
SAYFA 42
[Yirmi dördüncü Lem‘a]
Tesettür hakkındadır
On beşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Mes’eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmi dördüncü Lem‘a olmuştur.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
یَٓا اَیُّهَا النَّبِیُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِنٖینَ یُدْنٖینَ عَلَیْهِنَّ مِنْ جَلَابٖیبِهِنَّ: ilâ âhirihi; âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor. Bir esârettir, diyor? Hâşiye
SAYFA 43
Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız Dört Hikmetini beyân ederiz.
Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir. Ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünki kadınlar, hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatlarından ziyâde sevdikleri yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtâç bulunduklarından, kendilerini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskāle ma‘rûz kalmamak için fıtrî bir meyilleri var. Hem kadınların on adedden altı yedisi ya ihtiyârdır veya çirkindir ki: ihtiyârlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır, kendisinden daha çok güzellere nisbeten çirkin düşmemek; veya tecâvüzden ve ittihâmdan korkar, taarruza ma‘rûz kalmamak için ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için fıtraten tesettürü isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyârlardır. Ve on adedden ancak iki üç tanesi bulunabilir ki: hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma‘lûmdur ki insan, sevmediği ve istiskāl ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel
SAYFA 44
bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîütteessür olduğundan maddeten te’sîri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak: Bu alçaklar, bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar, diye polislere şekvâ ediyorlar.
Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdâr birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünki sekiz dokuz dakîka bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene o sekiz dokuz dakîka, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var. Ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar. Ve cibilliyeti sakınmak ister.
SAYFA 45
Ve tesettür etmekle nâmahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.
İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gāyet esaslı ve şiddetli münâsebet ve muhabbet ve alâka, yalnız dünyevî hayâtın ihtiyâcından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayât-ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır. Mâdem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayat olacaktır. Elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celb etmemek; ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Mâdem mü’min olan kocasının sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayât-ı dünyeviyeye münhasır değil; ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsûs, muvakkat bir muhabbet değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle ve hürmetle alâkadârdır. Hem yalnız gençliğinde
SAYFA 46
ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyârlık ve çirkinlik vaktinde dahi, o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukābil o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs etmesi; ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır. pek çok kaybeder.
Hem şer‘an koca, karıya küfüv olmalı. Yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın en mühimmi, diyânet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki: kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder. Refîkasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki: kocasının diyânetine bakıp ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim diyerek takvâya girer. Veyl o erkeğe ki: sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki: müttakî kocasını taklîd etmez. O mübârek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki: birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar. Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar.
Üçüncü Hikmet: Bir âilenin saâdet-i hayâtiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekābile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyeti bozar. Ve o mütekābil hürmet ve muhabbeti de kırar.
SAYFA 47
Çünki açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki: kocasından daha güzelini görmediğinden kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samîmî muhabbet ve hürmet-i mütekābile gitmekle beraber, gāyet çirkin ve gāyet alçakça bir hissi uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: insan hemşîresi misillü mahremlerine karşı fıtraten şehevânî hissi taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle, nefsî ve şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer‘an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre gāyet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünki mahremin sîmâsı, mahremiyetten haber verir. ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrısıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle bir nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukūt-u insaniyettir.
Dördüncü Hikmet: Ma‘lûmdur ki kesret-i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiç bir millet ve hiç bir hükûmet yoktur ki:
SAYFA 48
kesret-i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hatta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّٖٓی اُبَاهٖی بِكُمُ الْاُمَمَ اَوْ كَمَا قَالَ; yani İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette sizin kesretinizle iftihâr edeceğim. Hâlbuki tesettürün ref‘i, izdivâcı teksîr etmeyip çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka-i hayatını nâmuslu ister. Kendisi gibi asrî yani, açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhuşa sülûk eder. Kadın öyle değil. O derece kocasını inhisâr altına alamaz. Çünki kadının âile hayatında müdür-ü dâhilî olması haysiyetiyle, kocasının bütün malına ve evlâdına ve her şeyine muhâfaza me’mûru olduğundan, en esaslı hasleti sadâkattir, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadâkati kırar. Kocasının nazarında emniyeti kaybeder. Ona vicdân azâbı çektirir.
Hatta erkeklerdeki iki güzel haslet olan cesâret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazîfesi, ona hazinedârlık ve sadâkat değildir. Belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için o erkek, inhisâr altına alınmaz. Başka kadınları da
SAYFA 49
nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla açık saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet-i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan, evvelâ boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya yani Âlem-i İslâm kıt‘ası, ona nisbeten memâlik-i hârredir. Ma‘lûmdur ki: muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te’sîri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık saçıklık, belki çok sû’-i isti‘mâlâta ve isrâfâta medâr olmaz. Fakat serîütteessür ve hassâs olan o memâlik-i hârredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık saçıklık, elbette sû’-i isti‘mâlâta ve isrâfâta ve neslin za‘fiyetine ve sukūt-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde bir ihtiyâc-ı fıtrîye mukābil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbûr zanneder. O vakit her ayda on beş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbûr olduğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyâta meyleder.
Şehirliler köylülere ve bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünki köylerde ve bedevîlerde derd-i maîşet
SAYFA 50
meşgalesiyle; ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celb eden ma‘sûme işçi ve bir derece kaba kadının kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyâs edilmez.
[Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]
Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet, nasıl ki târihlerde eski zamanda Amazonlar nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye, hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de bu zamanda, zındıka dalâletinin İslâmiyet’e karşı yaptığı muhârebesinde, nefs-i emmârenin plânıyla şeytanın kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, açık bacak kadınlarla yarım çıplak hanımlardır ki: açık bacaklarıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya;
SAYFA 51
ve fuhuşhâne yolunu genişlendirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esîr edip kalb ve rûhlarını kebâirle yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâmahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak o bıçaklı bacaklar, cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını; ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için, hilkaten çok istediği; ve fıtraten muhtâç olduğu münâsib kocayı daha bulamazlar. Bulsalar da başlarına belâ bulurlar.
Hatta bu hâlin netîcesi olarak, o âhirzamanda bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riâyetsizlik yüzünden kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede, kadınların ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.
Mâdem hakîkat budur. Mâdem her güzel güzelliğini sever. Elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister. Ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik, bir ni‘mettir. Ni‘mete şükredilse, ma‘nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse, değişir. çirkinleşir. Elbette güzelin aklı varsa, hüsn-ü cemâlini, günâhları kazanmak ve kazandırmaktan ve çirkin ve zehirli
SAYFA 52
yapmaktan; ve o ni‘meti küfrân ile medâr-ı azâb bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî beş on senelik cemâli bâkîleştirmek için meşrû‘ bir tarzda isti‘mâl ile, o ni‘mete şükredecek. Yoksa, ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp me’yûsâne ağlayacak. Ve kabrinde, çok günâhları kazanan ve kazandıran o çıplak bacakları, yılan sûretinde görünecek. Ve cehennemde o çirkinleşmiş güzel a‘zâlarının yanmalarının azâblarını çekecek. Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur’âniye ziynetiyle o cemâl güzelleştirilse, o fânî hüsün, ma‘nen bâkî kalacağı; ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin, daha parlak bir tarzda kendine verileceği, hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdâr aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî netîceyi elinden kaçırmayacak.
SAYFA 53
Otuz üçüncü Söz’ün bir nevi‘ mevzûn şeklinde olan Lemeât risâlesinden alınmıştır.
[Karılar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış, yuvalarına dönmeli]
١: اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَٓاءُ بِالْهَوَسَاتِ اِذًا تَرَجَّلَتِ النِّسَٓاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ
Mimsiz medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalarından uçurmuş, hürmetleri de kırmış,
mebzûl metâ‘ yapmış. Şer‘-i İslâm onları
rahmeten da‘vet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde,
hayat-ı âilede temizlik ziynetleri.
Haşmetleri hüsn-ü hulk, lütuf ve cemâli ismet, hüsn-ü kemâli şefkat, eğlencesi
evlâdı. Bunca esbâb-ı ifsâd, demir sebât kararı
1: Tesettür Risâlesi’nin esasıdır. Yirmi sene sonra müellifinin mahkûmiyetine sebeb gösteren bir mahkeme, kendini ve hâkimlerini ebedî mahkûm ve mahcûb eylemiş.
SAYFA 54
lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvânda güzel karı girdikçe, riyâ ile rekābet,
hased ile hodgâmlık, debrenir damarları
Yatmış olan hevesât, birdenbire uyanır. Tâife-i nisâda serbestî inkişâfı,
sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişâfı.
Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu sûretler denilen küçük cenazeleri,
mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir, hem müdhiştir te’sîri. 2
Memnû‘ heykel, sûretler ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir.
Ya tılsımdır, celb eder o habîs ervâhları.
2: Nasıl meyyite bir karıya nefsânî nazarla bakmak nefsin dehşetli alçaklığını gösterir. Öyle de, rahmete muhtâç bir bîçâre meyyitenin güzel tasvîrine müştehiyâne bir nazarla bakmak, rûhun hissiyât-ı ulviyesini söndürür.
SAYFA 55
[Yedinci Mektub ]
Mektubât’dan alınmıştır
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
السّلام علیكم ورحمة اللّٰە وبركاتە
Azîz kardeşlerim
Bana söylemek üzere Şâm’lı Hâfız’a iki şey demişsiniz. Birincisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Zeyneb’i tezevvücünü, eski zaman münâfıkları gibi, yeni zamanın ehl-i dalâleti dahi medâr-ı tenkîd buluyorlar? Nefsânî, şehevânî telakkî ediyorlar? diyorsunuz.
Elcevab: Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ O dâmen-i muallâya, şöyle pest şübehâtın eli yetişmez. Evet on beş yaşından kırk yaşına kadar, harâret-i garîziyenin galeyânlı hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin iltihâbı zamanında, dost ve düşmanın ittifâkıyla kemâl-i iffet ve tamâm-ı ismet ile Hatîcetü’l-Kübrâ radıyallâhü anhâ gibi ihtiyârca bir tek kadın ile iktifâ ve kanâat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani harâret-i garîziye tevakkufu hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin