hareketine ve seyahatine îmâen; ve semâvî burçlar güneş i‘tibâriyle muattal ve misafirsiz olduklarına; ve hakîkî işleyen burçlar ise arzın medâr-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazîfe gören ve seyâhat eden, küre-i arz olduğuna remzen, عَلَی الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Bazı kütüb-ü İslâmiyede sevr ve hûta dâir acîb ve hâric-i akıl hikâyeler, ya isrâîliyâttır veya temsîlâttır. Veya bazı muhaddislerin te’vîlâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a isnâd edilmiş.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
İkinci Suâl: Âl-i Abâ hakkındadır. Kardeşim Âl-i Abâ hakkındaki cevâbsız kalan suâlinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki:
Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübârek abâsını,
SAYFA 96
Hazret-i Alî ra ve Hazret-i Fâtıma ra ve Hasan ra ve Hüseyin’in ra üstlerine örtmesi; ve onlara bu sûretle لِیُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَیْتِ وَیُطَهِّرَكُمْ تَطْهٖیرًا âyetiyle duâ etmesinin esrârı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız, vazîfe-i risâlete taalluk eden bir hikmeti şudur ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ ve istikbâlbîn nazar-ı nübüvvetiyle, otuz kırk sene sonra Sahâbeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olacağını; ve kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtâz şahsiyetlerin, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşâhede etmiş. Hazret-i Ali’yi ra ümmet nazarında tathîr ve tebrie etmek; ve Hazret-i Hüseyin’i ra ta‘ziye ve teselli etmek; ve Hazret-i Hasan’ı ra tebrîk etmek; ve musâlaha etmek ile ve mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini; ve ümmete azîm fâidesini i‘lân etmek; ve Hazret-i Fâtıma’nın ra zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını; ve Ehl-i Beyt ünvân-ı âlîsine lâyık olacaklarını i‘lân etmek için, o dört şahsa kendiyle beraber Hamse-i Âl-i Abâ ünvânını bahşeden o abâyı örtmüştür.
Evet, çendân Hazret-i Alî ra halîfe-i bilhak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan, ümmet nazarında tebriesi ve berâeti vazîfe-i risâlet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o sûretle onu tebrie ediyor. Onu tenkîd ve tahtie ve tadlîl eden Hâricîleri ve Emevîler’in mütecâviz tarafdârlarını sükûta da‘vet ediyor. Evet, Hâricîlerin ve Emevîler’in müfrit tarafdârları Hazret-i Alî ra hakkındaki tefrîtleri ve tadlîlleri; ve Hazret-i Hüseyin’in ra gāyet fecî‘ ciğersûz hâdisesiyle Şîaların ifrâtları ve bid‘aları ve Şeyhayn’den teberrîleri, ehl-i İslâm’a pek çok zararlı düşmüştür.
İşte bu abâ ve duâ ile Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali’yi ra ve Hazret-i Hüseyin’i ra mes’ûliyetten ve ittihâmdan ve ümmetini onlar hakkında sû’-i zandan kurtardığı gibi; Hazret-i Hasan’ı ra, yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini, vazîfe-i risâlet noktasında tebrîk ediyor. ve Hazret-i Fâtıma’nın ra zürriyeti ve nesl-i mübâreki, âlem-i İslâm’da Ehl-i Beyt ünvânını alarak âlî bir şeref kazanacaklarını; ve Hazret-i Fâtıma’nın ra zürriyetinin اِنّٖٓی اُعٖیذُهَا بِكَ وَذُرِّیَّتَهَا مِنَ الشَّیْطَانِ الرَّجٖیمِ diyen Hazret-i Meryem’in ra vâlidesi gibi, zürriyetçe çok müşerref olacağını i‘lân ediyor.
(اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهِ الطَّیِّبٖینَ الطَّاهِرٖینَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰٓی اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِدٖینَ الْمُكْرَمٖینَ الْاَخْیَارِ اٰمٖینَ)
SAYFA 97
[On dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makamı]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in binler esrârından altı sırrına dâirdir.
İhtâr: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nûru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için notalar sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlarıyla o nûrun etrafında bir dâire çevirmek ile avlamak ve zabt etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf, şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuz sırdan, beş altıya indim.
Ey insan dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hâs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara, belki medâr-ı istifâde olur niyetiyle, On dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makamı olarak yazılmasını, müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders, akıldan ziyâde kalbe bakar. Delilden ziyâde, zevke nâzırdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قَالَتْ یَٓا اَیُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓی اُلْقِیَ اِلَیَّ كِتَابٌ كَرٖیمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَیْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
Birinci Sır: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in bir cilvesini bu fakîr, şöyle gördüm ki: Kâinât sîmâsında ve arz sîmâsında; ve insan sîmâsında, birbiri içinde birbirinin numûnesini gösteren üç sikke-i rubûbiyet var.
Birisi: Kâinâtın hey’et-i mecmûasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı ulûhiyettir ki, بِسْمِ اللّٰهِ ona bakıyor.
İkincisi: Küre-i arz sîmâsında, nebâtât ve hayvanâtın tedbîr ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizâm, insicâm, lütuf ve merhametten tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı rahmâniyettir ki, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ ona bakıyor.
Üçüncüsü: İnsanın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re’fet ve dekāik-i şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezâhür eden sikke-i ulyâ-yı rahîmiyettir ki, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deki اَلرَّحٖیمِ ona bakıyor. Demek, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ sahîfe-i âlemde bir satır-ı nûrânî teşkîl eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvânıdır, kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
SAYFA 98
yukarıdan nüzûl ile, semere-i kâinât ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanın arşa çıkmasına bir yol olur.
İkinci Sır: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkātta tezâhür eden vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak için, dâimâ o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ nasıl ki güneş, ziyâsıyla hadsiz eşyâyı ihâta ediyor. Mecmû‘-u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gāyet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, her bir parlak şeyde, güneşin zâtını aksi vâsıtasıyla gösteriyor. ve her parlak şey, kendi kābiliyetince güneşin cilve-i zâtiyesi ile beraber, ziyâsı, harâreti gibi hâssalarını da gösteriyor. ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla kābiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a gibi keyfiyâtlarının her birisi dahi umûm mukābilindeki şeyleri ihâta ediyor.
Öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی temsîlde hatâ olmasın ehadiyet ve samediyet-i İlâhiyenin her bir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet aynasında bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcûdâtla alâkadâr her bir ismi, bütün mevcûdâtı ihâta ediyor.
İşte vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, dâimâ vâhidiyette sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, işte o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir.
Üçüncü Sır: Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren, bilmüşâhede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkātı terbiye eden, bilbedâhe rahmettir. Ve bir ağacın bütün hey’etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran ve nûrlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede rahmettir. Ve bu fânî insanı ebede nâmzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhâtab ve dost yapan, bilbedâhe rahmettir.
Ey insan Mâdem rahmet, böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakîkat-i mahbûbedir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O hakîkate yapış, vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş Ve o rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuââtıyla o Sultân’a
SAYFA 99
muhâtab ol, halîl ol, dost ol.
Evet, kâinâtın envâını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp, bütün hâcâtına kemâl-i intizâm ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe iki hâlden birisidir. Ya kâinâtın her bir nev‘i, kendi kendine insanı tanıyor, ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise, yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir sultân-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhûd bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmiyle, bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâı, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan ve merhamet eden bir zâtın tanımasının, bilmesinin delilleridir.
Ey insan Aklını başına al Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ‘-ı mahlûkātı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine Lebbeyk dediren Zât-ı Zülcelâl, seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat‘iyen anla ki, senin gibi zaîf-i mutlak; ve âciz-i mutlak; ve fakîr-i mutlak, fânî, küçücük bir mahlûka bu koca kâinâtı musahhar eden ve imdâdına gönderen, elbette hikmet ve inâyeti; ve ilim ve kudreti tazammun eden hakîkat rahmettir.
Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür; ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvânı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ i de O rahmetin vusûlüne vesîle ve Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.
Evet, o rahmetin vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir.
Çünkü nasıl, merkezî bir nakış, her tarafından gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaz‘iyetlerinden hâsıl oluyor. Öyle de, kâinâtın dâire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhî’nin cilvesinden uzanan nûrânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve nakş-ı şefkati dokuyor; ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanâtı bir nakş-ı a‘zamının atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâ‘larıyla tanzîm eden; ve hayâta hâdim eden; ve nebâtî ve hayvânî olan umûm vâlidelerin gāyet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren; ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden; ve ondan rubûbiyet-i İlâhiyenin gāyet güzel ve şirin bir nakş-ı a‘zamını;
SAYFA 100
ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhâr eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı rahmetini, ihtiyâc-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış. Ey insan Eğer insan isen, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O şefâatçiyi bul
Evet, rû-yu zemînde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtât ve hayvanâtın tâifelerini, hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizâmla, hikmet ve inâyetle terbiye ve idare eden; ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden, bilbedâhe, belki bilmüşâhede rahmettir. ve o rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat‘î olduğu gibi, o mevcûdât adedince de tahakkukunun delîlleri var.
Evet, zemînin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet-i ma‘neviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i rahmetten ve kâinât sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı rahmetten daha aşağı değildir. Âdetâ bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin? Senin harekâtına dikkat etmesin? Sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın? Hilkat şeceresini; meyvesi çürük, bozuk ve ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiç bir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiç bir vecihle noksâniyeti olmayan ve güneş gibi zâhir olan rahmetini; ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ
Ey insan Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mi‘râç var. O mi‘râç ise, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve bu mi‘râç ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın yüz on dört sûrelerinin başlarına bak. Hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına bak. Hem umûm mübârek işlerin mebde’lerine bak. Hem besmele’nin azamet-i kadrine en kat‘î bir huccet şudur ki, İmâm-ı Şâfiî gibi çok büyük müctehidler demişler ki: Besmele bir tek âyet olduğu hâlde, Kur’ân’da yüz on dört def‘a nâzil olmuştur.
Dördüncü Sır: Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsinin hitâbı olan اِیَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfî gelmiyor, fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyet’i mülâhaza edip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ demeye
SAYFA 101
küre-i arz vüs‘atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Bu sırra binâen, cüz’iyâtta zâhir bir sûrette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, her bir nev‘de sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad’i mülâhaza ettirmek için hâtem-i vahdâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ külfetsiz, herkes her mertebede اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e hitâb ederek müteveccih olsun.
İşte Kur’ân-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinât dâire-i a‘zamında, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz’îden bahseder. Tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvât ve arzın bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekāik-i ni‘met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, rûh ma‘bûdunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ, وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakîkati mu‘cizâne bir sûrette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlûkātta ve nihâyetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil dâireler gibi, en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir. Hakîkî hitâbı tam te’mîn edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hâtıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.
Hem o sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için, o sikke-i ehadiyet üstünde gāyet câzibedâr bir nakış ve gāyet parlak bir nûr ve gāyet şirin bir halâvet ve gāyet sevimli bir cemâl ve gāyet kuvvetli bir hakîkat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hâtemini koymuştur.
Evet, o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuûrların nazarlarını celbeder, kendine çeker. Ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât-ı Ehadiye’yi mülâhaza ettirir. ve ondan اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deki hakîkî hitâba mazhar eder.
İşte بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Fâtiha’nın fihristi ve Kur’ân’ın mücmel bir hulâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvânı ve tercümanı olmuş. Bu ünvânı eline alan, rahmetin tabakātında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrâr-ı rahmeti öğrenir ve envâr-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.
Beşinci Sır: Bir hadîs-i şerîfte vârid olmuş ki: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰی صُورَةِ الرَّحْمٰنِ ev kemâ kāl;
SAYFA 102
Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akāid-i îmâniyeye münâsib düşmeyen acîb bir tarzda tefsîr etmişler. Hatta onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sîmâ-yı ma‘nevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatin ekserîsinde sekir, ehl-i aşkın çoğunda istiğrâk ve iltibâs olduğundan, hakîkate muhâlif telakkîlerinde belki ma‘zurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren, onların esâs-ı akāide münâfî olan ma‘nâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder.
Evet, bütün kâinâtı bir saray ve bir ev gibi muntazam idare eden; ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren; ve zerrâtı muntazam me’mûrlar gibi istihdâm eden Zât-ı Akdes-i İlâhî’nin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi; لَیْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ وَهُوَ السَّمٖیعُ الْبَصٖیرُ sırrıyla sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat, وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ sırrıyla temsîl ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsîl, şuûnât nokta-i nazarında vardır.
Şu mezkûr hadîs-i şerîfin çok makāsıdından birisi şudur ki: insan, ism-i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinâtın sîmâsında bin bir ismin şuâ‘larından tezâhür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi, zemîn yüzünün sîmâsında da rubûbiyet-i mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism-i Rahmân görünüyor. Ve insanın sûret-i câmiasında da, küçük bir mikyâsta zemînin sîmâsı ve kâinâtın sîmâsı gibi, yine o ism-i Rahmân’ın cilve-i etemmi görünüyor demektir.
Hem işarettir ki, Zât-ı Rahmânü’r-Rahîm’in delîlleri ve aynaları olan zîhayatların; ve insan gibi mazharların, o kadar o Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’a delâletleri kat‘î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir ayna parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işareten, o ayna güneştir denildiği gibi, İnsanda sûret-i Rahmân var vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü’l-vücûdun mu‘tedil kısmı, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ bu sırra binâen; ve bu delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir ünvân olarak demişler. اَللّٰهُمَّ یَا رَحْمٰنُ یَا رَحٖیمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِرْحَمْنَا كَمَا یَلٖیقُ بِرَحٖیمِیَّتِكَ وَفَهِّمْنَٓا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَانِیَّتِكَ اٰمٖینَ
Altıncı Sır: Ey hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçâre insan Rahmet, ne kadar kıymetdâr bir vesîle
SAYFA 103
ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki, o rahmet, öyle bir Sultân-ı Zülcelâl’e vusûle vesîledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak, kemâl-i intizâm ve itâatle ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâl’in ve o Sultân-ı Ezel ve Ebed’in istiğnâ-yı zâtîsi var ve istiğnâ-yı mutlak içindedir. Ve hiç bir cihetle kâinâta ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel’ıtlâk’tır. Ve bu kâinât, taht-ı emir ve irâdesinde ve heybet ve azameti altında nihâyet itâatte, celâline karşı tezellüldedir.
İşte rahmet seni, ey insan O Müstağniyy-i Alel’ıtlâk’ın ve o Sultân-ı Sermedî’nin huzûruna çıkarır ve ona dost yapar. ve ona muhâtab eder. ve sevgili bir abd vaz‘iyetini verir. Nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, güneşten çok uzaksın. Hiç bir cihetle ona yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyâsı güneşin aksini ve cilvesini, senin aynan vâsıtasıyla senin eline veriyor. Öyle de, o Zât-ı Akdes’e ve o Şems-i Ezel ve Ebed’e biz çendân nihâyetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziyâ-yı rahmeti, onu bize yakın ediyor.
İşte ey insan Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i nûr buluyor. O hazîneyi bulmanın çâresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ ünvânıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebeiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesîle ise, salavâttır.
Evet, salavâtın ma‘nâsı rahmettir. Ve o zîhayat, mücessem rahmete rahmet duâsı olan salavât ise, o Rahmeten li’l-Âlemîn’e vusûle vesîledir. Öyle ise, sen salavâtı kendine, o Rahmeten li’l-Âlemîn’e ulaşmak için vesîle yap. ve o zâtı da rahmet-i Rahmâna vesîle ittihâz et. Umûm ümmetin o Rahmeten li’l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle, rahmet ma‘nâsıyla salavât getirmeleri, rahmet ne kadar kıymetdâr bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu parlak bir sûrette isbat eder.
Elhâsıl: Hazîne-i rahmetin en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavâttır.
(اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ كَمَا یَلٖیقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهٖ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖٓ اَجْمَعٖینَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنٖینَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ اٰمٖینَ)
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 104
[ONBEŞİNCİ LEM‘A]
Bu risâle, Risâle-i Nûr’un umûm eczâlarının mevzu‘larını câzibedâr bir ifade ile gösteren Fihrist Risâlesi’nin Sözler, Mektûbât ve On dördüncü Lem‘a’ya kadar olan birinci kısmı olup, Fihristin mütebâkî kısmı olan Onuncu Şuâ‘ ile birlikte olup, mecmûa hâlinde ayrıca neşredildiği için, buraya derc edilmemiştir.
[ONALTINCI LEM‘A]
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz sıddîk kardeşlerim Hoca Sabrî, Hâfız Alî, Mes‘ûd, Mustafâlar, Husrev, Re’fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfü’ler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa vesâire. Sizlere merâklı ve medâr-ı suâl olmuş dört küçük mes’eleyi ma‘lûmât olarak muhtasar bir sûrette beyân etmekliğe, kalbimde bir hâtıra hissettim.
Birincisi: Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullâh Efendi gibi bazı adamlar, Ehl-i keşiften rivâyeten, bu geçen Ramazân’da Ehl-i Sünnet Velcemâat için bir ferec ve bir fütûhât olacağını haber verdikleri hâlde, zuhûr etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve ehl-i keşif, neden hilâf-ı vâki‘ haber veriyorlar? diye benden sordular. Ben de birden sünûhât kabîlinden olarak verdiğim cevâbın muhtasarı şudur:
Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki: Bazen belâ nâzil olur. gelirken karşısına sadaka çıkar. geri çevirir. Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki, mukadderât, bazı şerâit ile vukū‘a gelirken, geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali‘ olduğu mukadderât mutlak olmadığını, belki bazı şerâit ile mukayyed bulunduğunu; ve o şerâitin vukū‘ bulmamasıyla o hâdisenin de vukū‘a gelmemesidir. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi‘ defteri hükmünde olan levh-i mahv u isbat da mukadder olarak yazılmıştır. Gāyet nâdir olarak levh-i ezelîye kadar keşif çıkar. Ekserîsi oraya çıkamıyor.
İşte bu sırra binâen, geçen Ramazân-ı Şerîf’de ve bu Kurban Bayramı’nda ve daha başka vakitlerde, istihrâca binâen veya keşfiyât nev‘inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukū‘a gelmemişler. ve haber verenleri tekzîb etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş. fakat şartı gelmediği için, o da vukū‘a gelmemiş.
Evet,
SAYFA 105
Ramazân-ı Şerîf’de bid‘aların ref‘ine Ehl-i Sünnet Velcemâat’in yaptıkları ekseriyetle hâlis duâları, bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maatteessüf câmi‘lere Ramazân-ı Şerîf’de bid‘alar girdiğinden, duâların kabûlüne sed çekti, ferec gelmedi. Nasıl ki, sâbık hadîsin sırrıyla, Sadaka, belâyı ref‘eder. ekseriyetin hâlis duâsı da, ferec-i umûmîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücûda gelmediğinden, fütûhât da verilmedi.
İkinci Merâklı Suâl: Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaz‘iyet-i siyâsiye karşısında hem bana, hem alâkadâr olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimâl ile ferec verecek bir teşebbüsü etmek lâzım iken, o vaz‘iyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilakis beni tazyîk eden ehl-i dünyânın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar, hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: Sana işkence eden bu mübtedi‘ ve kısmen münâfık, baştaki insanların ta‘kîb ettikleri siyâseti nasıl görüyorsun ki, ilişmiyorsun?
Verdiğim cevâbın muhtasarı şudur ki: Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çâre-i yegânesi, nûrdur. Nûr göstermektir ki: kalbler ıslâh olsun, îmânlar kurtulsun. Eğer siyâset topuzu ile hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine inerler. Münâfık, kâfirden daha fenâ olur. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslâh etmez. O vakit küfür kalbe girer. Saklanır, nifâka inkılâb eder. Hem nûr, hem topuz, ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nûra sarılmaya mecbûr olduğumdan, siyâset topuzu ne şekilde olursa olsun, bakmamak lâzım geliyor.
Ama maddî cihâdın muktezâsı ise, o vazîfe şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre, kâfirin veya mürteddin tecâvüzâtına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nûra kâfî gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.
Üçüncü Merâklı Suâl: Bu yakında İngiliz ve İtalyan gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmeleriyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakîkî nokta-i istinâdı ve kuvve-i ma‘neviyesinin menba‘ı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyîc etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid‘aların bir derece ref‘ine medâr olacağı hâlde, neden şiddetle harb aleyhinde çıktın ve bu mes’elenin âsâyiş ile halledilmesini duâ ettin ve şiddetli bir sûrette mübtedi‘lerin