LEM'ALAR

32

[SEKİZİNCİ LEM‘A]

فَمِنْهُمْ شَقِیٌّ وَسَعٖیدٌ ve فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyetlerinin bir nükte-i gaybiyesini Gavs-ı A‘zam Seyyid Abdülkādir Geylânî’nin bir kerâmet-i gaybiyesiyle tefsîr eden; ve kerâmât-ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip hizmet-i Kur’âniyede çalışanları teşvîk eden hakîkatli bir risâledir. Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’na yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

[DOKUZUNCU LEM‘A]

(Bu Lem‘ayı herkes okumasın. Vahdetü’l-vücûd’un ince kusûrlarını herkes göremez, muhtaç da değillerdir.)

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddîk, muhlis, hâlis kardeşim

Kardeşimiz Abdülmecîd’e ayrı mektûb yazmadığımın sebebi, size yazdığım mektûbları kâfî gördüğümdendir ki, Abdülmecîd, Hulûsî’den sonra kıymetdâr bir kardeşim, bir talebemdir. Her sabah ve akşam Hulûsî ile beraber, bazen daha evvel duâmda ismiyle hazır oluyor. Size yazdığım mektûblardan, evvelâ Sabrî, sonra Hakkı Efendi istifâde ediyorlar. Onlara da ayrı mektûb yazmıyorum. Cenâb-ı Hak seni onlara mübârek büyük bir kardeş yapmış. Sen benim yerime Abdülmecîd ile muhâbere et, merâk etmesin, Hulûsî’den sonra onu düşünüyorum. Fakat talebeliğini hakkıyla îfâ etmiyor. Onun için, bizzât onun ile muhâbere etmiyorum.

Birinci suâliniz: Cedlerinizden birisinin imzasının اَلسَّیِّدْ مُحَمَّدْ olduğuna dâir mahrem bir suâliniz var.

Kardeşim, buna ilmî ve tahkîkî ve keşfî cevâb vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: Hulûsî, ne şimdiki Türklere benzer ve ne de Kürdlere benzer. Bunda başka bir hâsiyet görüyorum. Arkadaşlarım da beni tasdîk ediyorlardı. دَادِ حَقْ رَا قَابِلِیَّتْ شَرْطْ نٖیسْتْ sırrıyla, Hulûsî’de bir asâlet tezâhürü var. Bir dâd-ı Haktır.

33

Hem sen kat‘iyen bil ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki âlî var. Biri, nesebî âlîdir. Biri de şahs-ı ma‘nevî-i nûrânîsinin risâlet noktasında âlî var. Bu ikinci âlde sen kat‘iyen dâhil olmaklığınla beraber, birinci âlde dahi delîlsiz bir kanâatim var ki, ceddinin imzası sebebsiz değildir.

Azîz kardeşim, senin ikinci suâlin hulâsası:, Muhyiddîn-i Arabî demiş: Rûhun mahlûkıyeti, inkişâfından ibârettir. O suâl ile, benim gibi zayıf bir bîçâreyi, Muhyiddîn-i Arab gibi müdhiş bir hârika-i hakîkate ve bir dâhiye-i ilm-i esrâra karşı mübârezeye mecbûr ediyorsun. Fakat mâdem nusûs-u Kur’âna istinâden bahse girişeceğim; ben sinek dahi olsam, o kartaldan daha yüksek uçabilirim. Belki Muhyiddîn aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakîkat değildir. Yirmi dokuzuncu Söz’de, rûh bahsinde, medâr-ı suâliniz olan o hakîkat îzâh edilmiştir.

Evet, rûh, mâhiyeti i‘tibâriyle bir kānûn-u emrîdir. Fakat vücûd-u hâricî giydirilmiş bir nâmûs-u zîhayattır ve vücûd-u hâricî sâhibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddîn, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü’l-vücûd meşrebince, eşyânın vücûdunu hayâl görüyor. O zât, hârika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla; ve mühim bir meşreb sâhibi ve müstakil bir meslek ihtiyâr ettiğinden, bilmecbûriye, zayıf te’vîlâtıyla, tekellüflü bir sûrette, bazı âyâtı meşrebine ve meşhûdâtına tatbîk ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor. Sâir risâlelerde cadde-i müstakîme-i Kur’âniye ve minhâc-ı kavîm-i Ehl-i Sünnet beyân edilmiştir. O zât-ı kudsînin kendine mahsûs bir makamı var, hem makbûlîndendir. Fakat mîzânsız keşfiyâtında hududları çiğnemiş ve cumhûr-u muhakkikîne çok mes’elelerde muhâlefet etmiş.

İşte bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hârika bir kutub ve bir ferîd-i devrân olduğu hâlde, kendine mahsûs tarîkati gāyet kısacık, Sadreddîn-i Konevî’ye münhasır kalıyor gibidir. ve âsârından da istikametkârâne istifâde nâdir oluyor. Hatta çok muhakkikîn-i asfiyâ, o kıymetdâr âsârını mütâlaa etmeye revâc göstermiyorlar, hatta bazıları men‘ ediyorlar.

Hazret-i Muhyiddîn’in meşrebiyle ehl-i tahkîkin meşrebinin mâbeynindeki esaslı farkı ve onların me’hazlerini göstermek, çok uzun tedkîkāta ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtâçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin; ve me’haz o kadar yüksek ve geniştir ki: Hazret-i Muhyiddîn, hatâsından muâheze edilmemiş, makbûl olarak kalmış.

34

Yoksa, eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark ve o me’haz görünse idi, onun için gāyet büyük bir sukūt ve ağır bir hatâ olurdu. Mâdem fark o kadar derindir, bir temsîl ile o farkı ve o me’hazleri ve Hazret-i Muhyiddîn’in o mes’elede yanlışını göstermeye çalışacağız. Şöyle ki:

Meselâ: bir aynada güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı, hem mevsûfudur. Yani güneş bir cihette onun içinde bulunur; bir cihette aynayı zînetlendirip, aynanın parlak bir boyası ve bir sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misâlini sâbit bir sûrette kâğıda alıyor. Şu hâlde, aynada görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mâhiyeti, hem aynayı süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakîkî güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesinin başka bir vücûda girmesidir. Ayna içinde görünen güneşin vücûdu ise, hâriçteki görünen güneşin ayn-ı vücûdu değil ise de, ona irtibâtı ve ona işâret ettiği için, onun ayn-ı vücûdu zannedilmiş.

İşte bu temsîle binâen, Aynada hakîkî güneşten başka bir şey yoktur denilmek; aynayı zarf ve içindeki güneşin vücûd-u hâricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Yoksa, Aynanın sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikāl eden resmi cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; Güneşten başka içinde bir şey yoktur demek yanlıştır. Çünkü, aynanın parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücûdu var. Çendân o vücûdlar, güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. İnsanın zihni ve hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:

İnsanın âyîne-i fikrindeki ma‘lûmâtın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir ve bir vecihle ma‘lûmdur. Eğer zihni, o ma‘lûma zarf yapsak, o vakit o ma‘lûm, mevcûd-u zihnî bir ma‘lûm olur; vücûdu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsûf yapsak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur. bir vücûd-u hâricîsi vardır. O ma‘lûmun vücûdu ve cevheri dahi olsa, bunun gibi arazî bir vücûd-u hâricîsi olur.

İşte bu iki temsîle göre, kâinât bir aynadır. Her bir mevcûdun mâhiyeti de bir aynadır. Kudret-i ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye ma‘rûzdurlar. Her bir mevcûd, bir cihetle Şems-i Ezelî’nin bir isminin bir nevi‘ aynası olup, bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhyiddîn’in meşrebinde olanlar, yalnız aynalık ve zarfiyet cihetinde; ve aynadaki vücûd-u misâlîyi nefiy noktasında; ve akis,

35

ayn-ı mün‘akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ demekle, yanlış etmişler. حَقَٓائِقُ الْاَشْیَٓاءِ ثَابِتَةٌ kāide-i esâsiyesini inkâr etmek derecesine düşmüşler.

Ama ehl-i hakîkat ise, verâset-i nübüvvetin sırrıyla ve Kur’ân’ın kat‘î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyîne-i mevcûdâtta kudret ve irâde-i İlâhiye ile vücûd bulan nakışlar, onun eserleridir. هَمَە اَزْ اُوسْتْ tur, هَمَە اُوسْتْ değil. Eşyânın bir vücûdu vardır ve o vücûd bir derece sâbittir. Çendân o vücûd, Vücûd-u Vâcib’e nisbeten, vehmî ve hayâlî hükmünde, zayıftır. fakat Kadîr-i Ezelî’nin îcâdıyla ve irâdesiyle ve kudretiyle vardır.

Nasıl ki temsîlde, ayna içindeki güneşin hakîkî vücûd-u hâricîsinden başka, bir vücûd-u misâlîsi var. Ve aynayı zînetli boyalayan münbasit aksinin dahi, arazî ve ayrı bir vücûd-u hâricîsi var. Ve aynanın arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikāş eden sûret-i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücûd-u hâricîsi vardır. hem bir derece sâbit bir vücûddur.

Öyle de, kâinât aynasında ve mâhiyât-ı eşyâ aynalarında esmâ-yı kudsiye-i İlâhiyenin irâde ve ihtiyâr ve kudretiyle hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukūş-u masnûâtın, Vücûd-u Vâcib’den ayrı, hâdis bir vücûdu vardır. O vücûda kudret-i ezeliye ile sebât verilmiş. Fakat eğer irtibât kesilse, bütün eşyâ birden fenâya gider. Bekā-yı vücûd için her an, her şey, Hâlikının ibkāsına muhtâçtır. Çendân حَقَٓائِقُ الْاَشْیَٓاءِ ثَابِتَةٌ dür. fakat onun isbat ve tesbîtiyle sâbittir.

İşte Hazret-i Muhyiddîn, Rûh mahlûk değil; âlem-i emirden ve sıfât-ı irâdeden gelmiş bir hakîkattir demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi, mezkûr tahkîkāta binâen iltibâs etmiş, aldanmış, zayıf vücûdları görmemiş. Esmâ-yı İlâhiyeden Hallâk, Rezzâk gibi çok isimlerin mazharları, vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Mâdem o esmâ hakîkatlidirler. Elbette mazharlarının da hakîkat-i hâriciyeleri vardır.

Üçüncü Suâliniz: İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz?

Elcevab: Biz kendi arzu ve tedbîrimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkınde, bize, daha hayırlı bir ihtiyâr işimize hâkimdir. İlm-i cifir, merâklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazîfe-i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta, kaç def‘adır esrâr-ı Kur’âniyeye karşı, o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyâk ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu.

36

Bunda iki hikmet buldum:

Birisi: لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُ yasağına karşı hilâf-ı edebde bulunmak ihtimâli var.

İkincisi: Hakāik-i esâsiye-i îmâniye ve Kur’âniyeyi, berâhîn-i kat‘iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkınde bir meziyeti ve kıymeti vardır. Bu vazîfe-i kudsiyede, kat‘î huccetler ve muhkem delîller sû’-i isti‘mâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbût olmayan ulûm-u hafiyede sû’-i isti‘mâl girip şarlatanların istifâde etmeleri ihtimâli var. Zâten hakîkatlerin hizmetine ne vakit ihtiyâç görülse, ihtiyaca göre bir nebze ihsân ediliyor.

İşte ilm-i cifrin anahtarları içinde en kolayı ve belki en sâfîsi ve belki en güzeli, ism-i Bedî‘den gelen ve Kur’ân’da lafza-i Celâl’de cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı zînetlendiren tevâfukun envâ‘larıdır. Kerâmet-i Gavsiye’nin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiştir. Ezcümle, tevâfuk birkaç cihette bir şeyi gösterse, delâlet derecesinde bir işârettir. Bazen bir tek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. Her ne ise; şimdilik bu kadar yeter. Ciddî ihtiyâç olsa size bildirilecektir.

Dördüncü Suâliniz: Yani sizin değil, Ömer Efendi’nin suâli ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın pederi varmış Hâşiyediye, dîvânecesine bir te’vîl ile bir âyetten kendine güyâ şâhid gösteriyor.

O bîçâre adam, bir zaman hurûf-u mukattaa ile bir hat îcâdına çalışıyordu. Hem pek harâretli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam, zındıkların tavrından hissetmiş ki, zındıklar hurûfât-ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam güyâ O sele karşı bir hizmet edeceğim diye, çok beyhûde çalışmış. Şimdi bu mes’elede ve hem ikinci mes’ele beyninde, yine

37

zındıkların esâsât-ı İslâmiyeye karşı müdhiş hücumunu hissetmiş ki, böyle ma‘nâsız te’vîlât ile bir musâlaha yolunu açmak istediğini zannediyorum.

اِنَّ مَثَلَ عٖیسٰی عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ gibi nusûs-u kat‘iye ile, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm pedersiz olduğunun kat‘iyeti varken, tenâsüldeki bir kanunun muhâlefetini gayr-i mümkün telakkî etmekle, vâhî te’vîlâtla bu metîn ve esaslı hakîkati değiştirmeye teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete de değmez. Çünkü hiç bir kanun yoktur ki, şüzûzları ve nâdirleri bulunmasın ve hâricine çıkmış ferdleri olmasın. Ve hiç bir kāide-i külliye yoktur ki, hârika ferdleriyle tahsîs edilmesin. Zaman-ı Âdemden beri bir kanundan hiç bir ferdin şüzûz etmemesi; ve hâricine çıkmaması olamaz. Evvelâ, bu kānûn-u tenâsül, mebde’ i‘tibâriyle, iki yüz bin envâ‘-ı hayvanâtın mebde’leriyle hark edilmiş ve nihâyet verilmiş. Yani, en evvelki pederleri, âdetâ Âdem’leri hükmündeki o iki yüz bin evvelki pederleri, kānûn-u tenâsülü harketmişler. Yani peder ve vâlideden gelmemişler. o kanun hâricinde vücûd verilmiş.

Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz, yüz bin envâın kısm-ı a‘zamının hadsiz efrâdları, kānûn-u tenâsül hâricinde yaprakların yüzlerinde ve taaffün etmiş maddelerde o kanun hâricinde îcâd edilir.

Acaba mebdeinde ve hatta her senede bu kadar şâzlarıyla yırtılmış ve zedelenmiş bir kanunda, bin dokuz yüz senede bir ferdin şüzûziyetini aklına sığıştıramayan ve nusûs-u Kur’âniyeye karşı te’vîle yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et. O bedbahtların kānûn-u tabîî ta‘bîr ettikleri şeyler, emr-i İlâhî ve irâde-i Rabbâniyenin küllî bir cilvesi olan âdetullâh kanunlarıdır ki, Cenâb-ı Hak, o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Her şeyde ve her kanunda irâde ve ihtiyârının hükmettiğini gösterir. Hârikulâde bazı ferdlerde hark-ı âdet eder. اِنَّ مَثَلَ عٖیسٰی عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ fermanıyla bu hakîkati gösterir.

Ömer Efendi’nin o doktora dâir ikinci suâli?: O doktor, o mes’elede o kadar eblehâne hareket ediyor ki, sözlerini dinlemek veyâhûd ehemmiyet verip, cevâb vermekten çok aşağıdır. Bu bîçâre, küfür ve îmân ortasını bulmak istiyor. Onun ehemmiyetsiz bahsine karşı değil, yalnız Ömer Efendi’nin istifsârına göre derim:

Me’mûriyet ve menhiyât-ı şer‘iyede illet, emr-i İlâhîdir ve nehy-i İlâhîdir. Maslahatlar ve hikmetler ise, müreccihtirler. emir ve nehyin taalluklarına ism-i Hakîm noktasında sebeb olabilirler.

Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet, seferdir.

38

hikmet, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da, namaz kasredilir. Sefer olmasa, hânesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünkü meşakkat filcümle bazen seferde bulunması, kasr-ı namaza hikmet olmasına kâfîdir ve seferi illet yapmasına da kâfîdir.

İşte bu kāide-i şer‘iyeye binâen, ahkâm-ı şer‘iye hikmetlere göre tagayyür etmiyor, hakîkî illetlere bakar. Meselâ, o doktorun bahsettiği gibi, hınzırın etinde bildiği zarardan ve hastalıktan başka, Hınzır eti yiyen bir cihette hınzırlaşır Hâşiyekāidesiyle, o hayvanın eti, sâir hayvânât-ı ehliyenin etleri gibi zararsız yenilmiyor. Etinden gelen menfaatten daha çok, ziyâde zarar îrâs etmekle beraber, etindeki kuvvetli yağ ise, kuvvetli soğuk memleket olan frengistandan başka tıbben muzır olduğu gibi, eti de, yağı da ma‘nen ve hakîkaten çok zararlı olduğu tahakkuk etmiş.

İşte bu gibi hikmetler, onun haram olmasına ve nehy-i İlâhî taallukuna bir hikmet olmuştur. Hikmet, her ferdde ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse, hüküm değişmez. İşte bu kāideye göre, o bîçâre adamın ne kadar şerîatın ruhundan uzak konuştuğu anlaşılsın. Şerîat nâmına onun sözüne ehemmiyet verilmez. Hâlik’ın çok akılsız, feylesoflar sûretinde hayvanları vardır.

Muhyiddîn-i Arabî Hakkındaki Suâlin Cevabına Zeyildir

Suâl: Muhyiddîn-i Arabî, vahdetü’l-vücûd mes’elesini en yüksek bir mertebe telakkî ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliyâ-yı azîme dahi ona ittibâ‘ etmişler. Sen bu mes’elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakîkî olmadığını, belki bir derecede ehl-i sekir ve istiğrâkın ve ashâb-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu söylüyorsun. Öyle ise, münhasıran sırr-ı verâset-i nübüvvetle ve Kur’ân’ın

39

sarâhatiyle gösterilen tevhîdin yüksek mertebesi hangisidir, göster.

Elcevab: Benim gibi hiç ender hiç, âciz bir bîçârenin kısa fikrimle bu yüksek mertebeleri muhâkeme etmem, yüz derece haddimin fevkındedir. Yalnız, Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden gelen gāyet muhtasar bir iki nükteyi söyleyeceğim. belki bu mes’elede fâidesi olur.

Birinci Nükte: Vahdetü’l-vücûd meşrebine saplanmalarına çok esbâb var. Onlardan bir ikisi kısaca beyân edilecek.

Birinci Sebeb: Mertebe-i rubûbiyetin hallâkıyetini a‘zamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından; ve sırr-ı ehadiyet ile, her şeyi bizzât kabza-i rubûbiyetinde tuttuğunu ve her şey Hâlik’ın kudret ve ihtiyâr ve irâdesiyle vücûd bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden, Her şey odur veya Yoktur veya Hayâldir veyâhûd Tezâhüriyettir veyâhûd Cilveleridir demeye kendilerini mecbûr bilmişler.

İkinci Sebeb: Firâkı hiç istemeyen; ve firâktan şiddetle kaçan; ve ayrılıktan titreyen; ve bu‘diyetten cehennem gibi korkan; ve zevâlden gāyet derecede nefret eden; ve visâli rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti cennet gibi hadsiz bir iştiyâk ile arzulayan aşk sıfatı ile ve her şeydeki akrebiyet-i İlâhiyenin bir cilvesine yapışmak ile firâk ve bu‘diyeti hiçe sayıp, likā ve visâli dâimî zannederek لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ diye, aşkın sekriyle; ve o aşk-ı bekā ve likā ve visâlin muktezâsıyla, gāyet zevkli bir meşreb hâli, vahdetü’l-vücûdda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firâklardan kurtulmak için, o vahdetü’l-vücûd mes’elesini melce’ ittihâz etmişler.

Demek birinci sebebin menşei, aklın gāyet geniş ve gāyet yüksek olan bazı hakāik-i îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden; ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişâf etmediğinden; ikinci sebebin menşei, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişâfından ve hârikulâde inbisâtından ve genişliğinden ileri gelmiştir.

Ama sarâhat-i Kur’âniye ile verâset-i nübüvvetin evliyâ-yı azîmesi; ve ehl-i sahiv olan asfiyânın gördükleri mertebe-i uzmâ-yı tevhîd ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet-i İlâhiyenin mertebe-i uzmâsını, hem bütün esmâ-yı İlâhiyenin hakîkî olduklarını ifade ediyor. Ve esâsâtı muhâfaza edip, ahkâm-ı rubûbiyetin muvâzenesini bozmuyor.

Çünkü derler: Her şey, Cenâb-ı Hakk’ın ehadiyet-i zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber; bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta edilmiş; ve teşhîs edilmiş; ve irâdesiyle tercîh ve tahsîs edilmiş; ve kudretiyle isbat ve îcâd edilmiştir. Bütün kâinâtı, bir tek mevcûd gibi îcâd ve tedbîr ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halkettiği gibi, koca baharı dahi o suhûletle halk eder.

40

Bir şey bir şeye mâni‘ olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı anda, her yerde kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunur. Tasarrufunda tevzî‘ ve inkısâm yoktur. On altıncı Söz’de ve Otuz ikinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nın İkinci Maksadı’nda bu sır tamamıyla îzâh ve isbat edilmiştir.

لَا مَشَاحَةَ فِی التَّمْثٖیلِ kāidesiyle, temsîlde kusura bakılmadığından, gāyet kusûrlu bir temsîl söyleyeceğim. tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın.

Meselâ, gāyet hârika ve emsâlsiz, gāyet büyük ve gāyet zînetli, şark ve garba bir anda uçacak; ve şimâlden cenûba ulaşan kanatlarını açıp kapayacak, yüz binler nakışlarla tezyîn edilmiş ve kanadının her bir tüyünde gāyet dâhiyâne san‘atlar dercedilmiş bir tavus kuşu farzediyoruz. Şimdi, seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla, bu kuşun yüksek mertebelerine ve hârika zînetlerine uçup bakmak istiyorlar.

Birisi, bu tavus kuşunun vaz‘iyetine ve heykeline; ve her bir tüyündeki hârikulâde olan kudret nakışlarına bakar ve gāyet aşk ve şevk ile sever. Dakîk tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül ediyorlar. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbûblar kayboluyorlar, zevâl buluyorlar. O adam kendine teselli vermek; ve aklına sığıştıramadığı Vahdet-i hakîkiye ile rubûbiyet-i mutlakaya ve ehadiyet-i zâtiye ile hallâkıyet-i külliyeye mâlik bir nakkāşın nakş-ı san‘atıdır demek lâzım gelirken, o i‘tikād yerine, Bu tavus kuşundaki rûh, o kadar âlîdir ki, onun sâni‘i onun içindedir veya o olmuş. Hem o rûh, vücûduyla müttehid ve vücûdu ise, sûret-i zâhiriye ile mümtezic olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücûdun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösteriyor. her dakîka başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. hakîkî ihtiyâr ile bir îcâd değildir. belki bir cilvedir, bir tezâhürdür der.

Diğer adam der ki: Bu mîzânlı ve nizâmlı, gāyet san‘atkârâne olan nakışlar, kat‘î bir sûrette, bir irâde ve ihtiyârı; ve kasıd ve meşîeti iktizâ eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyârsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mâhiyeti, fâil olamaz. belki münfaildir. fâili ile hiç bir cihetle ittihâd edemez. Rûhu güzel ve âlîdir; mûcid ve mutasarrıf değildir. Belki, ancak mazhar ve medârdır.

41

Çünkü her bir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san‘at; ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş-ı zînet görünüyor. Bu hâl ise, irâdesiz ve ihtiyârsız olamaz. Bu kemâl-i kudret içinde kemâl-i hikmeti; ve kemâl-i ihtiyâr içinde kemâl-i rubûbiyeti ve merhameti gösteren san‘atlar, cilve milve işi değildir. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib, onun içinde olamaz. onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defterin, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla teması vardır. Öyle ise, o kâinât denilen misâlî tavusun hârikulâde zînetleri, tavus Hâlik’ının yaldızlı bir mektûbudur.

İşte şimdi o kâinât tavusuna bak. O mektûbu oku. Kâtibine Mâşâallâh, bârekallâh, sübhânallâh de Mektûbu kâtib zanneden veya kâtibi mektûb içinde tahayyül eden veya mektûbu hayâl tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakîkatin hakîkî sûretini görememiş.

Vahdetü’l-vücûd meşrebine sebebiyet veren aşkın envâından en mühim ciheti, aşk-ı dünyâdır. Mecâzî olan aşk-ı dünyâ, aşk-ı hakîkîye inkılâb ettiği zaman, vahdetü’l-vücûda inkılâb eder. Nasıl ki, insandan şahsî bir mahbûbu muhabbet-i mecâziye ile seven, sonra da zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk-ı hakîkî ile bir bekā kazandırmak için, Ma‘bûd ve Mahbûb-u Hakîkî’nin bir âyîne-i cemâlidir diyerek kendini teselli eder, bir hakîkate yapışır. Öyle de, koca dünyayı ve kâinâtı hey’et-i mecmûasıyla mahbûb ittihâz eden, sonra o muhabbet-i acîbe, dâimî zevâl ve firâk kamçılarıyla muhabbet-i hakîkiyeye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbûbunu zevâl ve firâktan kurtarmak için, vahdetü’l-vücûd meşrebine ilticâ eder. Eğer gāyet kuvvetli ve yüksek îmân sâhibi ise, Muhyiddîn-i Arab’ın emsâli gibi zâtlara zevkli, nûrânî, makbûl bir mertebe olur. Yoksa vartalara, maddiyâta girmek, esbâbda boğulmak ihtimâli var. Vahdetü’ş-şuhûd ise, o zararsızdır. ehl-i sahvin de yüksek bir meşrebidir.

[اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ]

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

42

[ONUNCU LEM‘A ]

Şefkat Tokatları Lem‘ası’dır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

یَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَیْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَیْنَهَا وَبَیْنَهُٓ اَمَدًا بَعٖیدًا وَیُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ âyetinin bir sırrını, bu lem‘a, hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının netîcesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsîr ediyor.

Hizmet-i Kur’âniyenin bir silsile-i kerâmeti; ve o hizmet-i kudsiyenin etrafında izn-i İlâhî ile nezâret eden ve himmet ve duâsıyla yardım eden Gavs-ı A‘zam’ın bir nevi‘ kerâmeti beyân edilecek. Tâ ki, bu hizmet-i kudsiyede bulunanlar, ciddiyetlerinde sebât etsinler. Bu hizmet-i kudsiyenin kerâmeti üç nev‘ dir.

Birinci Nev‘: O hizmeti ihzâr etmek ve hâdimlerini o hizmete sevketmek cihetidir.

İkinci Nev‘: Mâni‘leri bertaraf etmek ve muzırların şerlerini def‘ edip, onları tokatlamaktır. Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur, hem çok uzundur. Başka vakte ta‘lîkan, en hafîf olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.

Üçüncü Kısım: şudur ki: Hizmette hâlisâne çalışanlara fütûr geldiği vakit, şefkatli bir tokat yerler. intibâha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı, yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden on üç, on dördü şefkatli tokat yemişler, altı yedisi zecir tokadını görmüşlerdir.

Birincisi: Bu bîçâre Saîd’dir. Her ne vakit hizmete fütûr verir, Neme lâzım deyip, nefsime âit husûsî işlerimle meşgul olurum, o zaman tokat yemişim. Hem de kanâatim geliyor ki, ihmâlimden tokat yedim. Çünkü hangi maksadım beni iğfâle sevketmiş ise, o maksadımın aksiyle tokat yerdim. Sâir hâlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatlarına dikkat ede ede, benim gibi onlar da hangi maksad için hizmet-i îmâniyeyi ihmâl etmişlerse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden kanâatimiz gelmiş ki, o hâdiseler, hizmet-i Kur’âniyenin kerâmetindendir.

Meselâ, bu bîçâre Saîd, Van’da ders-i hakāik-i Kur’âniye ile meşgul olduğum vakitte, Şeyh Saîd hâdisesi zamanında

43

vesveseli hükûmet, hiç bir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, Neme lâzım dedim, kendi nefsimi düşündüm. âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda mağara gibi harâbe bir yere çekildim. o vakit, sebebsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.

Orada yine hizmet-i Kur’âniyede bulunduğum zamanda, bana ilişmediler. O vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu, menfîler her akşam isbât-ı vücûd etmekle mükellef oldukları hâlde, ben ve hâlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiç bir vakit isbât-ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlisi, oraya gelen Fevzî Paşa’ya şikâyet etmiş. Fevzî Paşa demiş: Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz. Bu sözü ona söylettiren, hizmet-i Kur’âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak ve yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur’âniyede muvakkat fütûr geldi; aks-i maksadımla tokat yedim. Yani, bir menfâdan diğer menfâya, yani Isparta’ya gönderildim.

Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtârlarıyla, belki bu vaz‘iyeti hükûmet hoş görmeyecek diye, Bir parça teennî etsen, iyi olur dediler. Bende tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. Aman halk gelmesin dedim. Yine o menfâdan dahi, üçüncü menfâm olan Barla’ya nefyedildim.

Barla’da ne vakit bana fütûr gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl-i dünyânın yılanlarından ve münâfıklarından birisi bana musallat olmuştur. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.

Ey kardeşlerim Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verseniz ve helâl etseniz söyleyeceğim, gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrîh etmeyeceğim.

İkincisi: Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedâkâr bir talebem olan Abdülmecîd’dir. Abdülmecîd’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde idi, hem muallim idi. Hizmet-i Kur’âniyenin daha revâclı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, ictihâdınca, güyâ menfaatim için iştirâk etmedi, re’y vermedi. Güyâ ben hududa gitse idim, hem hizmet-i Kur’âniye siyâsetsiz, sâfî olmayacaktı, hem de onu Van’dan çıkaracaklar, diye iştirâk etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbûr kaldı.

44

Üçüncüsü: Hizmet-i Kur’âniyenin pek mühim bir a‘zâsı olan Hulûsî Bey’dir. Eğirdir’den memleketine gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek esbâb hazır bulunduğundan, bir derece sırf uhrevî olan hizmet-i Kur’âniyede fütûra yüz gösterecek dâire-i esbâb hazırlanmıştı. Çünkü, hem çoktan görmediği peder ve vâlidesine kavuştu, hem vatanını gördü. hem şerefli ve rütbeli bir sûrette memleketine gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Hâlbuki hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlâs ile, ciddiyet ile hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.

İşte Hulûsî’nin kalbi, çendân lâyetezelzel idi. Fakat bu vaz‘iyet onu fütûra sevk ettiğinden, şefkatli bir tokat yedi. Bazı münâfıklar tam bir iki sene ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit, vazîfe-i ma‘neviyesindeki ciddiyete tam ma‘nâsıyla sarıldı.

Dördüncüsü: Muhâcir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: Evet, ben i‘tirâf ediyorum ki, Hizmet-i Kur’âniyede âhiretim nokta-i nazarında ictihâdımda hatâ ettim. Hizmete fütûr verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve keffâretli bir tokat yedim. Şöyle ki:

Üstâdım yeni îcâdlara, yani Türkçe ezân gibi şeâir-i İslâmiyeye muhâlif bid‘atlere tarafdâr olmadığı için, benim câmiim de Üstâdımın komşusudur, şuhûr-u selâse geliyor, câmiyi terk etsem, hem ben çok sevâb kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam, men‘ edileceğim. İşte bu ictihâda göre, rûhum kadar sevdiğim Üstâdımın muvakkaten başka bir memlekete gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, hizmet-i Kur’âniyeye muvakkaten fütûr gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Lillâhilhamd, Üstâdımın kat‘î ihbârıyla, ona ihtâr edilmiş ki, o musîbetin her bir dakîkası, bir gün ibâdet hükmündedir ve öyle olmasını da rahmet-i İlâhiyeden ümîdvâr olabiliriz. Çünkü o hatâm, bir garaza binâen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasından o arzu gelmişti.

Beşincisi: Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsî’ye vekâlet ettiğim gibi, ona da vekâleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazîfesini hakkıyla îfâ ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstâdına, hem kendine zarar

45

gelmemek için yazdıklarını sakladı. Muvakkaten hizmet-i Nûriyeyi terk etti. Birden bir şefkat tokadı ma‘nâsında, bin lira vermekle mükellef olacak bir da‘vâ başına açıldı. Bir sene o tehdîd altında kaldı. Sonra geldi, burada görüştük. Avdetinde hizmet-i Kur’âniyeye talebelik vazîfesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.

Sonra Kur’ân’ı yeni bir tarzda, yani tevâfuk mu‘cizesini gösterir bir sûrette yazmak husûsunda talebelere bir vazîfe açıldı. Hakkı Efendi’ye de hisse ayrıldı. Elhak, o hissesine sâhib çıktı. Bir cüz’ünü güzel yazdı. Fakat derd-i maîşet zarûretiyle kendini mecbûr bilip, bizden gizli olarak da‘vâ vekâletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı, muvakkaten kıvrıldı. Bu parmakla hem da‘vâ vekâleti yapmak, hem Kur’ân’ı yazmak olmayacak diye, lisân-ı ma‘nâ ile ihtâr edildi. Da‘vâ vekilliğine teşebbüsünü bilmediğimiz için, parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki, kudsî ve sâfî hizmet-i Kur’âniye kendine mahsûs gāyet temiz parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.

Her ne ise, Hulûsî Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime râzı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.

Altıncısı: Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için, ben kardeşim Abdülmecîd’e vekâlet ettiğim gibi, onun da i‘timâd ve sadâkatine i‘timâdıma ve Şâm'lı Hâfız ve Süleymân Efendi gibi bütün hâs dostlarımın hükümlerine istinâden diyorum ki: Bekir Efendi, Onuncu Söz’ü tab‘ etti. İ‘câz-ı Kur’ân’a dâir Yirmi beşinci Söz’ü yeni hurûf çıkmadan tab‘ etmek için ona gönderdik ve Onuncu Söz’ün matbaa fiyatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr-ı hâlimi düşünüp, matbaa fiyatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermeye, Belki hoca râzı olmaz diye, onun nefsi onu aldatmış; tab‘ edilmedi. hizmet-i Kur’âniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lirası hırsızların eline geçti. Şefkatli ve dehşetli bir tokat yedi. İnşâallâh zâyi‘ olan dokuz yüz lirası, sadaka hükmüne geçti.

Yedincisi: Şâmlı Hâfız Tevfîk’tir. O kendisi söylüyor: Evet, i‘tirâf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek, hizmet-i Kur’âniyeye fütûr verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şübhem kalmadı ki, bu tokatlar o cihetten geldi.

Birincisi Lillâhilhamd, benim hatt-ı Arabîm Kur’ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsân edilmişti. Üstâdım en evvel

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç