LEM'ALAR

51

[ONBİRİNCİ LEM‘A ]

Mirkātü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Marazü’l-Bid‘a

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

لَقَدْ جَٓائَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖیزٌ عَلَیْهِ ilâ-âhirihî; Şu âyetin Birinci Makamı Minhâcü’s-Sünne, İkinci Makamı, Mirkātü’s-Sünne dir.

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖی یُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

Bu iki âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden On bir nüktesi icmâlen beyân edilecek.

Birinci Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ Yani Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük ederse, yüz şehîdin ecrini ve sevâbını kazanabilir.

Evet, sünnet-i seniyeye ittibâ‘ etmek, mutlakā gāyet kıymetdârdır. Hususan bid‘aların istîlâsı zamanında sünnet-i seniyeye ittibâ‘ etmek, daha ziyâde kıymetdârdır. Bilhassa fesâd-ı ümmet zamanında sünnet-i seniyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmânı ihsâs ediyor. Doğrudan doğruya sünnet-i seniyeye ittibâ‘ etmek, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı hâtıra getiriyor. O ihtârdan, o hâtıra, bir huzûr-u İlâhî hâtırasına inkılâb eder. Hatta en küçük bir muâmelede; hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbında sünnet-i seniyeye mürâât ettiği dakîkada, o âdî muâmele ve o fıtrî amel, sevâblı bir ibâdet ve şer‘î bir hareket oluyor. Çünkü o âdî hareketiyle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ittibâı düşünür. ve şerîatın bir edebî olduğunu tasavvur eder. ve şerîatın sâhibi, o olduğu hâtırına gelir. Ve ondan Şâri‘-i Hakîkî olan Cenâb-ı Hakk’a kalbi müteveccih olur, bir nevi‘ huzûr ve ibâdet kazanır.

İşte bu sırra binâen, sünnet-i seniyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibâdete çevirir. bütün ömrünü semeredâr ve sevâbdâr yapabilir.

İkinci Nükte: İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî ra demiş ki: Ben seyr-i rûhânîde kat‘-ı merâtib ederken, tabakāt-ı evliyâ içinde en parlağını ve en haşmetlisini ve en letâfetlisini ve en emniyetlisini, sünnet-i seniyeye ittibâı esâs-ı tarîkat ittihâz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmî evliyâları, sâir tabakātın hâs velîlerinden daha muhteşem görünüyordu

Evet, Müceddid-i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî ra hak söylüyor. Sünnet-i seniyeyi esas tutan, Habîbullâh’ın zıllî altında makam-ı mahbûbiyete mazhardır.

52

Üçüncü Nükte: Bu fakîr Saîd, Eski Saîd’den çıkmaya çalıştığım bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gāyet müdhiş ve ma‘nevî bir fırtına içerisinde akıl ve kalbim hakāik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyyâ’dan serâya, kâh serâdan Süreyyâ’ya kadar bir sukūt ve suûd içerisinde çalkanıyorlardı.

İşte o zaman müşâhede ettim ki, sünnet-i seniyenin mes’eleleri, hatta küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümâtlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyâhat-i rûhiyede çok tazyîkāt altında, gāyet ağır yükler yüklenmiş bir vaz‘iyette kendimi gördüğüm zamanda, sünnet-i seniyenin o vaz‘iyete temas eden mes’elelerine ittibâ‘ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hıffet buluyordum. Bir teslîmiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır? diye endişelerden kurtuluyordum.

Ne vakit elimi çekse idim, bakıyordum, tazyîkāt çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben gāyet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümâtlı. Ne vakit sünnete yapışsam, yol aydınlanıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyîkāt kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarda İmâm-ı Rabbânî’nin hükmünü bilmüşâhede tasdîk ettim.

Dördüncü Nükte: Bir zaman râbıta-i mevtten ve اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdîkten ve âlemin zevâl ve fenâsından gelen bir hâlet-i rûhiyede, kendimi acîb bir âlemde gördüm. Baktım ki, ben bir cenazeyim. üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.

Birisi: Benim hayatımla alâkadâr, mâzî kabrine giren zîhayat mahlûkātın hey’et-i mecmûasının cenâze-i ma‘neviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.

İkincisi: Küre-i arz mezaristanında, nev‘-i beşerin hayatıyla alâkadâr envâ‘-ı zîhayatın hey’et-i mecmûasının mâzî mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan ve mezar taşı olan bu asrın yüzünde, çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.

Üçüncüsü: Şu kâinâtın kıyâmet vaktinde ölmesi muhakkaku’l-vukū‘ olduğu için, nazarımda vâki‘ hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekerâtından dehşet ve vefâtından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbâlde de muhakkaku’l-vukū‘ olan vefâtım, o zaman vukū‘ buluyor gibi göründü. فَاِنْ تَوَلَّوْا ilâ-âhirihî sırrıyla, bütün mevcûdât, bütün mahbûbât, benim vefâtımla bana arkalarını çevirip, beni terk ettiler, beni yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz sûretini alan ebed tarafındaki

53

istikbâle rûhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.

İşte o pek acîb ve çok hazîn hâlette iken, îmân ve Kur’ân’dan gelen bir meded ile, فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ âyeti imdâdıma yetişti. ve gāyet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Rûhum, kemâl-i emniyetle ve sürûrla o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki, âyetin ma‘nâ-yı sarîhinden başka bir ma‘nâ-yı işârîsi beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.

Evet, nasıl ki âyetin ma‘nâ-yı sarîhî, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: Eğer ehl-i dalâlet arka çevirip, senin şerîat ve sünnetinden i‘râz edip Kur’ân’ı dinlemezlerse, merâk etme Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfîdir. O’na tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittibâ‘ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı her şeyi muhîttir. Ne âsîler, hudûdundan kaçabilirler ve ne de istimdâd edenler mededsiz kalırlar

Öyle de, ma‘nâ-yı işârîsiyle der ki: Ey insan ve ey insanların reîsi ve mürşidi Eğer bütün mevcûdât seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden mufârakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümâta düşerse, merâk etme De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfîdir. Mâdem o var, her şey var. O hâlde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sâhibi, nihâyetsiz cünûdundan ve askerlerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler, mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazîfedârları gönderir. ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk-i hakkı ta‘kîb edecek mutî‘ kullarını gönderebilir. Mâdem öyledir, o her şeye bedeldir. Bütün eşyâ, bir tek teveccühüne bedel olamaz der.

İşte şu ma‘nâ-yı işârî vâsıtasıyla, bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât-ı Zülcelâl’in taht-ı tedbîr ve rubûbiyetinde; ve hikmet ve rahmeti içinde hikmetnümâ bir seyerân, ibretnümâ bir cevelân, vazîfedârâne bir seyâhat sûretinde bir seyr u seferdir, bir terhîs ve tavzîftir ki, böyle kâinât çalkanıyor, geliyorlar, gidiyorlar.

Beşinci Nükte: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖی یُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyet-i azîmesi, ittibâ‘-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat‘î bir sûrette i‘lân ediyor.

Evet, şu âyet-i kerîme, kıyâsât-ı mantıkiye içinde, kıyâs-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat‘î bir kıyâsıdır. Şöyle ki: Nasıl mantıkça kıyâs-ı istisnâî misâli

54

olarak deniliyor: Eğer güneş çıksa, gündüz olacak. Müsbet netice için denilir: Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki, şimdi gündüzdür. Menfî netice için deniliyor: Gündüz değil, öyle ise netice veriyor ki, güneş çıkmamış. Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat‘îdirler.

Aynen öyle de, şu âyet-i kerîme der ki:

Eğer Allâh’a muhabbetiniz varsa, Habîbullâh’a ittibâ‘ edilecek. Eğer ittibâ‘ edilmezse, netice veriyor ki Allâh’a muhabbetiniz yoktur. Eğer muhabbetullâh varsa, netice verir ki, Habîbullâh’ın sünnet-i seniyesine ittibâı intâc eder.

Evet, Cenâb-ı Hakk’a îmân eden, elbette ona itâat edecek. Ve itâat yolları içinde en makbûlü ve en müstakîmi ve en kısası, bilâ-şübhe Habîbullâh’ın gösterdiği ve ta‘kîb ettiği yoldur.

Evet, bu kâinâtı bu derece in‘âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuûrlardan o ni‘metlere karşı şükür istemesi, zarûrî ve bedîhîdir. Hem bu kâinâtı bu kadar mu‘cizât-ı san‘atıyla tezyîn eden o Zât-ı Kerîm-i Zülcelâl, elbette ve bilbedâhe, zîşuûrlar içinde en mümtâz birisini kendine muhâtab ve tercüman; ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinâtı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemâl ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemâl, elbette ve bilbedâhe, sevdiği ve izhârını istediği cemâl ve kemâl ve esmâ ve san‘atının en câmi‘ ve en mükemmel mikyâs ve medârı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaz‘iyet-i ubûdiyeti verecek. ve onun vaz‘iyetini sâirlerine numûne-i imtisâl edip, herkesi onun ittibâına sevkedecek. Tâ ki o güzel vaz‘iyeti, başkalarında da görünsün.

Elhâsıl: Muhabbetullâh, sünnet-i seniyenin ittibâını istilzâm edip, intâc eder. Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyeye ittibâından hissesi ziyâde ola Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyeyi takdîr etmeyip, bid‘alara girmiş ola

Altıncı Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِی النَّارِ Yani اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ âyetinin sırrıyla, kavâid-i şerîat-ı garrâ; ve desâtîr-i sünnet-i seniye, tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni îcâdlarla o düstûrları beğenmemek; veyâhûd hâşâ ve kellâ nâkıs görmek hissini veren bid‘aları îcâd etmek, dalâlettir, ateştir.

Sünnet-i seniyenin merâtibi var. Bir kısmı vâcibdir, terk edilmez. O kısım, şerîat-ı garrâda tafsîlâtıyla beyân edilmiş. Onlar muhkemâttır. hiç bir cihette tebeddül etmez.

55

Bir kısmı da, nevâfil nev‘indendir. Nevâfil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısmı, ibâdete tâbi‘ olan sünnet-i seniyelerdir. Onlar da şerîat kitaplarında beyân edilmiştir. Onların tağyîri bid‘attir. Diğer kısmına, âdâb ta‘bîr ediliyor ki, siyer-i seniye kitaplarında zikredilmiştir. Onlara muhâlefete, bid‘a denilmez. Fakat âdâb-ı Nebeviyeye bir nevi‘ muhâlefettir ve onların nûrundan ve o hakîkî edebden istifâde etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât ve muâmelât-ı fıtriyede Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tevâtürle ma‘lûm olan harekâtına ittibâ‘ etmektir.

Meselâ, söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düstûrlarını beyân eden; ve muâşerete taalluk eden çok sünnet-i seniyeler vardır. Bu nevi‘ sünnetlere, âdâb ta‘bîr edilir. Fakat o âdâba ittibâ‘ eden, âdâtını ibâdete çevirir. o edebden mühim bir feyiz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nûr veriyor.

Sünnet-i seniyenin içinde en mühim olanları, İslâmiyet alâmetleri olan şeâire taalluk eden sünnetlerdir. Şeâir, âdetâ hukuk-u umûmiye nev‘inden cem‘iyete âit bir ubûdiyettir. Birisinin yapmasıyla, o cem‘iyet umûmen istifâde ettiği gibi; onun terkiyle de, umûm cemâat mes’ûl olur. Bu nevi‘ şeâire riyâ giremez ve i‘lân edilir. Nâfile nev‘inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.

Yedinci Nükte: Sünnet-i seniye, edebdir. Hiç bir mes’elesi yoktur ki, altında bir nûr, bir edeb bulunmasın. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنٖی رَبّٖی فَاَحْسَنَ تَاْدٖیبٖی Rabbim bana edebî güzel bir sûrette ihsân etmiş, edeblendirmiş.

Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve sünnet-i seniyeyi bilen, kat‘iyen anlar ki, Cenâb-ı Hak edebin envâını, Habîbinde asm cem‘ etmiştir. Onun sünnet-i seniyesini terkeden, edebî terkeder. بٖی اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ kāidesine mâsadak olur, hasâretli bir edebsizliğe düşer.

Suâl: Her şeyi bilen ve gören, ve hiç bir şey ondan gizlenemeyen Allâmü’l-Guyûb’a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler, ondan gizlenemez. Çünkü edebin bir nev‘i, tesettürdür. mûcib-i istikrâh hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-Guyûb’a karşı tesettür olamaz.

Elcevab: Evvelâ, Sâni‘-i Zülcelâl nasıl ki san‘atını, kemâl-i ehemmiyetle güzel göstermek istiyor. ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor. ve ni‘metlerine, o ni‘metleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celb ediyor. Öyle de,

56

mahlûkātını ve ibâdını, sâir zîşuûrlara güzel göstermek istiyor. Onların çirkin vaz‘iyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı, bir nevi‘ isyan ve hilâf-ı edeb oluyor. İşte sünnet-i seniyedeki edeb, o Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâlarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaz‘iyetini takınmaktır.

Sâniyen Nasıl ki bir tabîb, doktorluk noktasında bir nâ-mahremin en nâ-mahrem uzvuna bakar ve zarûret olduğu vakit ona gösterilir. Hilâf-ı edeb denilmez. Belki, Edeb-i tıb öyle iktizâ eder denilir. Fakat o tabîb, racûliyet sıfatıyla veyâhûd vâiz ismiyle yâhûd hoca ünvânıyla o nâ-mahremlere bakamaz. Ona göstermesine edeb fetvâ veremez. O cihette ona göstermek, hayâsızlıktır.

Öyle de, Sâni‘-i Zülcelâl’in çok esmâsı var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ, Gaffâr ismi günahların vücûdunu ve Settâr ismi kusurâtın bulunmasını iktizâ ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ-yı cemâliye ve kemâliye, mevcûdâtı güzel bir sûrette; ve mümkün vaz‘iyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktizâ ederler. O esmâ-yı cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve rûhâniyâtın, cin ve insin nazarlarında güzelliklerini, mevcûdâtın güzel vaz‘iyetleriyle ve hüsn-ü edebleriyle görmek isterler. İşte sünnet-i seniyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın işârâtıdır ve düstûrlarıdır ve numûneleridir.

Sekizinci Nükte: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ âyetinden evvelki olan لَقَدْ جَٓائَكُمْ رَسُولٌ ilâ-âhirihî âyeti, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı olan kemâl-i şefkat ve nihâyet re’fetini gösterdikten sonra, şu فَاِنْ تَوَلَّوْا âyetiyle der ki:

Ey insanlar ve ey Müslümanlar Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşâd eden; ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarfeden; ve ma‘nevî yaralarınızı getirdiği ahkâm ve sünnet-i seniyesiyle ve kemâl-i şefkatiyle merhem vurup tedâvi eden şefkatperver bir zâtın bedîhî şefkatini inkâr etmek; ve göz ile görünen re’fetini ithâm eder derecede onun sünnetinden ve teblîğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdânsızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz

Ve ey şefkatli Resûl ve ey re’fetli Nebî Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arkalarını çevirip seni dinlemezlerse, merâk etme Semâvât ve arzın cünûdu, taht-ı emrinde olan;

57

ve Arş-ı Azîm-i Muhît’in tahtında saltanat-ı rubûbiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl, sana kâfîdir Hakîkî mutî‘ tâifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir. Senin ahkâmını onlara kabûl ettirir.

Evet, şerîat-ı Muhammediye’de asm ve sünnet-i Ahmediye’de asm hiç bir mes’ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın. Bu fakîr, bütünkusur ve aczimle beraber bunu iddiâ ediyorum. Ve bu da‘vânın isbatına hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risâle-i Nûr eserleri, sünnet-i Ahmediye’ni asm ve şerîat-ı Muhammediye’nin asm mes’eleleri, ne kadar hikmetli ve hakîkatli olduğuna, yetmiş seksen şâhid-i sâdık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzû‘a dâir iktidâr olsa yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risâle o hikmetleri bitiremeyecektir.

Hem ben şahsımda bilmüşâhede, hem zevken, belki binler tecrübelerim var ki, mesâil-i şerîatla sünnet-i seniye düstûrları, emrâz-ı rûhâniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı ictimâiyede, gāyet nâfi‘ birer devâdır bildiğimi; ve onların yerlerini başka felsefî ve hikmetî mes’eleler tutamadığını bilmüşâhede kendim hissettiğimi; ve başkalarına da bir derece risâlelerde ihsâs ettiğimi i‘lân ediyorum. Bu da‘vâmda tereddüd edenler, Risâle-i Nûr eczâlarına mürâcaat edip baksınlar.

İşte böyle bir zâtın sünnet-i seniyesine elden geldiği kadar ittibâa çalışmak, ne kadar kârlı ve hayât-ı ebediye için ne kadar saâdetli ve hayât-ı dünyeviye için ne kadar menfaâtli olduğu kıyâs edilsin.

Dokuzuncu Nükte: Sünnet-i seniyenin her bir nev‘ine tamâmen bilfiil ittibâ‘ etmek, ehass-ı havâssa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyye, bilkasd ve tarafdârâne ve iltizâmkârâne tâlib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara, zâten ittibâa mecbûriyet vardır. Ubûdiyetteki müstehab olan sünnet-i seniyenin terkinde günâh olmasa dahi, büyük sevâbın zâyiâtı var. Tağyîrinde ise, büyük hatâ vardır. Âdât ve muâmelâttaki sünnet-i seniye ise, ittibâ‘ ettikçe o âdât, ibâdet olur. İttibâ‘ etmezse, itâb yok. Fakat Habîbullâh’ın âdâb-ı hayatiyesinin nûrundan istifâdesi azalır.

Ahkâm-ı ubûdiyette yeni îcâdlar, bid‘attir. Bid‘atler ise, اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ sırrına münâfî olduğu için, merdûddur. Fakat, tarîkatteki evrâd ve ezkâr ve meşrebler nev‘inden olsa; ve asılları Kitap ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla, ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı sûrette olmakla beraber, mukarrer olan usûl ve esâsât-ı sünnet-i seniyeye muhâlefet etmemek; ve tağyîr etmemek şartıyla, bid‘a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan

58

bir kısmını bid‘aya dâhil etmişler, fakat Bid‘a-i hasene nâmını vermişler.

İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sân ra diyor ki: Ben seyr ü sülûk-ü rûhânîde görüyordum ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan mervî olan kelimât nûrludur. sünnet-i seniye şuâıyla parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve hâlleri gördüğüm vakit, üstlerinde o nûr yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukābil gelmiyordu. Bundan anladım ki, sünnet-i seniyenin şuâ‘ı bir iksîrdir. Hem o sünnet, nûr isteyenlere kâfîdir. hâricinde nûr aramaya ihtiyâç yoktur

İşte böyle hakîkat ve şerîatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki, sünnet-i seniye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın ma‘deni ve menbaıdır.

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِیَّةِ اٰمٖینَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖینَ

Onuncu Nükte: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖی یُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyetinde, i‘câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok cümleler, bu üç cümlenin içinde derc edilmiştir. Şöyle ki:

Şu âyet diyor ki: Allâh’a îmânınız varsa, elbette Allâh’ı seveceksiniz. Mâdem Allâh’ı seversiniz, öyle ise Allâh’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allâh’ın sevdiği zâta benzeyeceksiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ‘ etmektir. Ne vakit ona ittibâ‘ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allâh’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.

İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki, insan için en mühim âlî maksad, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmaktır. Bu âyetin nassı gösteriyor ki, o matlab-ı a‘lânın yolu, Habîbullâh’a ittibâ‘dır ve sünnet-i seniyesine iktidâdır. Bu makamda üç nokta isbat edilse, mezkûr hakîkat tamamıyla tezâhür eder.

Birinci Nokta: Beşer fıtraten, şu kâinâtın Hâlik’ına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsâna karşı sevmek vardır. Cemâl ve kemâl ve ihsânın derecâtına göre, o muhabbet tezâyüd eder. ve aşkın en müntehâ derecesine kadar gider.

Hem bu küçücük insanın küçük kalbinde kâinât kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfızada, bir kütübhâne hükmünde binler kitap kadar yazı içinde yazılması gösteriyor ki, o küçük kalb, kâinâtı içine alabilir. ve o kadar muhabbet taşıyabilir.

Mâdem fıtrat-ı beşeriyede ihsân ve cemâl ve kemâle karşı böyle hadsiz bir isti‘dâd-ı muhabbet vardır.

59

Mâdem bu kâinâtın Hâlikının, kâinâtta tezâhür eden âsârıyla bilbedâhe tahakkuku sâbit olan hadsiz cemâl-i mukaddesi; ve bu mevcûdâtta tezâhür eden nukūş-u san‘atıyla bizzarûre sübûtu tahakkuk eden hadsiz kemâl-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezâhür eden hadsiz envâ‘-ı ihsânât ve in‘âmâtıyla bilyakîn ve belki bilmüşâhede vücûdu tahakkuk eden hadsiz ihsânâtı vardır. Elbette zîşuûrların en câmi‘i ve en muhtâcı ve en mütefekkiri ve en müştâkı olan beşerde, hadsiz bir muhabbeti iktizâ ediyor.

Evet; her bir insan, o Hâlik-ı Zülcelâl’e karşı hadsiz bir muhabbete müsteid olduğu gibi; o Hâlık dahi herkesten ziyâde cemâl ve kemâl ve ihsânına karşı, hadsiz bir mahbûbiyete müstehaktır. Hatta insan-ı mü’mindeki, hayatına ve bekāsına ve vücûduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcûdâta karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedîd alâkaları, o isti‘dâd-ı muhabbet-i İlâhiyenin tereşşuhâtıdır. Hatta insanın mütenevvi‘ hissiyât-ı şedîdesi, o isti‘dâd-ı muhabbetin istihâleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.

Ma‘lûmdur ki, insan kendi saâdetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadâr olduğu zâtların saadetleriyle dahi mütelezziz olur. Ve kendini belâlardan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de belâlardan kurtaranı öyle sever. İşte bu hâlet-i rûhiyeye binâen, insan, eğer her insana âit envâ‘-ı ihsânât-ı İlâhiyeden yalnız bunu düşünse ki: Benim Hâlikım, beni zulümât-ı ebediye olan ademden kurtarıp, bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi; ecelim geldiği zaman, beni i‘dâm-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp, bâkî bir âlemde ebedî ve çok şa‘şaalı bir âlemi bana ihsân; ve o âlemin umûm envâ‘-ı lezâiz ve mehâsininden istifâde edecek; ve o âlemde cevelân edip tenezzüh edecek duyguları ve zâhirî ve bâtınî hâsseleri bana in‘âm ettiği gibi; çok sevdiğim ve çok alâkadâr olduğum bütün akārib ve ahbâbımı ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsânlara mazhar ediyor ve o ihsânlar bir cihette bana âit oluyor. Zîrâ onların saadetleriyle mes‘ûd ve mütelezziz oluyorum.

Mâdem اَلْاِنْسَانُ عَبٖیدُ الْاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsâna karşı perestiş var. Elbette böyle ebedî hadsiz ihsâna karşı, kâinât kadar bir kalbim olsa, o ihsâna karşı muhabbetle dolmak iktizâ eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti edemesem de, bil’isti‘dâd ve bil’îmân ve binniyet ve bilkabûl ve bittakdîr ve bil’iştiyâk ve bil’iltizâm ve bil’irâde sûretinde ediyorum diyecek.

60

Ve hâkezâ, Cemâl ve kemâle karşı insanın gösterdiği muhabbet ise, icmâlen işâret ettiğimiz ihsâna karşı muhabbete kıyâs edilsin.

Kâfir ise, küfür cihetiyle hadsiz bir adâvet eder. Hatta kâinâta ve mevcûdâta karşı zâlimâne ve tahkîrkârâne bir adâvet taşır.

İkinci Nokta: Muhabbetullâh, ittibâ‘-ı sünnet-i Muhammediye’yi asm istilzâm eder. Çünkü Allâh’ı sevmek, onun marziyâtını yapmaktır. Marziyâtı ise, en mükemmel bir sûrette Zât-ı Muhammediye’d asm tezâhür ediyor. Zât-ı Ahmediye’y asm harekât ve ef‘âlde benzemek iki cihetle dir:.

Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ı sevmek ciheti; emrine itâat ve marziyâtı dâiresinde hareket etmek, o ittibâı iktizâ ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam, Zât-ı Muhammediye’dir asm.

İkincisi: Mâdem Zât-ı Ahmediye asm, insanlara olan hadsiz ihsânât-ı İlâhiyenin en mühim bir vesîlesidir. Elbette Cenâb-ı Hak hesabına hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer benzemek kābil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habîbullâh’ı sevenlerin, sünnet-i seniyesine ittibâ‘ ile ona benzemeye çalışmaları, kat‘iyen iktizâ eder.

Üçüncü Nokta: Cenâb-ı Hakk’ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinâttaki masnûâtın mehâsini ile ve o masnûâtı süslendirmesiyle kendini hadsiz bir sûrette sevdirdiği gibi; masnûâtını seven, hususan o masnûâtını sevdirmesine sevmek ile mukābele eden zîşuûr mahlûkātını sever. Cennetin bütün letâif ve mehâsini ve lezâizi ve niamâtı, bir cilve-i rahmeti olan bir zâtın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksad olduğu bilbedâhe anlaşılır. Mâdem nass-ı kelâmıyla, onun muhabbetine, yalnız ittibâ‘-ı sünnet-i Ahmediy asm ile mazhar olunur. Elbette ittibâ‘-ı sünnet-i Ahmediye asm, en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazîfe-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.

On birinci Nükte: Üç mes’ele dir.

Birinci Mes’ele: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesinin menba‘ı üçtür; Akvâli, ef‘âli, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibâa mecbûriyet var. terkinde azâb ve ikāb vardır. Herkes ona ittibâa mükelleftir.

61

Nevâfil kısmında emr-i istihbâbî ile yine ehl-i îmân mükelleftir. Fakat terkinde azâb ve ikāb yoktur. Fiilinde, yani yapılmasında ve ittibâında azîm sevâblar vardır. Tağyîr ve tebdîli, bid‘a ve dalâlettir ve büyük hatâdır.

Âdât-ı seniyesi ve hareket-i müstahsenesi ise, hikmeten ve maslahaten, hayât-ı şahsiye ve nev‘iye ve ictimâiye i‘tibâriyle onu taklîd ve ona ittibâ‘ etmek, gāyet müstahsendir. Çünkü her bir hareket-i âdiyesinde çok menfaat-i hayatiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle, o âdâb ve âdetler ibâdet hükmüne geçer.

Evet, mâdem dost ve düşmanın ittifâkıyla, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil’ittifâk nev‘-i beşer içinde en meşhûr ve en mümtâz bir şahsiyettir. Ve mâdem binler mu‘cizâtının delâletiyle ve teşkîl ettiği âlem-i İslâmiyetin kemâlâtının şehâdâtıyla ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîm’in hakāikinin tasdîkiyle, en mükemmel bir insân-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve mâdem semere-i etbâıyla milyonlar ehl-i kemâl, merâtib-i kemâlâtta terakkî edip saâdet-i dâreyne mazhar olmuşlardır. Elbette o Zât’ın asm sünneti ve harekâtı, iktidâ edilecek en güzel numûnelerdir. ve ta‘kîb edilecek en sağlam rehberlerdir. ve düstûr ittihâz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ‘-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittibâ‘ etmeyen, tenbellik ederse hasâret-i azîme; ehemmiyetsiz görürse cinâyet-i azîme; tekzîbi işmâm eden tenkîd ise dalâlet-i azîmedir.

İkinci Mes’ele: Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Hakîm’de: وَاِنَّكَ لَعَلٰی خُلُقٍ عَظٖیمٍ ferman eder. Rivâyet-i sahîha ile Hazret-i Âişe-i Sıddîka ra gibi Sahâbe-i Güzîn, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta‘rîf ettikleri zaman خُلُقُهُ الْقُرْاٰنُ diye ta‘rîf ediyorlardı. Yani, Kur’ân’ın beyân ettiği mehâsin-i ahlâkın misâli, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ve o mehâsini en evvel imtisâl eden ve fıtraten o mehâsin üzerinde yaratılan odur.

İşte böyle bir Zât’ın asm ef‘âl, ahvâl, akvâl ve harekâtının her birisi nev‘-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona îmân eden ve ümmetinden olan gāfillerin, sünnetine ehemmiyet vermeyenlerinin veyâhûd tağyîr etmek isteyenlerinin ne kadar bedbaht olduklarını dîvâneler de anlar.

Üçüncü Mes’ele: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hilkaten en mu‘tedil bir vaz‘iyette ve en mükemmel bir sûrette halkedildiğinden, harekât ve sekenâtı i‘tidâl ve istikāmet üzerine gitmiştir. Siyer-i seniyesi kat‘î bir sûrette gösterir ki,

62

Her hareketinde istikāmet ve i‘tidâl üzere gitmiş, ifrât ve tefrîtten ictinâb etmiştir.

Evet, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ emrini tamamıyla imtisâl ettiği için, bütün ef‘âl ve akvâl ve ahvâlinde istikāmet, kat‘î bir sûrette görünüyor. Meselâ; kuvve-i akliyenin fesâd ve zulmeti hükmündeki ifrât ve tefrîti olan gabâvetten ve cerbezeden müberrâ olarak, hadd-i vasat ve medâr-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi dâimâ hareket ettiği gibi; kuvve-i gadabiyenin fesâdı ve ifrât ve tefrîti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medâr-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecâat-i kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesâdı ve ifrât ve tefrîti olan humûd ve fücûrdan musaffâ olarak, o kuvvenin medâr-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi dâimâ iffet-i a‘zamı, ma‘sûmiyet derecesinde rehber ittihâz etmiştir.

Ve hâkezâ, bütün sünnet-i seniyesinde ve ahvâl-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer‘iyesinde hadd-i istikameti ihtiyâr etmiştir. Ve zulüm ve zulümât olan ifrât ve tefrîtten, israf ve tebzîrden ictinâb etmiştir. Hatta tekellümünde ve ekil ve şürbünde iktisâdı rehber edip, israftan kat‘iyen ictinâb etmiştir. Bu hakîkatin tafsîlâtına dâir binler cild kitap te’lîf edilmiştir. اَلْعَارِفُ تَكْفٖیهِ الْاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bir katre ile iktifâ edip, kısa kesiyoruz.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی جَامِعِ مَكَارِمِ الْاَخْلَاقِ وَمَظْهَرِ سِرِّ وَاِنَّكَ لَعَلٰی خُلُقٍ عَظٖیمٍ اَلَّذٖی قَالَ مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتٖی عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتٖی فَلَهُٓ اَجْرُ مِائَةِ شَهٖیدٍ

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی هَدٰینَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِیَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

63

[ONİKİNCİ LEM‘A]

Re’fet Bey’in iki cüz’î suâlinin münâsebetiyle, iki nükte-i Kur’âniyenin beyânına dâirdir.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰٓی اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk kardeşim Re’fet Bey

Senin bu müsâadesiz zamanımda suâllerin, beni müşkil bir mevki‘de bulunduruyor. Bu def‘aki iki suâlin, çendân cüz’îdir, Fakat iki nükte-i Kur’âniye ile münâsebetdâr olduklarından, hem küre-i arza dâir suâliniz, coğrafya ve kozmoğrafyanın yedi kat zemîn ve yedi tabaka semâvâtı tenkîdlerine temas ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için suâlin cüz’iyetine bakmayarak, ilmî ve küllî bir sûrette, iki âyet-i kerîmeye dâir iki nükte icmâlen beyân edilecek. Sen de cüz’î suâline karşı ondan hisse alırsın.

Birinci Nükte: İki nokta dır. Birinci Nokta: وَكَاَیِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَٓا ق اَللّٰهُ یَرْزُقُهَا وَاِیَّاكُمْ ve اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَتٖینُ âyetlerinin sırrınca, rızık doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl’in elindedir ve hazîne-i rahmetinden çıkar. Her bir zîhayatın rızkı taahhüd-ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölünmemesi lâzım gelir. Hâlbuki zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler pek çok görünüyor. Şu hakîkatin ve şu sırrın halli şudur ki:

Taahhüd-ü Rabbânî hakîkattir. Rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü o Hakîm-i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyât için şahm ve içyağı sûretinde zîhayatın bedeninde iddihâr eder. Hatta bedenin her hüceyresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hüceyrenin bir köşesinde iddihâr eder. İstikbâlde, hâriçten rızık gelmediği zaman sarf edilmek üzere, bir ihtiyât zahîresi hükmünde bulundurur. İşte bu iddihâr edilmiş olan ihtiyât-ı rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölüm, rızıksızlıktan değildir. Belki sû’-i ihtiyârdan tevellüd eden bir âdet ve o sû’-i i‘tiyâddan ve o âdetin terkinden neş’et eden bir maraz ile ölüyorlar.

Evet, zîhayatın bedeninde şahm sûretinde iddihâr edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hatta bir marazın veya bir istiğrâk-ı rûhânî netîcesinde iki kırkı geçer. Hatta bir adam, şedîd bir inâd yüzünden Londra hapishânesinde yetmiş gün hiç bir şey yemeden sıhhat ve selâmetle hayatı devam ettiğini, on üç sene evvel gazeteler

64

yazmışlardı.

Mâdem kırk günden, tâ yetmiş, seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor. Ve mâdem Rezzâk isminin gāyet geniş bir sûrette rû-yu zemînde cilvesi görünüyor. Ve mâdem hiç ümîd edilmediği bir tarzda memelerden ve odunlardan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şer beşer, sû’-i ihtiyârıyla müdâhale edip karışmazsa, herhalde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel, o zîhayatın imdâdına o isim yetişecek. açlıkla ölüme yol vermeyecek. Öyle ise, açlıktan ölenler eğer kırk günden evvel ölseler, öylelerin ölümleri kat‘iyen rızıksızlıktan değildir. Belki تَرْكُ الْعَادَاتِ مِنَ الْمُهْلِكَاتِ sırrıyla, sû’-i ihtiyârdan gelen bir âdetten ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten ve bir marazdan ileri gelmiştir. Öyle ise, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.

Evet, bilmüşâhede görünüyor ki, rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma‘kûsen mütenâsibdir. Meselâ, daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-i mâderde iktidâr ve ihtiyârdan bütün bütün mahrûm olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtâç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor.

Sonra dünyaya geldiği vakit, iktidârı ve ihtiyârı yok, fakat bir derece isti‘dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştıracak kadar bir harekete ihtiyâç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en latîf bir sûrette ve en acîb bir fıtratta memeler musluğundan ağzına veriliyor.

Sonra, iktidâr ve ihtiyâra bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nâzlanmaya başlar. O meme çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidâr ve ihtiyârı rızkı ta‘kîb etmeye müsâid olmadığı için, Rezzâk-ı Kerîm, peder ve vâlidesinin şefkat ve merhametlerini, iktidâr ve ihtiyârına yardımcı gönderir.

Her ne vakit iktidâr ve ihtiyârı tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur. Der: Gel, beni ara, bul, al

Demek rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma‘kûsen mütenâsibdir. Hatta çok risâlelerde beyân etmişiz ki, en ihtiyârsız ve iktidârsız hayvanlar daha iyi yaşıyorlar ve daha iyi besleniyorlar.

İkinci Nokta: İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî ve imkân-ı örfî ve imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hâdise, eğer imkân-ı aklî dâiresinde olmazsa, reddedilir. Fakat imkân-ı örfî dâiresinde olmazsa, mu‘cize olur. Fakat kolayca kerâmet olamaz. Eğer o hâdisenin örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhûd derecesinde

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç