LEM'ALAR

146

[ONSEKİZİNCİ LEM‘A]

Bu lem‘a, birinci kerâmet-i Aleviye olup, gaybî kerâmâttan bahseden Sikke-i Tasdîk-i Gaybî mecmûasının 132. sahîfesinden 142. sahîfesine kadar yazılmış olduğundan, buraya dercedilmemiştir.

[ONDOKUZUNCU LEM‘A ]

İktisâd Risâlesidir.

İktisâd ve kanâate; ve israf ve tebzîre dâirdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا Şu âyet-i kerîme, iktisâda kat‘î emredip, israftan nehy-i sarîh sûretinde men‘ etmekle, gāyet mühim bir ders-i hikmet veriyor. Şu mes’elede yedi nükte var.

Birinci Nükte: Hâlik-ı Rahîm, nev‘-i beşere verdiği ni‘metlerin mukābilinde şükür istiyor. İsraf ise, şükre zıddır. ni‘mete karşı hasâretli bir istihfâftır. İktisâd ise, ni‘mete karşı ticâretli bir ihtirâmdır. Evet, iktisâd hem bir şükr-ü ma‘nevî, hem ni‘metlerde rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat‘î bir sûrette sebeb-i bereket, hem bedene perhîz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem ma‘nevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem ni‘met içindeki lezzeti hissetmeye; ve zâhiren lezzetsiz görünen ni‘metlerdeki lezzeti tatmaya kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahîm netîceleri vardır.

İkinci Nükte: Fâtır-ı Hakîm, insanın vücûdunu mükemmel bir saray sûretinde ve muntazam bir şehir misâlinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcı, a‘sâb ve damarlar telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile ve merkez-i vücûddaki mide ile bir medâr-ı muhâbereleridir. Ağıza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene ve mideye lüzûmu yoksa, Yasaktır der, dışarıya atar. Bazen de bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarıya atar. Yüzüne tükürür.

İşte mâdem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır. Mide ise, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyâhûd o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev‘inden, ancak beş derecesi muvâfık olur. fazla olamaz. Tâ ki kapıcı gururlanıp,

147

baştan çıkmasın. Vazîfesini unutmasın. fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dâhiline sokmasın.

İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para; diğer lokma, en a‘lâ baklavadan on kuruş olsa, bu iki lokma ağıza girmeden, beden i‘tibâriyle farkları yoktur, müsâvîdirler. boğazdan geçtikten sonra da, cesed beslemesinde yine müsâvîdirler. Belki bazen kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakîka bir fark var. Yarım dakîka hâtırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar ma‘nâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyâs edilsin.

Şimdi saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz def‘a fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, Hâkim benim dedirtir. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse, onu içeriye sokacak. ihtilâl verecek, yangın çıkaracak. Aman doktor gelsin, harâretimi teskîn etsin, ateşimi söndürsün dedirmeye mecbûr edecek.

İşte iktisâd ve kanâat, hikmet-i İlâhiyeye tevfîk-i harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıd hareket ettiği için çabuk tokat yer. mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakîkîyi kaybeder. Tenevvü‘-ü et‘ımeden gelen sun‘î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir. hazımsızlığa sebebiyet verir hasta eder.

Üçüncü Nükte: Sâbık İkinci Nükte’de, Kuvve-i zâika kapıcıdır dedik. Evet; ehl-i gaflet ve rûhen terakkî etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hâtırı için isrâfâta; ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir. Fakat hakîkî ehl-i şükrün ve ehl-i hakîkatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, Altıncı Söz’deki muvâzenede beyân edildiği gibi rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır; ve bir müfettiş hükmündedir. O kuvve-i zâikadaki taâmlar adedince mîzâncıklarla, ni‘met-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak; ve bir şükr-ü ma‘nevî sûretinde cesede ve mideye haber vermektir.

İşte bu sûrette kuvve-i zâika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe ve rûha ve akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkınde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazîfe-i şükrâniyeyi yerine getirmek; ve envâ‘-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla; ve meşrû‘ olmak ve zillet ve dilenciliğe vesîle olmamak şartıyla, lezzetini ta‘kîb edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisânı şükürde isti‘mâl etmek için lezîz taâmları tercîh edebilir.

148

[Bu hakîkate işâret eden bir hâdise ve bir kerâmet-i Gavsiye ]

Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A‘zam Şeyh-i Geylânî’nin terbiyesinde, nâzdâr, ihtiyâre bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyâre, gitmiş oğlunun hüceyresine. Bakmış ki oğlu, bir parça kuru siyah ekmek yiyor. O riyâzetten zayıflamış. Vâlidesinin şefkatini celbetmiş. Vâlidesi ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nâzdârlığından demiş: Yâ Üstâd Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yiyorsun

Hazret-i Şeyh tavuğa demiş: قُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِ O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp, tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mu‘temed ve mevsûk çok zâtlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı hârikaya mazhariyeti dünyaca meşhûr bir zâtın bir kerâmeti olarak, ma‘nevî tevâtürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin

İşte Hazret-i Gavs’ın bu emrinin ma‘nâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da rûhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olursa ve lezzeti şükür için istese, o vakit lezîz şeyleri yiyebilir.

Dördüncü Nükte: İktisâd eden, maîşetçe âile belâsını çekmez meâlindeki لَا یَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ hadîs-i şerîfinin sırrıyla, iktisâd eden, maîşetçe âile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet, iktisâd kat‘î bir sebeb-i bereket ve medâr-ı hüsn-ü maîşet olduğuna o kadar delîller var ki, had ve hesaba gelmez.

Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zâtların şehâdetiyle diyorum ki, iktisâd vâsıtasıyla bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hatta dokuz sene evvel, benimle beraber Burdur’a nefyedilen reîslerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefâlete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabûl ettirmeye çok çalıştılar. Ben o zengin reîslere dedim: Gerçi param pek azdır, fakat iktisâdım var. kanâate alışmışım. Ben sizden daha zenginim Mükerrer ve musırrâne teklîflerini reddettim. Cây-ı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklîf edenlerin bir kısmı, iktisâdsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonraya kadar o az para, iktisâd bereketiyle bana kâfî geldi. benim yüz suyumu döktürmedi. beni halklara arz-ı hâcete mecbûr etmedi. Hayâtımın bir düstûru olan nâstan istiğnâ mesleğimi bozdurmadı.

149

Evet; iktisâd etmeyen, zillete ve ma‘nen dilenciliğe ve sefâlete düşmeye nâmzeddir. Bu zamanda isrâfâta medâr olacak para, çok pahalıdır. Mukābilinde bazen haysiyet, nâmus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât-ı dîniye mukābil alınıyor, sonra o menhûs para veriliyor. Demek ma‘nevî yüz lira zarar ile maddî yüz paralık mal alınır.

Eğer iktisâd edip, hâcât-ı zarûriyeye iktisâr ve ihtisâr ve hasretse, اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖینُ sırrıyla وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِی الْاَرْضِ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ رِزْقُهَا sarâhatiyle yaşayacak kadar, ummadığı tarzda rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüd ediyor.

Evet, rızık ikidir: . Biri Hakîkî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmüyle, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû’-i ihtiyârı karışmazsa, o zarûrî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini ve ne nâmusunu ve ne de izzetini fedâ etmeye mecbûr olmaz.

İkincisi: Rızk-ı mecâzîdir ki, sû’-i isti‘mâlât ile hâcât-ı gayr-i zarûriye hâcât-ı zarûriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryâkî olup, terk edemiyor. İşte bu rızık, taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsîl etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Hatta bazen izzetini fedâ edip zilleti kabûl etmek sûretiyle, bazen alçak insanların ayaklarını öpmek kadar bir dilencilik vaz‘iyetine düşmek sûretiyle ve bazen hayat-ı ebediyesinin nûru olan mukaddesât-ı dîniyesini fedâ etmek sûretiyle o bereketsiz, menhûs malı alır.

Hem bu fakr u zarûret zamanında, aç ve muhtâç olanların elemlerinden ehl-i vicdâna rikkat-i cinsiye vâsıtasıyla gelen teellüm, o gayr-i meşrû‘ bir sûrette kazandığı para ile aldığı lezzeti, vicdânı varsa acılaştırıyor. Böyle acîb bir zamanda, şübheli mallara, zarûret derecesinde iktifâ etmek lâzımdır. Çünkü اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدَرِهَا sırrıyla, haram maldan, mecbûriyetle, zarûret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muzdar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem yüz aç adamın huzûrunda, kemâl-i lezzet ile fazla yenilmez.

İktisâd, sebeb-i izzet ve kemâl olduğuna delâlet eden bir vâkıa: Bir zaman, dünyaca sehâvetle meşhûr Hâtem-i Tâî, mühim bir ziyâfet veriyor. Misafirlerine gāyet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki, bir ihtiyâr fakîr adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor ve kanatıyor. Hâtem ona demiş: Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyâfet veriyor. Sen de oraya git. beş kuruşluk bu çalı yüküne bedel,

150

beş yüz kuruş alırsın. O muktesid ihtiyâr demiş ki: Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım. Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam. Sonra, Hâtem-i Tâî’den sormuşlar: Sen kendinden daha civânmerd, daha azîz kimi buldun? O demiş: İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesid ihtiyârı, benden daha azîz, daha yüksek, daha civânmerd gördüm.

Beşinci Nükte: Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden, en fakîr adama, en zengin adam gibi; ve gedâya padişah gibi, lezzet-i ni‘metini ihsâs ettiriyor. Evet, bir fakîrin kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisâd vâsıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştihâsızlık ile yediği en a‘lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyâde lezzetlidir.

Cây-ı hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisâdcıları hıssetle ithâm ediyorlar. Hâşâ

İktisâd, izzet ve cömerdliktir. Hısset ve zillet, ehl-i isrâf ve ehl-i tebzîrin, zâhirî merdâne keyiflerinin iç yüzüdür. Bu hakîkati te’yîd eden, bu sene hücremde cereyân eden bir vâkıa var. Şöyle ki:

Kāideme ve düstûruma muhâlif bir sûrette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabûl ettirmek için ısrâr etti. Ne kadar kāidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecbûriye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek; ve Şa‘bân-ı Şerîf ve Ramazân-ı Şerîf’de o baldan iktisâdla otuz kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevâb kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, Alınız dedim.

Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakîm ve iktisâdı takdîr edenlerden idiler. Fakat her ne ise, birbirine ikrâm etmek ve her biri ötekisinin nefsini okşamak; ve kendi nefsine tercîh etmek olan bir cihette ulvî bir hasletle iktisâdı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: Sizi otuz kırk gün, o bal ile tatlılandıracaktım. Siz otuz günü, üç güne indirdiniz. Âfiyet olsun dedim. Fakat ben kendi bir okka balımı iktisâd ile sarfettim. Bütün Şa‘bân ve Ramazân’da hem ben yedim, hem lillâhilhamd o kardeşlerimin her birisine iftâr vaktinde büyükçe çay kaşığıyla birer kaşık verip, mühim sevâba medâr oldu.

Benim hâlimi görenler, o vaz‘iyetimi belki hısset telakkî etmişlerdir. Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaz‘iyetlerini, bir civânmerdlik telakkî edebilirler. Fakat hakîkat noktasında, o zâhirî hısset altında, ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevâb gizlendiğini gördük. Ve o civânmerdlik ve israf altında, eğer vazgeçilmese idi, bir dilencilik ve gayrın eline tama‘kârâne ve muntazırâne bakmak gibi hıssetten çok aşağı bir hâleti netice verirdi.

151

Altıncı Nükte: İktisâd ve hıssetin çok farkı var. Tevâzu‘, nasıl ki ahlâk-ı seyyieden olan tezellülden ma‘nen ayrı ve sûreten benzer bir haslet-i memdûhadır. Ve vakār, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden ma‘nen ayrı; ve sûreten benzer bir haslet-i memdûhadır. Öyle de, ahlâk-ı âliye-i Peygamberiyeden asm olan; ve belki kâinâttaki nizâm-ı hikmet-i İlâhiyenin medârlarından olan iktisâd ise, sefîllik ve bahîlliğin ve tama‘kârlık ve hırsın bir halîtası olan hısset ile hiç münâsebeti yoktur. Yalnız, sûreten bir benzeyiş var. Bu hakîkati te’yîd eden bir vâkıa:

Sahâbenin Abâdile-i Seb‘a-i Meşhûresinden olan Abdullâh ibn-i Ömer Hazretleri ki: halîfe-i Resûlullâh olan Fârûk-u A‘zam Hazret-i Ömer Radıyallâhü Anh’ın en mühim ve büyük mahdûmu ve Sahâbe âlimlerinin içinde en mümtâzlarından olan o zât-ı mübârek, çarşı içinde alışverişte, kırk paralık bir mes’eleden, iktisâd için; ve ticaretin medârı olan emniyet ve istikāmeti muhâfaza için şiddetli münâkaşa etmiş. Bir Sahâbe ona bakmış. Rû-yu zemînin halîfe-i zîşânı olan Hazret-i Ömer’in ra mahdûmunun kırk para için münâkaşasını, acîb bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister.

Baktı ki, Hazret-i Abdullâh hâne-i mübârekine girdi. Kapıda bir fakîr adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hânesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakîri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o Sahâbe merâk etti. Gitti o fakîrlere sordu: İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı? Her birisi dedi: Bana bir altın verdi.

O Sahâbe dedi: Fesübhânallâh Çarşı içinde kırk para için böyle münâkaşa etsin de, sonra hânesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemâl-i rızâ-yı nefisle versin diye düşündü, gitti. Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer’ ra gördü. Dedi: Yâ İmam Bu müşkilimi hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hânende de şöyle yapmışsın. Ona cevâben dedi ki: Çarşıdaki vaz‘iyet, iktisâddan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve rûhu olan emniyetin ve sadâkatin muhâfazasından gelmiş bir hâlettir, hısset değildir. Hânemdeki vaz‘iyet, kalbin şefkatinden ve rûhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır.

İmâm-ı A‘zam ra bu sırra işâret olarak لَٓا اِسْرَافَ فِی الْخَیْرِ كَمَا لَا خَیْرَ فِی الْاِسْرَافِ demiştir. Yani: Hayırda ve ihsânda, fakat müstehak olanlara, israf olmadığı gibi, israfta da hiç bir hayır yoktur.

152

Yedinci Nükte: İsraf, hırsı intâc eder. Hırs, üç netîceyi verir.

Birincisi: Kanâatsizliktir. Kanâatsizlik ise sa‘ye ve çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ ettirir. tenbelliğe atar. Ve meşrû‘, helâl, az malı Hâşiyeterkedip, gayr-i meşrû‘, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini fedâ eder.

Hırsın İkinci Netîcesi: Haybet ve hasârettir. Maksûdunu kaçırmaktır. ve istiskāle ma‘rûz kalıp, teshîlât ve muâvenetten mahrûm kalmaktır. Hatta اَلْحَرٖیصُ خَٓائِبٌ خَاسِرٌ Yani:, Hırs, hasâret ve muvaffakıyetsizliğin sebebidir olan darb-ı mesele mâsadak olur. Hırs ile kanâatin te’sîrâtı, zîhayat âleminde gāyet geniş bir düstûrla cereyân ediyor.

Ezcümle, rızka muhtâç ağaçların fıtrî kanâatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi; hayvanâtın hırs ile meşakkat ve noksâniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanâatin azîm menfaatini gösterir.

Hem zayıf umûm yavruların lisân-ı hâlleriyle kanâatleri, süt gibi latîf bir gıdanın ummadığı yerden onlara akması; ve canavarların hırs ile noksân ve mülevves rızıklarına saldırmaları, da‘vâmızı parlak bir sûrette isbat ediyor.

Hem semiz balıkların vaz‘iyet-i kanâatkârânesi, mükemmel rızıklarına medâr olması; tilki ve maymun gibi zeki hayvanların hırs ile rızıkları peşinde koşmakla beraber kâfî derecede bulamamalarından cılız ve zayıf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb-i meşakkat; ve kanâat, ne derece medâr-ı rahat olduğunu gösterir.

Hem Yahûdî milleti hırs ile, ribâ ve hile dolabıyla zilletli ve sefâletli, gayr-i meşrû‘ bir sûrette ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulmaları; ve sahrânişînlerin, yani bedevîlerin kanâatkârâne vaz‘iyetleri, izzetle yaşamaları ve kâfî rızıklarını bulmaları, mezkûr da‘vâmızı kat‘î isbat eder.

153

Hem çok âlimlerin Hâşiye ve edîblerin Hâşiye zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakîr hâle düşmeleri; ve çok abdâl ve iktidarsızların, fıtrî kanâatkârâne vaz‘iyetleriyle zenginleşmeleri, kat‘î bir sûrette isbat eder ki, rızk-ı helâl, acz ve iftikāra göre gelir. iktidâr ve ihtiyâr ile değildir. Belki o rızk-ı helâl, iktidâr ve ihtiyâr ile ma‘kûsen mütenâsibdir. Çünkü çocukların iktidâr ve ihtiyârı geldikçe rızıkları azalır ve uzaklaşır. sakîlleşir. اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا یَفْنٰی hadîs-i şerîfinin sırrıyla, kanâat bir defîne-i hüsn-ü maîşet ve rahat-ı hayattır. Hırs ise, bir ma‘den-i hasâret ve sefâlettir.

Üçüncü Netice: Hırs, ihlâsı kırar. amel-i uhrevîyi zedeler. Çünkü bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı ister. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok cây-ı dikkattir.

Elhâsıl: İsraf, kanâatsizliği intâc eder. Kanâatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar. tenbelliğe atar. Hayatından şekvâ kapısını açar. mütemâdiyen şekvâ ettirir. Hâşiye Hem ihlâsını kırar, riyâ kapısını açar. hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.

İktisâd ise, kanâati intâc eder. عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ hadîs-i şerîfinin sırrıyla, kanâat, izzeti intâc eder. Hem sa‘ye ve çalışmaya teşcî‘ eder. Şevkini ziyâdeleştirir, çalıştırır. Çünkü meselâ, bir gün çalıştı, akşamda aldığı

154

cüz’î bir ücrete kanâat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanâat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır. Hem iktisâddan gelen kanâat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında dâimâ şâkir olur. Hem kanâat vâsıtasıyla, insanlardan istiğnâ etmek cihetinde teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.

İktisâdsızlık ve israfın dehşetli zararlarını geniş bir dâirede müşâhede ettim. Şöyle ki:

Ben, dokuz sene evvel mübârek bir şehre geldim. Kış münâsebetiyle o şehrin menâbi‘-i servetini göremedim. Allâh rahmet eylesin, oranın müftüsü birkaç def‘a bana dedi: Ahâlimiz fakirdir. Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya kadar, dâimâ o şehrin ahâlisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın, yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhûm müftünün sözü hâtırıma geldi. Fesübhânallâh dedim. Bu bağların mahsûlâtı şehrin hâcetinin pek fevkındedir. Bu şehir ahâlisi pek çok zengin olmak lâzım gelir. Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakîkatlerin derkinde bir rehberim olan bir hâtıra-i hakîkatle anladım ki, iktisâdsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış. O kadar menâbi‘-i servetle beraber o merhûm müftü Ahâlimiz fakirdir diyordu.

Evet, zekât vermek ve iktisâd etmek, malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi; israf etmek ile zekât vermemek, sebeb-i ref‘-i bereket olduğuna hadsiz vâkıât vardır.

İslâm hukemâsının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstâdı, dâhî-i meşhûr Ebû Ali ibn-i Sînâ, yalnız tıb noktasında كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyetini şöyle tefsîr etmiş, demiş:

جَمَعْتُ الطِّبَّ فٖی بَیْتَیْنِ جَمْعًا وَحُسْنُ الْقَوْلِ فٖی قِصَرِ الْكَلَامِ فَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَبَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْ وَالشِّفَٓاءُ فِی الْاِنْهِضَامِ وَلَیْسَ عَلَی النُّفُوسِ اَشَدُّ حَالًا مِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَی الطَّعَامِ Yani: İlm-i tıbbı iki satırda topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye Yedikten sonra dört beş sâat kadar daha yeme Şifâ, hazımdadır. Yani kolayca hazmedeceğin mikdârı ye Nefse, mideye en ağır ve yorucu hâl, taâm taâm üstüne yemektir. Hâşiye

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

155

[Cây-ı hayret ve medâr-ı ibret bir tevâfuk]

Bu İktisâd Risâlesi’ni, üçü acemî olarak beş altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshalardan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elifleri düşünmeyerek yazdıkları her bir nüshanın elifleri, duâsız elli bir, duâ ile beraber elli üçte tevâfuk etmekle beraber, İktisâd Risâlesi’nin târîh-i te’lîf ve istinsâhı olan Rûmîce elli bir ve Arabî elli üç târîhine tevâfuku ise, şübhesiz tesâdüf olamaz. İktisâddaki bereketin kerâmet derecesine çıktığına bir işârettir. Ve bu seneye, sene-i iktisâd tesmiyesi lâyıktır.

Evet, zaman iki sene sonra bu kerâmet-i iktisâdiyeyi, ikinci harb-i umûmî’de, her taraftaki açlık ve tahrîbât ve israfatla ve nev‘-i beşer ve herkes iktisâda mecbûr olmasıyla isbat etti.

[YİRMİNCİ LEM‘A]

İhlâs hakkındadır

On yedinci Lem‘a’nın On yedinci Notası’nın beş noktadan ibâret olan İkinci Mes’elesi’nin Birinci Noktası iken, ehemmiyetine binâen Yirminci Lem‘a oldu.

Tenbîh: Bu mübârek Isparta’nın medâr-ı şükrân bir hüsn-ü tâliidir ki, ondaki ehl-i takvâ ve ehl-i tarîkat ve ehl-i ilminsâir yerlere nisbeten rekābetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakîkî muhabbet ve ittifâk yoksa da, zararlı muhâlefet ve rekābet de başka yerlere nisbeten yoktur.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَیْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّٖینَ اَلَا لِلّٰهِ الدّٖینُ الْخَالِصُ âyetiyle

هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰی خَطَرٍ عَظٖیمٍ: ev kemâ kāl Hadîs-i şerîfi,

ikisi de ihlâs, İslâmiyet’te ne kadar mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlâs mes’elesinin hadsiz nüktelerinden yalnız beş noktayı muhtasaran beyân edeceğiz.

Birinci Nokta: Mühim ve müdhiş bir suâl:? Neden ehl-i dünyâ ve ehl-i gaflet, hatta ehl-i dalâlet ve ehl-i nifâk,

156

rekābetsiz ittifâk ettikleri hâlde, ehl-i hak ve ehl-i vifâk olan ashâb-ı diyânet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarîkat, neden rekābetli ihtilâf ediyorlar? İttifâk ehl-i vifâkın hakkı iken; ve hilâf ehl-i nifâkın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık buraya geldi?

Elcevab: Bu elîm ve fecî‘ ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hâdise-i müdhişenin pek çok esbâbından yedi sebebini beyân ederiz.

Birinci Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı hakîkatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i gafletin ittifâkı da hakîkatdârlıktan değildir. Belki, ehl-i dünyânın ve ehl-i siyâsetin ve ehl-i mekteb gibi hayât-ı ictimâiyenin tabakātında birer muayyen vazîfe ile ve hâs bir hizmetle meşgul olan tâifelerin ve cemâatlerin ve cem‘iyetlerin vazîfeleri, taayyün edip ayrılmış. Ve o vezâif mukābilinde alacakları maîşet noktasındaki maddî ücret ve hubb-u câh ve şân ve şeref noktasında teveccüh-ü nâstan Hâşiyealacakları ma‘nevî ücretleri taayyün etmiş, ayrılmış. Müzâhame ve münâkaşayı ve rekābeti intâc edecek derecede bir iştirâk yok. Onun için, bunlar ne kadar fenâ meslekte de gitseler, birbiriyle ittifâk edebilirler.

Ama ehl-i dîn ve ashâb-ı ilim ve erbâb-ı tarîkat ise, bunların her birinin vazîfesi umûma baktığı gibi, muaccel ücretleri de taayyün ve tahassus etmiyor. ve her birinin makam-ı ictimâîde ve teveccüh-ü nâsta ve hüsn-ü kabûldeki hisseleri de tahassus etmediğinden, bir makama çoklar nâmzed olur. Ve maddî ve ma‘nevî her bir ücrete, çok eller uzanabilir. O noktadan müzâhame ve rekābet tevellüd edip, vifâkı nifâka, ittifâkı ihtilâfa tebdîl eder.

İşte bu müdhiş marazın merhemi ve ilacı, ihlâstır. Yani hakperestliği nefisperestliğe tercîh etmekle ve hakkın hâtırı, nefsin ve enâniyetin hâtırına gālib gelmekle

157

اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَی اللّٰهِ sırrına mazhar olup, nâstan gelen maddî ve ma‘nevî ücretten istiğnâ Hâşiye etmekle وَمَا عَلَی الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup, hüsn-ü kabûl ve hüsn-ü te’sîr ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarını Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesi ve ihsânı olduğunu; ve kendi vazîfesi olan teblîğde dâhil olmadığını; ve lâzım da olmadığını; ve onunla da mükellef olmadığını bilmekle ihlâsa muvaffak olur. Yoksa ihlâsı kaçırır.

İkinci Sebeb: Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifâkları. Ehl-i hidâyetin izzetindendir ihtilâfları. Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünyâ ve ehl-i dalâlet, hak ve hakîkate istinâd etmedikleri için zayıf ve zelîldirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtâçtırlar. Bu ihtiyâç için de başkasının muâvenet ve ittifâkına samîmî yapışır. Hatta meslekleri dalâlet ise de, yine ittifâkı muhâfaza ederler. Âdetâ o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassub; ve o nifâkta bir vifâk yaparlar ve muvaffak olurlar, Çünkü samîmî bir ihlâs, şerde dahi olsa, neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allâh verir. Hâşiye

Ama ehl-i hidâyet ve diyânet ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakîkate istinâd ettikleri için; ve her biri bizzât tarîk-i hakta yalnız Rabbisini düşünüp tevfîkine i‘timâd ederek gittiklerinden, ma‘nen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit,

158

insanların yerine, Rabbisine mürâcaat eder. meded ondan ister. Ve meşreblerin ihtilâfıyla, zâhir meşrebine muhâlif olana karşı muâvenet ihtiyâcını tam hissetmez. ittifâka ihtiyâcını göremez. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa, kendini haklı, muhâlifini haksız tevehhüm ederek ittifâk ve muhabbet yerine, ihtilâf ve rekābet ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazîfesi zîr u zeber olur.

İşte bu müdhiş sebebin verdiği vahîm netîceleri görmemenin yegâne çâresi, dokuz emirdir.

1 Müsbet hareket etmektir. Yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkaların tenkîsi, onun fikrine ve ameline müdâhale etmesin, onlarla meşgul olmasın.

2 Dâire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medâr-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifâk olacak çok râbıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp, ittifâk etmek,

3 Haklı her meslek sâhibinin başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı:, Mesleğim haktır yâhûd Daha güzeldir diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îmâ eden, Hak yalnız benim mesleğimdir veyâhûd Güzel, benim meşrebimdir diyemez, olan insaf düstûrunu rehber etmek,

4 Ehl-i hakla ittifâk etmek, tevfîk-i İlâhînin bir sebebi ve diyânetteki izzetin bir medârı olduğunu düşünmek,

5 Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesânüd sebebiyle cemâat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı ma‘nevînin dehâsıyla hücûmu zamanında, o şahs-ı ma‘nevîye karşı en kuvvetli ferdi olan mukāvemetin mağlûb düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifâkla bir şahs-ı ma‘nevî çıkarıp, o müdhiş şahs-ı ma‘nevî-i dalâlete karşı, hakkāniyeti muhâfaza ettirmek,

6: Hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için nefsini;

7: Ve enâniyetini;

8: Ve yanlış düşündüğü izzetini;

9 Ehemmiyetsiz rekābetkârâne hissiyâtını terketmekle ihlâsı kazanır, vazîfesini hakkıyla îfâ eder. Hâşiye

159

Üçüncü Sebeb: Ehl-i hakkın ihtilâfı, himmetsizlikten ve aşağılıktan; ve ehl-i dalâletin ittifâkı, ulüvv-ü himmetten değildir. Belki ehl-i hidâyetin ihtilâfı, ulüvv-ü himmetin sû’-i isti‘mâlinden; ve ehl-i dalâletin ittifâkı, himmetsizlikten gelen zaaf ve aczdendir. Ehl-i hidâyeti, ulüvv-ü himmetten sû’-i isti‘mâle; ve dolayısıyla ihtilâfa ve rekābete sevkeden, âhiret nokta-i nazarında haslet-i memdûha sayılan hırs-ı sevâb; ve vazîfe-i uhreviyede kanâatsizlik cihetinden ileri geliyor. Yani:, Bu sevâbı ben kazanayım, bu insanları ben irşâd edeyim, benim sözümü dinlesinler diye, karşısındaki hakîkî kardeşine ve cidden muhabbet ve muâvenetine ve uhuvvetine ve yardımına muhtâç bir zâta karşı rekābetkârâne vaz‘iyet alır. Şâkirdlerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar şâkirdlerim bulunmuyor? diye, enâniyeti oradan fırsat bulup, mezmûm bir haslet olan hubb-u câha temâyül ettirir. ihlâsı kaçırır. riyâ kapısını açar.

İşte bu hatânın ve bu yaranın ve bu müdhiş maraz-ı rûhânînin ilacı şudur ki: Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etbâ‘ ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir. Çünkü onlar vazîfe-i İlâhiyeye âit olduğu için istenilmez. Belki bazen verilir. Evet, bazen bir tek kelime sebeb-i necât ve medâr-ı rızâ olur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar medâr-ı nazar olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşâdı, bin adamın irşâdı kadar rızâ-yı İlâhîye medâr olur.

Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifâdelerine tarafdâr olmaktır. Benden ders alıp sevâb kazandırsınlar düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.

Ey sevâba hırslı ve a‘mâl-i uhreviyede kanâatsiz insan Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdûd birkaç kişiden başka, kendilerine ittibâ‘ edenler olmadığı hâlde, yine o peygamberlik vazîfe-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etbâ‘ ile değildir. Belki hüner, rızâ-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile Herkes beni dinlesin diye, vazîfeni unutup vazîfe-i İlâhiyeye karışıyorsun. Kabûl ettirmek, senin etrafına halkı toplamak, Cenâb-ı Hakk’ın vazîfesidir. Vazîfeni yap, Allâh’ın vazîfesine karışma

Hem hak ve hakîkati dinleyenler ve söyleyene sevâb kazandıranlar, yalnız insanlar değildirler. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr mahlûkları ve rûhânîleri ve melâikeleri kâinâtı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Mâdem çok sevâb istersin, ihlâsı esas tut. Ve yalnız rızâ-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübârek kelimelerin havadaki efrâdları, ihlâs ile ve niyet-i sâdıka ile hayatlansın, canlansın. hadsiz zîşuûrun kulaklarına gidip onları nûrlandırsın.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç