LEM'ALAR

104

[ONBEŞİNCİ LEM‘A]

Bu risâle, Risâle-i Nûr’un umûm eczâlarının mevzu‘larını câzibedâr bir ifade ile gösteren Fihrist Risâlesi’nin Sözler, Mektûbât ve On dördüncü Lem‘a’ya kadar olan birinci kısmı olup, Fihristin mütebâkî kısmı olan Onuncu Şuâ‘ ile birlikte olup, mecmûa hâlinde ayrıca neşredildiği için, buraya derc edilmemiştir.

[ONALTINCI LEM‘A]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz sıddîk kardeşlerim Hoca Sabrî, Hâfız Alî, Mes‘ûd, Mustafâlar, Husrev, Re’fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfü’ler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa vesâire. Sizlere merâklı ve medâr-ı suâl olmuş dört küçük mes’eleyi ma‘lûmât olarak muhtasar bir sûrette beyân etmekliğe, kalbimde bir hâtıra hissettim.

Birincisi: Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullâh Efendi gibi bazı adamlar, Ehl-i keşiften rivâyeten, bu geçen Ramazân’da Ehl-i Sünnet Velcemâat için bir ferec ve bir fütûhât olacağını haber verdikleri hâlde, zuhûr etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve ehl-i keşif, neden hilâf-ı vâki‘ haber veriyorlar? diye benden sordular. Ben de birden sünûhât kabîlinden olarak verdiğim cevâbın muhtasarı şudur:

Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki: Bazen belâ nâzil olur. gelirken karşısına sadaka çıkar. geri çevirir. Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki, mukadderât, bazı şerâit ile vukū‘a gelirken, geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali‘ olduğu mukadderât mutlak olmadığını, belki bazı şerâit ile mukayyed bulunduğunu; ve o şerâitin vukū‘ bulmamasıyla o hâdisenin de vukū‘a gelmemesidir. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi‘ defteri hükmünde olan levh-i mahv u isbat da mukadder olarak yazılmıştır. Gāyet nâdir olarak levh-i ezelîye kadar keşif çıkar. Ekserîsi oraya çıkamıyor.

İşte bu sırra binâen, geçen Ramazân-ı Şerîf’de ve bu Kurban Bayramı’nda ve daha başka vakitlerde, istihrâca binâen veya keşfiyât nev‘inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukū‘a gelmemişler. ve haber verenleri tekzîb etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş. fakat şartı gelmediği için, o da vukū‘a gelmemiş.

Evet,

105

Ramazân-ı Şerîf’de bid‘aların ref‘ine Ehl-i Sünnet Velcemâat’in yaptıkları ekseriyetle hâlis duâları, bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maatteessüf câmi‘lere Ramazân-ı Şerîf’de bid‘alar girdiğinden, duâların kabûlüne sed çekti, ferec gelmedi. Nasıl ki, sâbık hadîsin sırrıyla, Sadaka, belâyı ref‘eder. ekseriyetin hâlis duâsı da, ferec-i umûmîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücûda gelmediğinden, fütûhât da verilmedi.

İkinci Merâklı Suâl: Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaz‘iyet-i siyâsiye karşısında hem bana, hem alâkadâr olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimâl ile ferec verecek bir teşebbüsü etmek lâzım iken, o vaz‘iyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilakis beni tazyîk eden ehl-i dünyânın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar, hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: Sana işkence eden bu mübtedi‘ ve kısmen münâfık, baştaki insanların ta‘kîb ettikleri siyâseti nasıl görüyorsun ki, ilişmiyorsun?

Verdiğim cevâbın muhtasarı şudur ki: Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çâre-i yegânesi, nûrdur. Nûr göstermektir ki: kalbler ıslâh olsun, îmânlar kurtulsun. Eğer siyâset topuzu ile hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine inerler. Münâfık, kâfirden daha fenâ olur. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslâh etmez. O vakit küfür kalbe girer. Saklanır, nifâka inkılâb eder. Hem nûr, hem topuz, ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nûra sarılmaya mecbûr olduğumdan, siyâset topuzu ne şekilde olursa olsun, bakmamak lâzım geliyor.

Ama maddî cihâdın muktezâsı ise, o vazîfe şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre, kâfirin veya mürteddin tecâvüzâtına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nûra kâfî gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.

Üçüncü Merâklı Suâl: Bu yakında İngiliz ve İtalyan gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmeleriyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakîkî nokta-i istinâdı ve kuvve-i ma‘neviyesinin menba‘ı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyîc etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid‘aların bir derece ref‘ine medâr olacağı hâlde, neden şiddetle harb aleyhinde çıktın ve bu mes’elenin âsâyiş ile halledilmesini duâ ettin ve şiddetli bir sûrette mübtedi‘lerin

106

hükûmetleri lehinde tarafdâr çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid‘alara tarafgîrliktir?

Elcevab: Biz, ferec ve ferah ve sürûr ve fütûhât istiyoruz. Fakat kâfirlerin kılıcıyla değil. Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin Onların kılıçlarından gelecek fâide, bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münâfıkları ehl-i îmâna musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.

Hem harb belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedâkâr ve en kıymetdâr kardeşlerimizin ekserîsi kırk beş yaşından aşağı olduklarından, harb vâsıtasıyla vazîfe-i kudsiye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbûr olacaklardı. Benim param olsa, bu kıymetdâr kardeşlerimin her birisini askerlikten kurtarmak için, hüsn-ü rızâmla bedel-i nakdî bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymetdâr kardeşlerimizin hizmet-i Kur’âniye-i nûrâniyeyi bırakıp, maddî cihâd topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyorum. Hatta Zekâî’nin bu bir iki sene askerliği, belki bin lira kadar ma‘nevî fâidesini kaybettirdi.

Her ne ise; Kādir-i Külli Şey', bir dakîkada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek, semânın berrâk yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları da izâle edip hakāik-i şerîatı güneş gibi gösterir. ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, yeter. O vakit, kendi kendine iş düzelir.

Dördüncü Merâklı Suâl:? : Diyorlar ki: Mâdem sizin elinizdeki nûrdur, topuz değildir. Nûra karşı muâraza edilmez ve nûrdan kaçılmaz ve nûrun izhârından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyâtı tavsiye ediyorsunuz? Çok nûrlu risâleleri halklara göstermesini men‘ ediyorsunuz?

Bu suâle karşı cevâbın muhtasar meâli şudur ki: Baştaki başların çoğu sarhoştur, okumaz. Okusa da anlamaz, Yanlış ma‘nâ verip ilişir. Onların ilişmemeleri için, akılları başlarına gelinceye kadar göstermemek lâzımdır. Hem çok vicdânsız insanlar var ki, garaz veya tama‘ veya havf cihetiyle nûru inkâr ediyor veya gözünü kapıyor. Onun için kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, ihtiyât etsinler. nâ-ehillerin ellerine hakîkatleri vermesinler. Hem ehl-i dünyânın evhâmını tahrîk edecek işlerde dahi bulunmasınlar. Hâşiye

107

[Hâtime]

Bugün Re’fet Bey’in bir mektûbunu aldım. Bir vakit suâlleri terkedecek ümidinde iken, yine bir suâl soruyor. Ben yazdırmakta sıkıntı çekiyorum. Her ne ise; Lihye-i Şerîfe hakkında suâli münâsebetiyle diyorum ki:

Hadîsçe sâbittir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saadet’inden düşen saçların taneleri mahdûddur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az mikdarda iken, binler yerde Lihye-i Saadet’in saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü. O vakit hâtırıma gelmiş ki, Lihye-i Saadet, yalnız Lihye-i Şerîfe’nin saçlarından ibâret değil, belki re’s-i mübârekinin traş oldukça, hiç bir şeyini kaybetmeyen Sahâbeler, o nûrlu ve mübârek ve dâimî yaşayacak saçlarını muhâfaza etmişler. Onlar binlerdir. Şimdiki mevcûda müsâvî gelebilir.

Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmi‘de bulunan, sened-i sahîhle bu saç, Hazret-i Risâlet’in saçı olduğu sâbit midir ki, ona karşı ziyâret makbûl olabilsin?

Birden hâtıra geldi ki: O saçların ziyâreti, vesîledir. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı salavât getirmeye sebebdir ve bir hürmet ve muhabbete medârdır. Vesîlelik ciheti, o şeyin zâtına bakmaz, vesîlelik cihetine bakar. Onun için bir saç, eğer hakîkî olarak Lihye-i Saadet’ten olmazsa, mâdem zâhir hâle göre öyle telakkî edilmiş ve o vesîlelik vazîfesini yapıyor. ve hürmete ve teveccühe ve salavâta vesîle oluyor. kat‘î sened ile o saçın zâtını teşhîs ve ta‘yîn lâzım değildir. Yalnız, aksine kat‘î delîl olmasın, yeter. Çünkü telakkıyât-ı âmme ve kabûl-ü ümmet, bir nevi‘ huccet hükmüne geçer.

108

Bazı ehl-i takvâ böyle işlerde, ya takvâ veya ihtiyât veya azîmet noktasında ilişseler de, husûsî ilişirler. Bid‘a da deseler, bid‘a-i hasene nev‘inde dâhildir. Çünkü vesîle-i salavâttır.

Re’fet mektûbunda diyor: Bu mes’ele ihvânlar beyninde medâr-ı münâkaşa olmuştur. Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki:, İnşikāka ve iftirâka sebebiyet veren münâkaşa etmesinler Yalnız müdâvele-i efkâr sûretinde nizâ‘sız mübâhaseye alışsınlar.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk Senirkentli kardeşlerim İbrâhîm, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler Hâfız Tevfîk ile gönderdiğiniz üç mes’ele ye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.

Birincisi: حَتّٰٓی اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فٖی عَیْنٍ حَمِئَةٍ âyetinin ifade ettiği zâhir ma‘nâsına göre: Güneş, harâretli çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş diyor.

İkincisi: Sedd-i Zülkarneyn nerededir.

Üçüncüsü: Âhirzamanda Hazret-i Îsâ’nın as geleceğine ve Deccâl’ı öldüreceğine dâirdir.

Bu suâllerin cevabları uzundur. Yalnız muhtasar bir işaretle deriz ki:

Âyât-ı Kur’âniye, üslûb-u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre ve umûmun anlayacağı bir tarzda ifade ettiği için, çok def‘a teşbîh ve temsîl sûretinde beyân ediyor. İşte تَغْرُبُ فٖی عَیْنٍ حَمِئَةٍ güneşin, harâretli, çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr-i Muhît-i Garbî’nin sâhilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani zâhir nazarda, Bahr-i Muhît-i Garbî’nin sevâhilinde, yazın şiddet-i harâretiyle etrafındaki bataklık harâretlenip, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası sûretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr-i Muhît’in bir kısmında güneşin zâhirî gurûbunu görmüş. Veya volkanlı, taşı ve toprağı ve ma‘den sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başındaki yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.

Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in mu‘cizâne belâgat-i ifâdesi, bu cümle ile çok mesâili

109

ders veriyor. Evvelâ, zülkarneyn’in mağrib tarafına seyâhati, şiddet-i harâret zamanına ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyân etmekle, Afrika’nın tamâm-ı istîlâsı gibi çok ibretli mes’elelere işâret eder.

Ma‘lûmdur ki, görünen hareket-i şems, zâhirîdir ve küre-i arzın mahfî hareketine delîldir. onu haber veriyor. Hakîkat-i gurûb murad değildir. Hem çeşme, teşbîhtir. Uzaktan büyük bir deniz, küçük bir havuz gibi görünür. Harâretten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbîhi, Arabca hem çeşme, hem güneş, hem göz ma‘nâsında olan عَیْنٍ kelimesi, esrâr-ı belâgatçe gāyet ma‘nîdâr ve münâsibdir. HâşiyeZülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş-ı A‘zam’dan gelen ve ecrâm-ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitâb-ı Kur’ânînin, bir misâfirhâne-i Rahmânîde sirâc vazîfesini gören musahhar güneşi, Bahr-i Muhît-i Garbî gibi bir çeşme-i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor. Ve mu‘cizâne üslûbuyla denizi harâretli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösteriyor. Ve semâvî gözlere öyle görünüyor.

Elhâsıl: Bahr-i Muhît-i Garbî’yi çamurlu bir çeşme ta‘bîri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi, bir çeşme gibi görmüş.

Kur’ân’ın nazarı ise, her şeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat-ı his nev‘indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur’ân, semâvâta bakarak geldiğinden, küre-i arzı kâh bir meydan, kâh bir saray, bazen bir beşik, bazen bir sahîfe gibi gördüğünden, sisli, buharlı, koca Bahr-i Muhît-i Atlasî-i Garbî’yi bir çeşme ta‘bîr etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor.

İkinci Suâliniz: Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye’cûc ve Me’cûc kimlerdir?

Elcevab: Eskiden bu mes’eleye dâir bir risâle yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risâle yanımda yoktur.

110

Hem kuvve-i hâfızam ta‘tîl-i eşgāl etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmi dördüncü Söz’ün Üçüncü Dal’ında bir nebze bu mes’eleden bahsedilmiş. Onun için bu mes’elenin yalnız iki üç nüktesine muhtasar bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:

Ehl-i tahkîkin beyânına göre, hem Zülkarneyn ünvanının işaretiyle, Yemen padişahlarının Zülyezen gibi, kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan, bu Zülkarneyn, İskender-i Rûmî değildir. Belki Yemen padişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrâhîm Aleyhisselâm’ın zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır’dan as ders almıştır. İskender-i Rûmî ise, mîlâddan takrîben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almıştır.

Târîh-i beşerî, muntazam sûrette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa târîh nazarı, Hazret-i İbrâhîm Aleyhisselâm’ın zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurâfevârî, ya münkirâne veya gāyet muhtasar gidiyor.

Bu Yemenî Zülkarneyn’in, tefsîrlerde İskender nâmıyla iştihârının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki: İskender-i Kebîr ve Eski İskender’dir. Veyâhûd âyât-ı Kur’âniyenin zikrettiği hâdisât-ı cüz’iyeler, küllî hâdisâtın uçları olduğu cihetle, Zülkarneyn olan İskender-i Kebîr’in nübüvvetkârâne irşâdâtıyla akvâm-ı zâlime ile milel-i mazlûme ortasında hâil; ve gaddarların gārâtlarına mâni‘ olacak meşhûr Sedd-i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender-i Rûmî misillû müteaddid cihangîrler ve kuvvetli padişahlar, maddî cihetinde; ve ma‘nevî âlem-i insaniyetin ma‘nevî padişahları olan bir kısım enbiyâ, ve bazı aktâblar dahi ma‘nevî ve irşâdî cihetinde o Zülkarneyn’in arkasında gidip ve ona iktidâ edip, mazlûmları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan, dağlar ortalarında sedleri, Hâşiyesonra dağlar başlarında kal‘aları kurmuşlar. Ya bizzât maddî kuvvetleriyle veyâhûd irşâd ve tedbîrleriyle te’sîs etmişler. Sonra şehirlerin etrafında sûrları; ve ortalarında kal‘aları, tâ son çâre olan kırk ikilik topları ve kal‘a-i seyyâre gibi diritnavtları yapmışlar.

Hatta rû-yu zemînin en meşhûr seddi ve kaç günlük uzun bir mesâfe tutan Sedd-i Çinî, Kur’ân lisânıyla Ye’cûc ve Me’cûc’ün ve ta‘bîr-i diğerle târîh lisânında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç def‘a zîr u zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan, şarktan garba kadar harâb eden akvâm-ı vahşiye ve gārâtkâr milletlerin Hind ve Çin’deki

111

akvâm-ı mazlûmeye tecâvüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın ve iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığını; ve o akvâm-ı vahşiyenin kesretle hücûmlarına çok zaman mâni‘ olduğu gibi, Kafkas Dağları’nda, Derbend cihetinde yine çapulcu, gārâtgîr akvâm-ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için, Zülkarneyn-misâl eski Îrân padişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu nev‘den çok sedler var.

Kur’ân-ı Hakîm umûm nev‘-i beşerle konuştuğu için, zâhiren bir hâdise-i cüz’iyeyi zikreder, umûm o hâdiseye benzer hâdisâtı ihtâr ederek konuşur. İşte bu nokta-i nazardandır ki, sed’de ve Ye’cûc ve Me’cûc’e dâir rivâyetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor. Hem Kur’ân-ı Hakîm, münâsebât-ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikāl eder. Bu münâsebeti düşünmeyen zanneder ki iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır.

İşte seddin harâbiyetini ve kıyâmetin kopmasını Kur’ân’ın haber vermesi, kurbiyet-i zaman ciheti ile değildir, belki münâsebât-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir. Yani bu sed nasıl harâb olacak, öyle de dünya harâb olacaktır. Hem nasıl ki, fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metîndir, ancak kıyâmetin kopmasıyla harâb olurlar. Öyle de bu sed dahi, dağ gibi metîndir, ancak dünyanın harâb olmasıyla hâk ile yeksân olur. İnkılâbât-ı zaman tahrîbât yapsa da, çoğu sağlam kalır, demektir. Evet, sedd-i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî, binler sene yaşadığı hâlde daha meydanda duruyor. İnsan eliyle zemîn sahîfesinde yazılan, mücessem, mütehaccir, ma‘nîdâr târîh-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor.

Üçüncü Suâliniz?: Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın Deccâlı öldürmesi, hem Birinci Mektûb’da, hem On beşinci Mektûb’da gāyet muhtasar ve size kâfî bir cevâb vardır.

112

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

[اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ]

Azîz, sıddîk, fedâkâr, vefâdâr kardeşlerim Hoca Sabrî ve Hâfız Alî,

Sizlerin mugayyebât-ı hamseye dâir, Sûre-i Lokmân’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz, gāyet mühim bir cevâb isterken, maatteessüf şimdiki hâlet-i rûhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevâbı yazmaya müsâid değildir. Yalnız suâlinizin temas ettiği bir iki noktaya gāyet mücmel işâret edeceğiz.

Bu suâlinizin meâli gösteriyor ki:

Ehl-i ilhâd tarafından tenkîd sûretinde mugayyebât-ı hamseden yağmurun gelmesi vaktine ve rahm-i mâderdeki ceninin keyfiyetine i‘tirâz edilmiş. Demişler ki: Rasadhânelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzûlü keşfediliyor. Onu, Allah’dan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek, mugayyebât-ı hamseye ıttılâ‘ kābildir.

Elcevab: Yağmurun vakt-i nüzûlü bir kāideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet-i hâssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazîne-i rahmette husûsî irâdeye tâbi‘ olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinâtta en mühim hakîkat; ve en kıymetdâr mâhiyet, vücûd ve hayat ve nûr ve rahmettir. Bu dört şey, perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiyeye ve meşîet-i hâssa-i İlâhiyeye bakar. Sâir masnûâtta, zâhirî esbâb kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicab oluyorlar. Fakat vücûd ve hayat ve nûr ve rahmette, o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti, o dördünde cereyân etmiyor.

Mâdem vücûdda en mühim hakîkat, hayat ve rahmettir. Yağmur, hayâta menşe’ ve medâr-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, meşîet-i hâssa-i İlâhiyeyi setretmeyecek. Tâ ki: her vakit, herkes, her şeyde şükür ve ubûdiyete ve suâl ve duâya mecbûr olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsa idi, o kāideye güvenilecek, şükür ve recâ kapısı kapanacaktı.

Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu ma‘lûmdur. Hâlbuki muttarid bir kāideye tâbi‘ olduğundan, güneşin çıkması için duâ edilmiyor ve çıktığına dâir şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kāidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için, gāibden sayılmıyor. Fakat

113

yağmurun cüz’iyâtı bir kāideye tâbi‘ olmadığı için, her vakit insanlar recâ ve duâ ile dergâh-ı İlâhî’ye ilticâya mecbûr oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzûlünü ta‘yîn edemediği için, sırf hazîne-i rahmetten bir ni‘met-i hâssa telakkî edip, hakîkî şükürediyorlar. İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzûlünü, mugayyebât-ı hamseye idhâl ediyor.

Rasadhânelerdeki âletle yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini ta‘yîn etmek, gaybı bilmek değildir. Belki gaybdan çıkıp âlem-i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddemâtına ıttılâ‘ sûretinde bilmektir. Nasıl en hafî umûr-u gaybiye vukū‘a geldikte; veyâhûd vukū‘a yakın olduktan sonra, hiss-i kable’l-vukūun bir nev‘i ile bilinir. O, gaybı bilmek değildir. Belki o, mevcûdu veya mukarrebü’l-vücûdu bilmektir. Hatta ben kendi a‘sâbımda bir hassâsiyet cihetiyle yirmi dört sâat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum.

Demek yağmurun mukaddemâtı ve mebâdîleri var. O mebâdîler, rutûbet nev‘inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hâl, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaybdan çıkıp daha şehâdete girmeyen umûra vusûlüne bir vesîle oluyor. Fakat daha âlem-i şehâdete ayak basmayan ve meşîet-i hâssa ile rahmet-i hâssadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzûlünü bilmek ilmi, Allâmü’l-Guyûb’a mahsûstur.

Kaldı ikinci mes’ele: Röntgen şuâıyla rahm-i mâderdeki çocuğun erkek ve dişi olduğunu bilmek, وَیَعْلَمُ مَا فِی الْاَرْحَامِ âyetinin meâl-i gaybîsine münâfî olamaz. Çünkü âyet, yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acîb isti‘dâd-ı husûsîsi ve istikbâlde kesbedeceği vaz‘iyetine medâr olan mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdîleri, hatta sîmâsındaki gāyet acîb olan sikke-i samediyeti muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü’l-Guyûb’a mahsûstur. Yüz bin röntgen-misâl fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umûm efrâd-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i fârikası bulunan, yalnız hakîkî sîmâ-yı vechîsini keşfedemez. Nerede kaldı ki, sîmâ-yı vechî sikkesinden yüz def‘a daha hârika olan, isti‘dâdındaki sîmâ-yı ma‘nevîyi keşfedebilsin.

Başta dedik ki: Hayat ve rahmet, bu kâinâtta en mühim hakîkatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için o câmi‘ hakîkat-i hayatiyenin, bütün incelikleriyle ve dekāikiyle, irâde-i hâssaya ve rahmet-i hâssaya ve meşîet-i hâssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki: hayat, bütün cihâzâtıyla ve bütün cihâtıyla şükür ve ubûdiyet ve tesbîhin menşe’ ve medârı

114

olduğundandır ki, irâde-i hâssaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik; ve rahmet-i hâssaya perde olan vesâit-i zâhiriye konulmamıştır.

Cenâb-ı Hakk’ın, rahm-i mâderdeki çocukların sîmâyı maddî ve ma‘nevîlerinde iki cilvesi var:

Birisi: Vahdetini ve ehadiyetini ve samediyetini gösterir ki, o çocuk a‘zâ-yı esâsiyede ve cihâzât-ı insaniyenin envâında sâir insanlarla muvâfık ve mutâbık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâni‘inin vahdetine şehâdet ediyor. O cenin, bu lisânıyla bağırıyor ki: Bana bu sîmâ ve a‘zâyı veren kim ise, bütün esâsât-ı a‘zâda bana benzeyen bütün insanların sâni‘i dahi odur. Ve hem bütün zîhayatın sâni‘i odur.

İşte rahm-i mâderdeki ceninin bu lisânı, gaybî değildir. Kāideye ve ıttırâda ve nev‘iyete tâbi‘ olduğu için ma‘lûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba girmiş bir daldır. Bir dildir.

İkinci cihet: Sîmâ-yı isti‘dâdî-i husûsîsi ve o sîmâ-yı vechî-i şahsîsi lisânıyla, Sâni‘inin ihtiyârını ve irâdesini ve meşîetini ve rahmet-i hâssasını ve hiç bir kayıd altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisân, gaybü’l-gaybdan geliyor. İlm-i ezelîden başkası, kablelvücûd bunu göremiyor ve ihâta edemiyor. Rahm-i mâderde iken, bu sîmânın binde bir cihâzâtı görünmekle, bilinmiyor.

Elhâsıl: Ceninin sîmâ-yı isti‘dâdîsinde ve sîmâ-yı vechîsinde hem delîl-i vahdâniyet var, hem ihtiyâr ve irâde-i İlâhiyenin hucceti vardır. Eğer Cenâb-ı Hak muvaffak etse, mugayyebât-ı hamseye dâir bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla hâlim ve vaktim müsâade etmedi. hâtime veriyorum.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, merâklı kardeşim Re’fet Bey,

Mektûbunda letâif-i aşereyi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkati ders vermek zamanı olmadığından, Tarîk-i Nakşî muhakkiklerinin letâif-i aşereye dâir eserleri var. Şimdilik vazîfemiz, istihrâc ve esrâr-ı Kur’âniyedir. Mevcûd mesâili nakil değildir.

115

Gücenme, tafsîlât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki: Letâif-i aşereyi, İmâm-ı Rabbânî kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ ve insanda anâsır-ı erbaanın her bir unsurundan, o unsura münâsib bir latîfe-i insaniye ta‘bîr ederek, seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkıyât ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiş.

Ben kendimce görüyorum ki: İnsanın mâhiyet-i câmiasında ve isti‘dâd-ı hayatîsinde çok letâif var. Onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hatta hukemâ ve ulemâ-yı zâhiriyyûn dahi, o letâif-i aşerenin pencereleri veya numûneleri olan havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtına ile o letâif-i aşereyi, başka bir sûrette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avâm ve havâs beyninde teârüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarîkatin letâif-i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ vicdân, a‘sâb, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letâif; kalb, rûh, sırra ilâve edilse, letâif-i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka, sâika ve şâika ve hiss-i kablelvukū‘ gibi çok letâif var. Bu mes’eleye dâir hakîkat yazılsa, çok uzun olur. Vaktim de kısa olduğundan kesmeye mecbûr oldum.

Senin ikinci suâlin olan, ma‘nâ-yı ismî ile ma‘nâ-yı harfînin bahsi, ilm-i nahvin umûm kitaplarının başlarında o mes’ele îzâh edildiği gibi, ilm-i hakîkatin Sözler ve Mektûblar nâmındaki risâlelerinde temsîlâtla kâfî beyânât var. Senin gibi zeki, müdakkik bir zâta karşı fazla îzâhât fazla olur.

Sen aynaya baksan, eğer aynaya şişe için bakarsan, şişeyi kasden görürsün. İçinde Re’fet tebeî, dolayısıyla nazara ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için aynaya baksan, sevimli Re’fet’i görürsün. فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖینَ dersin. Ayna şişesi tebeî, dolayısıyla nazara ilişir.

İşte birinci sûrette ayna şişesi ma‘nâ-yı ismîdir, Re’fet ma‘nâ-yı harfî oluyor. İkinci sûrette ayna şişesi ma‘nâ-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor. Başka ma‘nâ için bakılır ki: içinde olan akistir. Akis ise ma‘nâ-yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰی مَعْنًا فٖی نَفْسِهٖ olan ta‘rîf-i isimde bir cihette dâhildir. Ve ayna ise, دَلَّ عَلٰی مَعْنًا فٖی غَیْرِهٖ olan harf ta‘rîfine mâsadak olur. Nazar-ı Kur’ânî ile kâinâtın bütün mevcûdâtı hurûftur, ma‘nâ-yı harfî ile başkasının ma‘nâsını ifade ediyor. Yani kâinât Hâlik’ının esmâsını ve sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ise, ekseriyâ ma‘nâ-yı ismiyle bakıyor. tabiat bataklığına saplanıyor.

Her ne ise, şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hatta fihristin en mühim, en kolay, en âhir parçasını dahi yazamıyorum.

Saîdü’n-Nûrsî

116

[ONYEDİNCİ LEM‘A]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Zehre’den gelmiş On yedi Nota dan ibârettir.

Mukaddime: Bir zaman inâyet-i Rabbâniye ile ma‘rifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyâhat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât-ı tevhîdiyeyi, Arabî olarak notalar sûretinde Zehre, Şu‘le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risâlelerde kaydetmiştim. Bu risâleler uzun bir hakîkatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nûrun yalnız bir şuâ‘ını irâe etmek tarzında yazılmıştı. Yalnız kendime birer hâtıra ve birer ihtâr şeklinde idi. başkaların istifâdeleri mahdûd kalmıştı. Hususan en mümtâz ve en hâs kardeşlerimin kısm-ı a‘zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarları ve ilhâhları üzerine, o notaların ve o lem‘aların kısmen îzâhlı ve kısmen kısa meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbûr oldum.

Şu notalar ve Arabî risâleler, Yeni Saîd’in en evvel hakîkat ilminden, bir derece şuhûd sûretinde gördüğü hakîkatler olup, tağyîr edilmeden meâlleri yazıldı. Onun için bazı cümleleri sâir sözlerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Bir kısmı da, gāyet mücmel olmakla beraber îzâh edilmiyor. Tâ letâfet-i asliyesini kaybetmesin.

Zehre’nin Notalarından Birinci Nota: Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gāfil Saîd Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden mufârakat eden bir şeye kalbini bağlamak, sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terkedip arka çeviren, bâhusûs berzah seferinde sana arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî‘ etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firâkla senden ayrılıp günahlarını senin boynuna takan, hususan senin rağmine olarak, husûlü ânında seni terkeden fânî şeylerle kalbini bağlamak, senin için kâr-ı akıl değildir.

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtta, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtın müsâdemâtı altında ezilip bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme Onların zevâlinden

117

kederlenme. Sen kendi mâhiyetine bak ki, senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemez. mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmîn edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultânıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine mutî‘ olan o sultânına itâat et, kurtul

İkinci Nota: Hakîkatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey insan Kur’ân’ın desâtîrindendir ki, Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsından hiç bir şeyi ona taabbüd edecek derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini, hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkāt, ma‘bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.

Üçüncü Nota: Ey gāfil Saîd Bil ki, Galat-ı his nev‘inden, gāyet muvakkat dünyayı, lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazarla sâbit telakkî ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız kıyâmetin kopmasından korkuyorsun.

Aklını başına al. Sen de ve senin husûsî dünyan da, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma‘rûzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan, şu misâle benzer ki: bir adam, elinde olan aynasını bir hâneye veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe o aynada görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür aynanın başına gelse, o misâlî hânede ve bahçede, herc ü merc ve karışıklık düşer. Hâriçteki hakîkî hânenin veya şehrin veya bahçenin devâm-ı bekāsı sana fâide vermez.

Çünkü senin elindeki aynadaki hâne ve sana âit şehir ve bahçe, yalnız aynanın sana verdiği mikyâs ve mîzân iledir. Senin hayâtın ve ömrün, bir aynadır. Senin dünyanın direği ve aynası ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakîkada o hânen ve bahçen ve şehrin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakîka senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaz‘iyettedir. Mâdem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç