
SAYFA 15
o Bâkî’ye müteveccih olup gitmektir. Lisânı یَا بَاقٖٓی اَنْتَ الْبَاقٖی dediği gibi; kalbi, rûhu, aklı ve bütün letâifi de هُوَ الْبَاقٖی, هُوَ الْاَزَلِیُّ الْاَبَدُ, هُوَ السَّرْمَدِیُّ, هُوَ الدَّٓائِمُ, هُوَ الْمَطْلُوبُ, هُوَ الْمَحْبُوبُ, هُوَ الْمَقْصُودُ, هُوَ الْمَعْبُودُ demeli.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖینَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
[DÖRDÜNCÜ LEM‘A]
Minhâcü’s-Sünne
Minhâcü’s-Sünne, bu lem‘aya lâyık görülmüştür.
Mes’ele-i imâmet, bir mes’ele-i fer‘iye olduğu hâlde, ziyâde ehemmiyet verildiğinden bir mes’ele-i îmâniye sırasına girip, ilm-i kelâmda ve usûlü’d-dînde medâr-ı nazar olduğu cihetle, Kur’ân’a ve îmâna âit hizmet-i esâsiyemize münâsebeti bulunduğundan cüz’î olarak bahsedildi.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖیزٌ عَلَیْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖیصٌ عَلَیْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖینَ رَؤُفٌ رَحٖیمٌ
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ
قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی
Şu âyet-i azîmelerin çok hakāik-i azîmelerinden bir iki hakîkatine iki makamla işâret edeceğiz.
Birinci Makam: Dört nükte dir.
Birinci Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve merhametini ifade ediyor. Evet; rivâyet-i sahîhada vardır ki, mahşerin dehşetinden herkes, hatta enbiyâlar dahi نَفْسٖی نَفْسٖی dedikleri zaman, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اُمَّتٖی اُمَّتٖی diye re’fet ve şefkatini göstereceği gibi; yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin tasdîkiyle, vâlidesi onun münâcâtında اُمَّتٖی اُمَّتٖی dediğini işitmiş. Hem bütün târîh-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim-i ahlâkı, kemâl-i şefkat ve re’fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salavâtına
SAYFA 16
hadsiz ihtiyâç göstermekle, ümmetinin bütün saadetleriyle kemâl-i şefkatinden alâkadâr olduğunu göstermekle, hadsiz bir şefkatini göstermiş.
İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyesine mürâât etmemek, ne derece nankörlük ve vicdânsızlık olduğunu kıyâs eyle.
İkinci Nükte: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umûmî vazîfe-i nübüvvet içinde, bazı husûsî, cüz’î şahıslara karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hâle göre o azîm şefkati, o husûsî ve cüz’î şahıslara sarfetmesi, vazîfe-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakîkatte o cüz’î şahıslar, küllî ve umûmî bir vazîfe-i nübüvvetin medârı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduklarından, o silsile-i azîmenin hesabına, onların mümessillerine fevkalâde ehemmiyet vermiş.
Meselâ; Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret-i Hasan ra ve Hazret-i Hüseyin’e ra karşı küçüklüklerinde gösterdikleri şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkatten ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazîfe-i nübüvvetin bir hayt-ı nûrânîsinin bir ucu ve verâset-i nebeviyenin ve gāyet ehemmiyetli bir cemâatin menşei ve mümessili ve fihristi olmaları cihetiyledir.
Evet, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan’ı ra kemâl-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan’dan ra teselsül eden nûrânî nesl-i mübârekinden gelen Gavs-ı A‘zam olan Şâh-ı Geylânî ra gibi çok mehdî-misâl verese-i nübüvvet ve hamele-i şerîat-ı Ahmediye asm olan zâtların hesabına Hazret-i Hasan’ın ra başını öpmüş ve o zâtların istikbâlde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdîr ve istihsân etmiş. Ve takdîr ve teşvîke alâmet olarak Hazret-i Hasan’ın ra başını öpmüş.
Hem Hazret-i Hüseyin’e ra karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in ra silsile-i nûrâniyesinden gelen Zeynelâbidîn ra ve Ca‘fer-i Sâdık ra gibi eimme-i âlîşân ve hakîkî verese-i nebeviye gibi pek çok mehdî-misâl zevât-ı nûrâniyenin nâmına ve dîn-i İslâm ve vazîfe-i risâlet hesabına, Hazret-i Hüseyin’in ra boynunu öpmüş, kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.
Evet, Zât-ı Ahmediye’nin asm gayb-âşinâ kalbiyle, dünyada asr-ı saadetten ebed tarafında olan meydân-ı haşri temâşâ eden; ve yerden cenneti gören; ve zemînden gökteki melâikeleri temâşâ eden; ve zaman-ı Âdemden beri mâzî zulümâtı içinde gizlenmiş hâdisâtı gören; hatta Zât-ı Zülcelâl’in rü’yetine mazhar olan nazar-ı nûrânîsi ve çeşm-i istikbâl-bînîsi, elbette Hazret-i Hasan ra ve Hazret-i Hüseyin’in ra arkalarında teselsül eden aktâbları ve eimmeleri ve vereseleri ve mehdîleri görmüş
SAYFA 17
ve onların umûmu nâmına Hazret-i Hasan ra ve Hazret-i Hüseyin’in ra başlarını öpmüş. Evet Hazret-i Hasan’ın ra başını öpmesinde, Şâh-ı Geylânî ra Hazretleri’nin hisse-i azîmesi var.
Üçüncü Nükte: اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی âyetinin bir kavle göre ma‘nâsı: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazîfe-i risâletin icrâsına mukābil ücret istemez. Yalnız Âl-i Beyt’e meveddeti yani muhabbeti ister.
Eğer denilse: Bu ma‘nâya göre karâbet-i nesliye cihetinden gelen bir fâide gözetilmiş görünüyor? Hâlbuki, اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ sırrına binâen, karâbet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazîfe-i risâlet cereyân ediyor?
Elcevab: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyt’i, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nûrâniye hükmüne geçecek ve âlem-i İslâm’ın bütün tabakātında kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazîfesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin Âl hakkındaki duâsı ki, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّیْتَ عَلٰٓی اِبْرَاهٖیمَ وَعَلٰٓی اٰلِ اِبْرَاهٖیمَ اِنَّكَ حَمٖیدٌ مَجٖیدٌ dir. Bu duânın makbûl olacağını keşfetmiş. Yani nasıl ki, millet-i İbrâhîmiyede ekseriyet-i mutlaka ile nûrânî rehberler Hazret-i İbrâhîm’in as âlinden ve neslinden olan enbiyâ olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede (asm) de vezâif-i azîme-i İslâmiyet’te ve ekser turuk ve mesâlikinde enbiyâ-yı Benî-İsrâîl gibi, aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediye’yi asm görmüş. Onun için قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِی الْقُرْبٰی demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyt’ine karşı ümmetin meveddetini istemiş.
Bu hakîkati te’yîd eden mükerrer rivâyetlerde ferman etmiş ki: Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necât bulursunuz. Biri Kitabullâh’dır, diğeri Âl-i Beyt’imdir. Çünkü, sünnet-i seniyenin menba‘ı ve muhâfızı ve her cihetle iltizâm etmekle mükellef olanı, Âl-i Beyt’tir. İşte bu sırra binâendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ‘ edilmesi, bu hakîkat-i hadîsiye ile bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazîfe-i risâletçe muradı, sünnet-i seniyedir. Sünnet-i seniyeye ittibâı terkeden, hakîkî Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e de hakîkî dost olamaz.
Hem ümmetini Âl-i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt’in çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O hâlde, gāyet kuvvetli ve kesretli bir cemâat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâm’ın terakkıyât-ı ma‘neviyesinde medâr ve merkez olabilsin.
SAYFA 18
İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyt’i etrafında toplamasını arzu etmiştir.
Evet, Âl-i Beyt’in efrâdı ise, i‘tikād ve îmân husûsunda sâirlerden çok ileri olmasa da, yine teslîm ve iltizâm ve tarafgîrlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyet’e fıtraten ve neslen ve cibilliyeten tarafdârdırlar. Cibillî tarafdârlık zayıf da olsa, şânsız da olsa, hatta haksız da olsa, bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gāyet kuvvetli, gāyet hakîkatli, gāyet şânlı, bütün silsile-i ecdâdı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını fedâ ettikleri bir hakîkate tarafdârlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zât, hiç tarafdârlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddetli iltizâm ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle dîn-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi, kuvvetli bir burhân gibi kabûl eder. Çünkü fıtrî tarafdârdır. Başkası ise, kuvvetli bir burhândan sonra iltizâm eder.
Dördüncü Nükte: Üçüncü Nükte münâsebetiyle, Şîalarla Ehl-i Sünnet Velcemâat’in medâr-ı nizâı olan, hatta akāid-i îmâniye kitaplarına ve esâsât-ı îmâniye sırasına girecek derecede büyütülmüş olan bir mes’eleye kısaca bir işâret edeceğiz. Mes’ele şudur: Ehl-i Sünnet Velcemâat der ki: Hazret-i Alî ra, Hulefâ-yı Erbaa’nın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddîk ra, daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti.
Şîalar derler ki: Hak, Hazret-i Alî’nin ra idi. Ona haksızlık edildi. Umûmundan en efdal Hazret-i Ali’dir ra. Da‘vâlarına getirdikleri delîllerin hulâsası: Derler ki, Hazret-i Alî ra hakkında vârid olan ehâdîs-i nebeviye ve Hazret-i Alî’nin ra Şâh-ı Velâyet ünvânıyla, ekseriyet-i mutlaka ile evliyânın ve tarîklerin mercii olması; ve ilimde ve şecâatte ve ibâdette hârikulâde sıfatları; ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyt’e karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki, en efdal odur. Dâimâ hilâfet onun hakkı idi, ondan gasb edildi?
Elcevab: Hazret-i Alî’nin ra mükerreren kendi ikrârı; ve yirmi seneden ziyâde o hulefâ-yı selâseye ittibâ‘ ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu da‘vâlarını cerh ediyor. Hem Hulefâ-yı Selâse’nin zaman-ı hilâfetlerinde fütûhât-ı İslâmiye ve mücâhede-i a‘dâ hâdiseleri; ve Hazret-i Alî’nin ra zamanındaki vâkıalar, yine hilâfet-i İslâmiye noktasında Şîaların da‘vâlarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet Velcemâat’in da‘vâsı, haktır.
Eğer denilse: Şîa iki kısımdır. Biri, Şîa-i Velâyet’tir. diğeri Şîa-i Hilâfet’tir. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyâset karıştırmasıyla
SAYFA 19
haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyâset yok. Hâlbuki Şîa-i Velâyet, Şîa-i Hilâfete iltihâk etmiş. Yani, ehl-i turuktaki evliyânın bir kısmı, Hazret-i Ali’yi ra efdal görüyorlar. Siyâset cihetinde olan Şîa-i Hilâfet’in da‘vâlarını tasdîk ediyorlar.
Elcevab: Hazret-i Ali’ye ra iki cihetle bakılmak gerektir. Birinci ciheti: Şahsî kemâlâtı ve mertebesi noktasından; ikinci ciheti: Âl-i Beyt’in şahs-ı ma‘nevîsini temsîl ettiği noktasından. Âl-i Beyt’in şahs-ı ma‘nevîsi ise, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir nevi‘ mâhiyetini gösteriyor.
İşte birinci nokta i‘tibâriyle, Hazret-i Alî ra başta olarak bütün ehl-i hakîkat, Hazret-i Ebûbekir ra ve Hazret-i Ömer’i ra takdîm ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyet’te ve kurbiyet-i İlâhiyede makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde, Hazret-i Alî ra, şahs-ı ma‘nevî-i Âl-i Beyt’in mümessili; ve şahs-ı ma‘nevî-i Âl-i Beyt ise, bir hakîkat-i Muhammediyeyi asm temsîl ettiği cihetle muvâzeneye gelmez. İşte Hazret-i Alî ra hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdîs-i nebeviye, bu ikinci noktaya bakıyorlar.
Bu hakîkati te’yîd eden bir rivâyet-i sahîha vardır ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin ra neslidir.
Hem Hazret-i Alî’nin ra şahsı hakkında sâir hulefâdan ziyâde senâkârâne ehâdîsin kesretle intişârının sırrı şudur ki: Emevîlerle Hâricîler, ona haksız hücûm ve tenkîs ettiklerine mukābil, Ehl-i Sünnet Velcemâat olan ehl-i hak, onun hakkındaki rivâyâtı çok neşrettiler. Sâir Hulefâ-yı Râşidîn ise, öyle tenkîd ve tenkîse çok ma‘rûz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehâdîsin intişârına ihtiyâç görülmedi.
Hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, istikbâlde Hazret-i Alî’nin ra elîm hâdisâta ve dâhilî fitnelere ma‘rûz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi ra me’yûsiyetten ve ümmetini onun hakkında sû’-i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلَاهُ فَعَلِیٌّ مَوْلَاهُ gibi mühim hadîslerle Hazret-i Ali’yi ra teselli ve ümmetini irşâd etmiştir.
Hem Hazret-i Ali’ye ra karşı Şîa-i Velâyet’in ifrâtkârâne muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdîlleri, kendilerini Şîa-i Hilâfet derecesinde mes’ûl etmez. Çünkü ehl-i velâyet, meslek i‘tibâriyle yalnız muhabbetle mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe’ni ifrâttır. Mahbûbunu makamından fazla görmek arzu eder ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında
SAYFA 20
ehl-i hâl, ma‘zur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdîlleri, Hulefâ-yı Râşidîn’in zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usûl-ü İslâmiyenin hâricine çıkmamak kaydıyla ma‘zur olabilirler.
Şîa-i Hilâfet ise, ağrâz-ı siyâset içine girdiği için, garazdan ve tecâvüzden kurtulamıyorlar, i‘tizâr hakkını kaybediyorlar. لَا لِحُبِّ عَلِیٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ cümlesine mâsadak olarak, Hazret-i Ömer’in ra eliyle Îrân milleti cerîha aldığı için, intikamlarını hubb-u Ali sûretinde gösterdikleri gibi, Amr’u-bni’l-Âs’ın Hazret-i Ali’ye ra karşı hurûcu; ve Ömer ibn-i Sa‘d’ın Hazret-i Hüseyin’e ra karşı fecî‘ muhârebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayzı ve adâveti Şîalara vermiş.
Ehl-i Sünnet Velcemâat’e karşı, Şîa-i Velâyet’in hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünnet’i tenkîd etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi ra tenkîs etmedikleri gibi, ciddî severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrât-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Alî’nin ra şîası hakkındaki senâ-yı Nebevî, Ehl-i Sünnet’e âittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Alî’nin ra şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet Velcemâat’dir. Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm hakkındaki ifrât-ı muhabbet Nasârâ için tehlikeli olduğu gibi, Hazret-i Alî ra hakkında da o tarzda ifrât-ı muhabbet, hadîs-i sahîhte tehlikeli olduğu tasrîh edilmiştir.
Şîa-i Velâyet eğer dese ki: Hazret-i Alî’nin ra kemâlât-ı fevkalâdesi kabûl olunduktan sonra Hazret-i Sıddîk’ı ra ona tercîh etmek kābil olmuyor?
Elcevab: Hazret-i Sıddîk-ı Ekber’in ra ve Fârûk-u A‘zam’ın ra şahsî kemâlâtlarıyla, verâset-i nübüvvet vazîfesiyle zaman-ı hilâfetlerindeki kemâlâtları beraber bir mîzânın bir kefesine bırakılsa; ve Hazret-i Alî’nin ra şahsî kemâlât-ı hârikasıyla, hilâfeti zamanındaki bilmecbûriye girdiği dâhilî elîm vâkıalardan gelen ve sû’-i zanlara ma‘rûz olan hilâfet mücâhedeleri beraber aynı mîzânın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddîk’ın ra veyâhûd Fârûk’un ra veyâhûd Zinnûreyn’in ra kefeleri ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercîh etmiş.
Hem On ikinci ve Yirmi dördüncü Sözlerde isbat edildiği gibi, nübüvvetin, velâyete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan Hazret-i Sıddîk-ı Ekber’in ra ve Fârûk-u A‘zam’ın ra verâset-i nübüvvet ve te’sîs-i ahkâm-ı risâlet noktasında hisseleri taraf-ı İlâhîden ziyâde verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet Velcemâatçe delîl olmuş. Hazret-i Alî’nin ra kemâlât-ı şahsiyesi, o verâset-i nübüvvetten gelen o ziyâde hisseyi
SAYFA 21
hükümden iskāt edemediği için, Hazret-i Alî ra Şeyhayn-i Mükerremeyn’in zaman-ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi ra seven ve hürmet eden ehl-i hak ve Ehl-i Sünnet, Hazret-i Alî’nin ra sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyhayn’i nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?
Bu hakîkati bir misâl ile îzâh edelim: Meselâ; zengin bir zâtın irsiyetinden evlâdlarının birine, yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine, beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de, üç batman gümüş, beş batman altın verilse; elbette âhirdeki ikisi çendân kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyâde alıyorlar. İşte bu misâl gibi, Şeyhayn’in verâset-i nübüvvet ve te’sîs-i ahkâm-ı risâlette tecellî eden hakîkat-i akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemâlât-ı şahsiye ve velâyet cevherinden neş’et eden kurbiyet-i İlâhiyenin az bir ziyâdesi, kemâlât ve velâyetin ve kurbiyetin çoğuna gālib gelir. Muvâzenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa şahsî şecâati ve ilmi ve velâyeti noktasında birbiriyle muvâzene edilse, hakîkatin sûreti değişir.
Hem Hazret-i Alî’nin ra zâtında temessül eden şahs-ı ma‘nevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i ma‘neviyede verâset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakîkat-i Muhammediye asm noktasında muvâzene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sırr-ı azîmi var.
Ama Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet Velcemâat’e karşı mahcubiyetten başka hiç bir hakları yoktur. Çünkü bunlar, Hazret-i Ali’yi ra fevkalâde sevmek da‘vâsında oldukları hâlde tenkîs ediyorlar ve sû’-i ahlâkta bulunduğunu, onların mezhebleri iktizâ ediyor. Çünkü diyorlar ki: Hazret-i Sıddîk ra ile Hazret-i Ömer ra haksız oldukları hâlde Hazret-i Alî ra onlara mümâşât etmiş. Şîa ıstılâhâtınca takiyye etmiş. Yani onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş. Acaba böyle kahramân-ı İslâm ve Esedullâh ünvânını kazanan ve sıddîkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu‘kârâne muhabbet göstermekle; yirmi seneden ziyâde havf altında mümâşât etmekle; haksızlara tebeiyeti kabûl etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Alî ra teberrî eder.
İşte ehl-i hakkın mezhebi, hiç bir cihetle Hazret-i Ali’yi ra tenkîs etmez, sû’-i ahlâk ile ithâm etmez. Öyle hârika bir şecâate korkaklık isnâd etmez ve derler ki: Hazret-i Alî ra, Hulefâ-yı Râşidîn’i hak görmese idi, bir dakîka tanımaz ve itâat etmezdi. Demek ki onları haklı ve râcih gördüğü için, gayret ve şecâatini hakperestlik yoluna teslîm etmiş.
SAYFA 22
Elhâsıl: Her şeyin ifrât ve tefrîti iyi değildir. İstikāmet ise hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet Velcemâat, ânı ihtiyâr etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet Velcemâat perdesi altına Vehhâbîlik ve Hâricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyâset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi ra tenkîd ediyorlar. Hâşâ, Siyâseti bilmediğinden hilâfete tam liyâkat gösterememiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithâmlarından, Alevîler Ehl-i Sünnet’e karşı küsmek vaz‘iyetini alıyorlar.
Hâlbuki, Ehl-i Sünnet’in düstûrları ve esâs-ı mezhebleri, bu fikirleri iktizâ etmiyor, belki aksini isbat ediyor. Hâricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyâde Hazret-i Alî’nin ra tarafdârıdırlar. Bütün hutbelerinde ve duâlarında Hazret-i Ali’yi ra lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususan ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet Velcemâat mezhebinde olan evliyâlar ve asfiyâlar, onu mürşid ve Şâh-ı Velâyet biliyorlar.
Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnet’in adâvetine istihkāk kesb eden Hâricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cebhe almamalıdırlar. Hatta bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnet’e inâden sünneti terk ediyorlar.
Her ne ise, bu mes’elede fazla söyledik. Çünkü ulemânın beyninde ziyâde medâr-ı bahis olmuştur.
Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet Velcemâat Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihâz eden Alevîler Çabuk bu ma‘nâsız ve hakîkatsiz ve haksız ve zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeden zındıka cereyânı, birinizi diğeriniz aleyhinde âlet edip, ezmesinde isti‘mâl edecek. Birinizi mağlûb ettikten sonra, âlet olanınızı da kıracak. Sizler ehl-i tevhîd olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihâdı emreden yüzer esaslı râbıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirâkı iktizâ eden cüz’î mes’eleleri bırakmak gerektir.
İkinci Makam: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِیَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَیْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖیمِ âyetinin ikinci hakîkatine dâir olacak. Hâşiye
SAYFA 23
[BEŞİNCİ LEM‘A]
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖیلُ âyetinin Hâşiyegāyet mühim bir hakîkatini on beş mertebe ile beyân edecek bir risâle olacaktı. Fakat hakîkat ve ilimden ziyâde, zikir ve fikir ile münâsebetdâr olduğundan, şimdilik te’hîr edildi. Çendân On birinci Lem‘a olan Mirkātü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Marazü’l-Bid‘a nâmındaki gāyet mühim bir risâle, Beşinci Lem‘a nâmıyla bidâyeten yazılmıştı. Fakat o risâle, on bir nükte-i mühimmeye inkısâm ettiğinden, On birinci Lem‘a’ya girdi. Beşinci Lem‘a açıkta kaldı. yazılmadı.
[ALTINCI LEM‘A]
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِیِّ الْعَظٖیمِ: cümlesinin ifade ettiği çok âyâtın mühim hakîkatini, yine on beş yirmi mertebe-i fikriye ile beyân edecek bir risâle olacaktı. Bu Lem‘a da, Beşinci Lem‘a gibi, nefsimde hissettiğim ve harekât-ı rûhiyemde zikir ve fikirle müşâhede ettiğim mertebeler olduğundan, ilim ve hakîkatten ziyâde, zevk ve hâle medâr olmak cihetiyle, hakîkat lem‘aları içinde değil, belki âhirlerinde yazılması münâsib görüldü. Fakat sonra da yazılmadı.
[YEDİNCİ LEM‘A]
Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin yedi nevi‘ ahbâr-ı gaybiyesine dâirdir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْیَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِنٖینَ مُحَلِّقٖینَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرٖینَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖیبًا هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰی وَدٖینِ الْحَقِّ لِیُظْهِرَهُ عَلَی الدّٖینِ كُلِّهٖ وَكَفٰی بِاللّٰهِ شَهٖیدًا مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا سٖیمَاهُمْ فٖی وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰی عَلٰی سُوقِهٖ یُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِیَغٖیظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظٖیمًا
SAYFA 24
Sûre-i Feth’in bu üç âyetinin çok vücûh-u i‘câzı vardır. Kur’ân-ı Mu‘-cizü’l-Beyân’ın on vücûh-u külliye-i i‘câziyesinden ihbâr-ı bilgayb vechi, şu üç âyette yedi-sekiz vecihle görünüyor
Birincisi: لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْیَا ilâ-âhirihî Feth-i Mekke’yi vukūundan evvel kat‘iyetle haber veriyor. İki sene sonra haber verdiği tarzda vukū‘ bulmuştur.
İkincisi: فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرٖیبًا ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendân zâhirî İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece gālib görünmüş olduğu hâlde, ma‘nen Sulh-u Hudeybiye, ma‘nevî büyük bir fetih hükmünde olacak. Ve sâir fütûhâta da anahtar olacak diye ihbâr ediyor.
Filhakîka, Sulh-u Hudeybiye ile, çendân maddî kılıç, gılâfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur’ân-ı Hakîm’in bârika-âsâ elmas kılıcı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musâlaha münâsebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler. Mehâsin-i İslâmiyet ve envâr-ı Kur’âniye, inâd ve taassubât-ı kavmiye perdelerini yırtarak hükmünü icrâ etti. Meselâ, bir dâhiye-i harb olan Hâlid bin Velîd ve bir dâhiye-i siyâset olan Amr’u-bni’l-Âs gibi, mağlûbiyeti kabûl etmeyen zâtlar, Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur’ânî onları mağlûb edip, Medîne-i Münevvere’ye kemâl-i inkıyâd ile gelip İslâmiyet’e gerdendâde-i teslîm olduktan sonra Hazret-i Hâlid, bir Seyfullâh şekline girdi ve fütûhât-ı İslâmiye’nin bir kılıcı oldu.
Mühim Bir Suâl?: Fahrü’l-Âlemîn ve Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn Hazret-i Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sahâbelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûbiyetlerinin hikmeti nedir?
Elcevab: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahâbede bulunan ekâbir-i Sahâbeye istikbâlde mukābil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şânlı şerefli olan istikbâlleri nokta-i nazarında bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlâhiye, hasenât-ı istikbâliyelerinin bir mükâfât-ı muaccelesi olarak mâzîde onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek hazırdaki Sahâbeler, müstakbeldeki Sahâbelere karşı mağlûb olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahâbeler, berk-ı süyûf korkusuyla değil, belki bârika-i hakîkat şevkiyle İslâmiyet’e girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.
Üçüncüsü: لَا تَخَافُونَ kaydıyla ihbâr ediyor ki: Sizler emniyet-i mutlaka içinde Ka‘be’yi tavâf edeceksiniz. Hâlbuki, Cezîretü’l-Arab’da bedevî akvâmın çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabîlesinin kısm-ı a‘zamı düşman iken Yakın bir zamanda hiç havf edilmeden Ka‘be’yi tavâf edeceksiniz diye ihbârıyla, Cezîretü’l-Arab’ı itâat altına almaya; ve bütün Kureyş’in İslâmiyet içine girmesine; ve emniyet-i tâmme vaz‘ edilmesine, delâlet ve ihbâr eder. Aynen haber verdiği gibi vukū‘a gelmiştir.
SAYFA 25
Dördüncüsü: هُوَ الَّذٖٓی اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰی وَدٖینِ الْحَقِّ لِیُظْهِرَهُ عَلَی الدّٖینِ كُلِّهٖ kemâl-i kat‘iyetle ihbâr ediyor ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği dîn, umûm dinlere galebe çalacak Hâlbuki o zaman yüz milyon tebeası bulunan Nasârâ ve Yahûdî ve Mecûsî dinleri, Roma, Çin ve Îrân hükûmeti gibi, yüzer milyon tebeaları bulunan cihângîr devletlerin edyân-ı resmiyeleri iken, kendi küçük kabîlesine karşı tam galebe edememiş bir vaz‘iyette olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği dîni, umûm dinlere gālib ve umûm devletlere muzaffer olacağını ihbâr ediyor. Hem gāyet vuzûh ve kat‘iyetle ihbâr ediyor. İstikbâl, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhît-i Şarkî’den Bahr-i Muhît-i Garbî’ye kadar İslâm kılıcının uzamasıyla tasdîk etmiştir.
Beşincisi: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ تَرٰیهمْ رُكَّعًا سُجَّدًا ilâ-âhirihî; Şu âyetin başı, Sahâbelerin, enbiyâdan sonra nev‘-i beşer içinde en mümtâz olduklarına sebeb olan secâyâ-yı âliye ve mezâyâ-yı gāliyelerini haber vermekle, ma‘nâ-yı sarîhiyle, tabakāt-ı Sahâbenin istikbâlde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtâz ve hâs sıfatlarını ifade etmekle beraber; ma‘nâ-yı işârîsiyle, ehl-i tahkîkçe vefât-ı Nebevî’den sonra makamına geçecek Hulefâ-yı Râşidîn’e hilâfet tertîbiyle işâret edip, her birisinin en meşhûr medâr-ı imtiyâzları olan sıfât-ı hâssalarını haber veriyor.
وَالَّذٖینَ مَعَهُ ile; maiyet-i mahsûsa ve sohbet-i hâssa ile ve en evvel vefât ederek yine maiyetine girmekle meşhûr ve mümtâz olan Hazret-i Sıddîk Radıyallâhü Anh’ı gösterdiği gibi; اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ ile; istikbâlde küre-i arzın devletlerini fütûhâtıyla titretecek; ve adâletiyle zâlimlere sâika gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer Radıyallâhü Anh’ı gösterir.
Ve رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ ile; istikbâlde en mühim bir fitnenin vukū‘u hazırlanırken, kemâl-i merhamet ve şefkatinden İslâmlar içinde kan dökülmemek için ruhunu fedâ edip teslîm-i nefis ederek Kur’ân okurken mazlumen şehîd edilmesini tercîh eden Hazret-i Osmân Radıyallâhü Anh’ı da haber verdiği gibi; تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا یَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا ile; saltanat ve hilâfete kemâl-i liyâkatle ve kahramanlıkla girdiği hâlde, kemâl-i zühdü ve ibâdeti ve fakr ve iktisâdı ihtiyâr eden ve rükû‘ ve sücûdda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret-i Alî Radıyallâhü Anh’ın istikbâldeki vaz‘iyetini; ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ûl olmadığını; ve niyeti ve matlûbu, fazl-ı İlâhî olduğunu haber veriyor.
Altıncısı: ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ fıkrası, iki cihetle ihbâr-ı gaybîdir.
Birincisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
SAYFA 26
Vesselâm gibi ümmî bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsâf-ı Sahâbeyi haber veriyor. Evet, On dokuzuncu Mektûb’da beyân edildiği gibi, âhirzamanda gelecek peygamber’in asm Sahâbeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var:. Kudsîlerin bayrakları beraberindedir. Yani, onun Sahâbeleri, ehl-i tâat ve ibâdet ve ehl-i salâhat ve velâyettirler. Bu vasıflarını kudsîler, yani mukaddesler ta‘bîriyle ifade etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisânlara tercüme edilmesi vâsıtasıyla, o kadar tahrîfât olduğu hâlde, yine Tevrat, Sûre-i Feth’in مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdîk ediyor.
İkinci cihet ihbâr-ı gaybî budur ki: Şu مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ fıkrasıyla ihbâr ediyor ki: Sahâbeler ve Tâbiînler, ibâdette öyle bir dereceye gelecekler ki, ruhlarındaki nûrâniyet, yüzlerinde parlayacak ve cebhelerinde kesret-i sücûddan hâsıl olan bir hâtem-i velâyet nev‘inde, alınlarında nûrânî sikkeler görünecek. Evet istikbâl bunu vuzûh ile ve kat‘iyet ile parlak bir sûrette isbat etmiştir. Evet, o kadar acîb fitneler ve dağdağa-i siyâset içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rek‘at namaz kılan; ve Tâûs-u Yemenî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını edâ eden çok, hem pek çok zâtlar, مَثَلُهُمْ فِی التَّوْرٰیةِ sırrını göstermişler.
Yedincisi: وَمَثَلُهُمْ فِی الْاِنْجٖیلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰی عَلٰی سُوقِهٖ یُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِیَغٖیظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ fıkrası, iki cihetle ihbâr-ı gaybîdir.
Birincisi: Nebiyy-i Ümmî’ye asm nisbeten gayb hükmünde olan İncil’in, Sahâbeler hakkındaki ihbârını ihbârdır. Evet İncil’de, âhirzamanda gelecek peygamber’in asm vasfında مَعَهُ قَضٖیبٌ مِنْ حَدٖیدٍ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ gibi âyetler var. Yani: Îsâ Aleyhisselâm gibi kılıçsız değil, belki sâhibü’s-seyf peygamber gelecek, cihada me’mûr olacak ve onun Sahâbeleri dahi, kılıçlı ve cihada me’mûr olacaklardır. O kadîb-i hadîd sâhibi, reîs-i âlem olacak. Çünkü İncil’in bir yerinde der: Ben gidiyorum, tâ âlemin reîsi gelsin
Demek oluyor ki: İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki, Sahâbeler, çendân mebde’de az ve zayıf görünecekler. Fakat çekirdekler gibi neşv ü nemâ bularak yükselip, kalınlaşıp, kuvvetleşerek, küffâr onları boğacakları vakitte, onlar küffârın gayzlarını kendilerine yutkundurup, kılıçlarıyla nev‘-i beşeri kendilerine musahhar edip, reîsleri olan Peygamber-i Âlîşân’ın âleme reîs olduğunu isbat edecekler. Aynen şu Sûre-i Feth’in âyetinin meâlini ifade ediyor.
İkinci Vecih: Şu fıkra ihbâr ediyor ki, Sahâbeler, çendân azlığından ve za‘fiyetlerinden Sulh-u Hudeybiye’yi kabûl etmişler.
SAYFA 27
Fakat, elbette ve herhalde o Sahâbeler az bir zaman sonra öyle bir sür‘atle inkişâf ve ihtişâm ve kuvvet kesb edecekler ki, rû-yu zemîn tarlasında dest-i kudretle ekilen; nev‘-i beşerin o zamandaki gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sünbüllerine nisbeten, gāyet yüksek ve kuvvetli ve meyvedâr ve bereketli bir sûrette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri, gıbtadan ve hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar. Evet, istikbâl bu ihbâr-ı gaybîyi çok parlak bir sûrette göstermiştir.
Şu ihbârda hafî bir îmâ daha var ki, Sahâbeyi tavsîfât-ı mühimme ile senâ ederken, makamca en büyük bir mükâfâtın va‘di lâzım geldiği hâlde, مَغْفِرَةً kelimesiyle işâret ediyor ki, istikbâlde Sahâbeler içinde fitneler vâsıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret, kusurun vukūuna delâlet eder. Ve o zamanda Sahâbeler nazarında en mühim matlûb ve en yüksek ihsân, mağfiret olacak ve en büyük mükâfât ise, af ile mücâzât etmemektir. مَغْفِرَةً kelimesi, nasıl latîf bir îmâyı gösteriyor. Öyle de, bu مَغْفِرَةً kelimesi sûrenin başındaki لِیَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ cümlesi ile münâsebetdârdır. Sûrenin başı, hakîkî günâhlardan mağfiret değil; Çünkü ismet var, günâh yok. Belki makam-ı nübüvvete lâyık bir ma‘nâ ile mağfirettir. ve âhirinde Sahâbelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmâya bir letâfet daha katar.
İşte âhir-i Feth’in mezkûr üç âyeti, on vücûh-u i‘câzından yalnız ihbâr-ı gaybî vechinin çok vücûhundan yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz’-i ihtiyârî ve kadere dâir olan Yirmi altıncı Söz’ün âhirinde, şu âhirki âyetin hurûfâtının vaz‘iyetindeki mühim bir lem‘a-i i‘câza işâret edilmiştir. ve bu âhirki âyet, cümleleriyle Sahâbeye baktığı gibi, kayıdlarıyla dahi yine Sahâbenin ahvâline bakıyor. Ve elfâzıyla Sahâbenin evsâfını ifade ettikleri gibi, hurûfâtıyla ve o âyâttaki hurûfâtın tekerrür adediyle, yine Ashâb-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffe, Rıdvan gibi, tabakāt-ı meşhûre-i Sahâbede bulunan zâtlara işâret ediyor. Ve ilm-i cifrin bir nev‘i ve bir anahtarı olan tevâfuk cihetiyle ve ebced hesabıyla daha çok esrârı ifade ediyor.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 28
Bir Tetimme: Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin ma‘nâ-yı işârîsi ile verdiği ihbâr-ı gaybî münâsebetiyle, gelecek âyette aynı haber aynı ma‘nâ-yı işârî ile verdiği münâsebetle, bir nebze ondan bahsedilecek. وَلَهَدَیْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقٖیمًا وَمَنْ یُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖینَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا Bu âyetin beyânında, binler nüktelerinden iki nükteye işâret edeceğiz.
Birinci Nükte: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, mefâhîmiyle ve ma‘nâ-yı sarîhiyle ifâde-i hakāik ettiği gibi, üslûblarıyla ve hey’âtıyla da çok maânî-i işâriyeyi ifade ediyor. Her bir âyetin çok tabaka-i ma‘nâları var. Kur’ân, ilm-i muhîtten geldiği için, bütün ma‘nâları murad olabilir. İnsanın cüz’î fikri ile ve şahsî irâdesiyle olan kelâmları gibi bir iki ma‘nâya inhisâr etmez. İşte bu sırra binâen, âyât-ı Kur’âniyenin ehl-i tefsîr tarafından hadsiz hakāiki beyân edilmiş. Müfessirînin beyân etmediği daha çok hakāiki var. Ve bilhassa hurûfâtında ma‘nâ-yı sarîhinden başka, işârâtında çok ulûm-u mühimme vardır.
İkinci Nükte: İşte şu âyet-i kerîme; مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا ta‘bîriyle, sırât-ı müstakîm ehli ve hakîkî niam-ı İlâhiyeye mazhar nev‘-i beşerdeki tâife-i enbiyâ ve kafile-i sıddîkîn ve cemâat-i şühedâ ve asnâf-ı sâlihîn ve envâ‘-ı Tâbiînin bulunduklarını ifade etmekle beraber, âlem-i İslâmiyet’te bu beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarâhaten gösterdikten sonra, bu beş kısmın imamlarını ve başta rüesâlarını sıfât-ı meşhûreleriyle zikretmekle onlara delâlet edip ifade ettiği gibi, ihbâr-ı gayb nev‘inden bir lem‘a-i i‘câz ile o tâifelerin istikbâldeki reislerinin vaz‘iyetlerini bir vecihle ta‘yîn ediyor.
Evet, مِنَ النَّبِیّٖنَ nasıl ki sarâhatle Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bakıyor; وَالصِّدّٖیقٖینَ fıkrasıyla Ebû Bekri’s-Sıddîk’a ra bakıyor. Hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve Sıddîk ismi ümmetçe ona ünvân-ı mahsûs ve sıddîkînlerin başında görüneceğine işâret ettiği gibi; وَالشُّهَدَٓاءِ kelimesiyle Hazret-i Ömer’i, Hazret-i Osmân’ı, Hazret-i Alî’yi Rıdvânullâhi Aleyhim Ecmaîn’i beraber ifade ediyor. Hem üçü, Sıddîk’tan ra sonra nübüvvetin hilâfetine mazhar olacaklarını; ve üçü de şehîd olacaklarını, fazîlet-i şehâdetleri de sâir fezâillerine ilâve edileceğini işâret ediyor ve gaybî bir sûrette ifade ediyor.
وَالصَّالِحٖینَ kelimesiyle Ashâb-ı Suffe, Bedir, Rıdvan gibi mümtâz zevâta işâret ederek; وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَفٖیقًا cümlesiyle, ma‘nâ-yı sarîhiyle onlara ittibâa teşvîk