
SAYFA 125
[Yirmi birinci Söz]
İki Makamdır.
[Birinci Makam]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
صَدَقَ مَنْ نَطَقَ
Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: Namaz iyidir. Fakat hergün hergün beşer def‘a kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor. O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim, işittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım gördüm ki, tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım, o zât o sözü, bütün nüfûs-u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslâh etmeyen, başkasını ıslâh edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım. Dedim: Ey nefis Cehl-i mürekkeb içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukābil Beş Îkāzı benden işit.
SAYFA 126
Birinci Îkāz: Ey bedbaht nefsim Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat‘î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini, hakîkî bir hayât-ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve râhat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyâk ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.
İkinci Îkāz: Ey şikemperver nefsim Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin sana onlar usanç veriyor mu? Mâdem vermiyor, çünki ihtiyâç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hâne-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, rûhumun âb-ı hayâtı ve latîfe-i Rabbâniyemin hevâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma‘rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzâta ve emellere meftûn ve pür-sevdâ bir kalbin kūt ve kuvveti, her şeye Kādir bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fânî dünyada kemâl-i sür‘atle vâveylâ-yı
SAYFA 127
firâkı koparan giden ekser mevcûdâtla alâkadâr bir rûhun âb-ı hayâtı ise, her şeye bedel bir Ma‘bûd-u Bâkî’nin, bir Mahbûb-u Sermedî’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın aynası olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuûr bir sırr-ı insanî, zînûr bir latîfe-i Rabbâniye şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek muhtâçtır. ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.
Üçüncü Îkāz: Ey sabırsız nefsim Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini, bugün düşünüp muzdarib olmak, hem gelecek günlerdeki ibâdet vazîfesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır? Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenâh kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihâk etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, o tutar mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenâhta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir, Ateş et emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten
SAYFA 128
düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücûm eder, târ u mâr eder. Evet buna benzersin. Çünki geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalb olmuş elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti kerâmete iltihâk ve meşakkati sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise mâdem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütûr getirmek, aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir. Mâdem hakîkat böyledir. Âkil isen, ibâdet cihetinde yalnız bugünü düşün. Ve onun bir saatini, Ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarf ediyorum de,. O vakit senin acı bir fütûrun, tatlı bir gayrete inkılâb eder.
İşte ey sabırsız nefsim Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi, tâat üstünde sabırdır. Birisi, ma‘siyetten sabırdır. Diğeri, musîbete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü îkāzdaki temsîlde görünen hakîkati rehber tut. Merdâne, Ya Sabûr de, üç sabrı omzuna al. Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musîbete kâfî gelebilir ve o kuvvetle dayan.
SAYFA 129
Dördüncü Îkāz: Ey sersem nefsim Acaba şu vazîfe-i ubûdiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor. Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhûd seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütûrsuz çalışırsın. Acaba bu misâfirhâne-i dünyâda âciz ve fakîr kalbine kūt ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziyâ, ve her hâlde mahkemen olan mahşerde sened ve berât; ve ister istemez üstünden geçilecek sırât köprüsünde nûr ve burâk olacak bir namaz, neticesiz midir? Veyâhûd ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va‘d etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfülva‘d edebilir. O adama i‘timâd edersin, fütûrsuz işlersin. Acaba hulfülva‘d, hakkında muhâl olan bir zât, cennet gibi bir ücreti ve saâdet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va‘d etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazîfede seni istihdâm etse, sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle onu va‘dinde ittihâm ve hediyesini istihfâf etsen, pek şiddetli bir te’dîbe ve dehşetli bir ta‘zîbe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütûrsuz hizmet ettiğin hâlde, cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafîf ve latîf bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?
SAYFA 130
Beşinci Îkāz: Ey dünyaperest nefsim Acaba ibâdetteki fütûrun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin kesretinden midir? Veyâhûd derd-i maîşetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun Sen isti‘dâd cihetiyle bütün hayvanâtın fevkınde olduğunu ve hayât-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedârikte iktidâr cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazîfe-i asliyen, hayvan gibi çabalamak değil, belki hakîkî bir insan gibi, hakîkî bir hayat-ı dâime için sa‘y etmektir. Bununla beraber meşâgil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana âit olmayan ve fuzûlî bir sûrette karıştığın ve karıştırdığın mâlâya‘nî meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güyâ binler sene ömrün var gibi en lüzûmsuz ma‘lûmât ile vakit geçiriyorsun. Meselâ Zühal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır? Ve Amerika tavukları ne kadardır? gibi kıymetsiz şeylerle kıymetdâr vaktini geçiriyorsun. Güyâ kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun.
Eğer Desen: Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütûr veren öyle lüzûmsuz şeyler değil, belki derd-i maîşetin zarûrî işleridir. Öyle ise ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra
SAYFA 131
biri gelse, dese ki: Gel, on dakîka kadar şurayı kaz, yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüd bulacaksın. Sen ona: Yok, gelmem. Çünki on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak desen, ne kadar dîvânece bir bahâne olduğunu elbette bilirsin. Aynen onun gibi, sen şu bağında, nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa‘yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirâhat ve teneffüs vaktini, rûhun rahatına, kalbin teneffüsüne medâr olan namaza sarf etsen o vakit, bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba‘ olan iki ma‘den-i ma‘nevî bulursun. Birinci ma‘den: HâşiyeBütün bağındaki yetiştirdiğin çiçekli olsun, meyveli olsun her nebâtın, her ağacın tesbîhâtından, güzel bir niyet ile bir hisse alıyorsun. İkinci ma‘den: Hem bu bağdan çıkan mahsûlâttan kim yese, hayvan olsun, insan olsun inek olsun, sinek olsun müşteri olsun, hırsız olsun sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şart ile ki: sen, Rezzâk-ı Hakîkî nâmına ve izni dâiresinde
SAYFA 132
tasarruf etsen; ve onun malını, onun mahlûkātına veren bir tevzîât me’mûru nazarıyla kendine baksan. İşte bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder, ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder ve sa‘ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i ma‘neviyeyi te’mîn eden o iki neticeden ve o iki ma‘denden mahrûm kalır, iflâs eder. Hatta ihtiyârlandıkça bahçecilikten usanır, fütûr gelir. Neme lâzım der. Ben zâten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti ne için çekeceğim? diyecek, kendini tenbelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: Daha ziyâde ibâdetle beraber sa‘y-i helâle çalışacağım. Tâ, kabrime daha ziyâde ışık göndereceğim. Âhiretime daha ziyâde zahîre tedârik edeceğim.
Elhâsıl: Ey nefis Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise, senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise hakîkî ömrünü, bulunduğun gün bil. Lâakal günün bir saatini, ihtiyât akçesi gibi, hakîkî istikbâl için teşkîl olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at. Hem bil ki, her yeni gün sana, hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve
SAYFA 133
perişan bir hâlde gider. Senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. Zîrâ herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsûs âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o âdemin kalbine ve ameline tâbi‘dir. Nasıl ki aynanda görünen muhteşem bir saray, aynanın rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O ayna şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirsen ya aleyhinde, ya lehinde şehâdet ettirebilirsin.
Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni‘-i Zülcelâl’ine müteveccih olsan, birden sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdetâ namazın bir elektrik lâmbası; ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizâm ve ma‘nîdâr bir kitâbet-i kudret olduğunu gösterir. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyet-i pür-envârından bir nûru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nûrun in‘ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nûrâniyetle şehâdet ettirir.
SAYFA 134
Sakın deme: Benim namazım nerede? Şu hakîkat-i namaz nerede? Zîrâ bir hurmâ çekirdeği, bir hurmâ ağacı gibi, kendi ağacını tavsîf eder. Fark yalnız icmâl ve tafsîl ile olduğu gibi, senin ve benim gibi bir âmînin velev hissetmezse namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nûrdan bir hissesi var. Şu hakîkatten bir sırrı vardır. velev şuûrun taalluk etmezse-. Fakat. derecâta göre inkişâf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurmâ çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurmâ ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur. Öyle de, namazın derecâtında da daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakîkat-i nûrâniyenin esası bulunur.
اَللّٰهمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰی مَنْ قَالَ اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدّٖینِوَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ
SAYFA 135
بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Çok muazzez, çok mübârek ve çok şefkatli Üstâdımız Efendimiz
Eskiden ne acı günler, ne kara günler geçirdik. Çocuklarımızın Kur’ân dersine gitmeleri bile yasak edilmişti. Mekteblerde de dîn dersleri kaldırılmıştı. Risâle-i Nûr yazanları mahkemelere veriyorlardı. Siz çok mübârek Üstâdımıza, dîn düşmanları çok eziyetler yaptılar. Çok cefâlar çektirdiler. Risâle-i Nûrlar yazıldı, dine yeniden büyük bir kuvvet verdi. Müslümanlığı ilerletti, diye sizi ölüme mahkûm etmeye çalıştılar.
Biz o acıklı günlere ağladık, sızladık, Ya Rab Üstâdımızı muhâfaza eyle Dinimize, Üstâdımıza, Risâle-i Nûr’a düşmanlık edenleri ıslâh eyle diye Allâh’a yalvarıyorduk. Âdetâ kanlı göz yaşları döküyorduk. Sonunda Cenâb-ı Hakk siz Üstâdımızı muhâfaza etti. Dinsizler yıkıldılar. Müslümanlığı yok etmeye kasdedenler müzmahil oldular. Siz Üstâdımız ise, dînî hizmetinizde muzaffer oldunuz. Milletimizi dinsizlerin zararından kurtardınız, zaferler kazandınız.
SAYFA 136
Müslümanların mes‘ûd günler geçirmesine sebeb oldunuz. Şimdiki hükûmet zamanında dînî istiklâliyetimize, dînî hürriyetimize kavuştuk. Risâle-i Nûr matbaalarda çok çok basılmaya başladı. Biz kadınlar çok mesrûr olduk. Nurlarımızı basılmış görünce, yeniden dünyaya gelmişçesine sevinçler içerisinde kaldık. Bize binlerce beşibirlikler, altınlar, elmaslar verselerdi; ipekten, atlastan elbiseler dağıtsalardı bizi bu derece memnûn edemezlerdi. Risâle-i Nûr’u bastırmak, dine, îmâna en birinci, en büyük hizmettir. Bu serbestliğe sebeb olan yeni hükûmeti Allâh dîn hizmetinde Risâle-i Nûr’u yaymakta muvaffak etsin. Âmîn.
Üstâdımız Efendimiz Dîn, îmân aşkıyla, Müslümanlık duygusuyla mes‘ûd olabilecek biz anneler yavrularımıza Kur’ân-ı Kerîm’i öğretiyoruz, Risâle-i Nûr’a çalıştırıyoruz. Risâle-i Nûr’un îmân, İslâm dersleriyle terbiye etmeye çalışıyoruz. Evlerimiz, birer Medrese-i Nûriye oluyor elhamdülillâh. Eğer çocuklarımıza Risâle-i Nûr okutmazsak, yoldan çıkarıcı bu zamanın tehlikelerine düşecekler, fenâ göreneklere kapılacaklar, kötülükleri taklîd edecekler. bizim başımıza belâ ve derd kesileceklerdi. Âhirette de Îmânımızı neden kurtarmadınız? diye biz anne ve babalarından
SAYFA 137
da‘vâcı olacaklardır. Bunun için, sevgili yavrularımızın kalblerine Risâle-i Nûr sevgisini aşılıyoruz. Kadınların çocuklarına karşı şefkatleri fazladır. Eğer çocuklarının ebedî âhiret hayatlarını kurtaracak îmân dersleri verilmezse, bu ihmâl edilirse, yalnız muvakkat fânî dünya hayatına çalıştırılırsa, o vakit çocuklara olan şefkat, hakîkî yerine sarf edilmiş olmaz. Çocuğun hem dünyada, hem âhirette felâketine sebeb olan bir şefkat olmuş olur. Çocuklarımızı okşayarak, sevgi ile diyoruz ki:
Evlâdım Risâle-i Nûr seni hem dünyada, hem âhirette mes‘ûd ve bahtiyar edecek en büyük ve en hakîkî bir dîn kitabıdır, îmân dersleridir. Okumaktan mahrûm kalırsan, îmân derslerini şimdi almazsan hem dünyada, hem âhirette bedbaht olursun, perişan kalırsın, diye ders veriyoruz. Îmân hakîkatlerinin sevgisini kalblerine, büyüklüğünü rûhlarına yerleştirmekte devam edeceğiz. Duâlarınız sâyesinde Risâle-i Nûr’un dersleriyle inşâallâh evlâdlarımız İslâmiyet’e, hem bize, hem milletimize hayırlı, dîndâr gençler olarak yetişirler.
Mübârek Üstâdımız Sevgili Rabbimizin kalblerimizde rahmetiyle derc ettiği muhabbet hissini, neden bizi ebedî saâdete
SAYFA 138
götürecek olan îmân derslerini Risâle-i Nûr ve siz Üstâdımız yolunda sarf etmeyelim? Başka yolda sarf etsek, bize dünya ve âhirette Eyvâhlar dedirtecek, hüsrana götürecek, belki ebediyen ağlatacak. Eğer çocuklarımıza da bu ehemmiyetli hakîkati aşılamakla hakîkî şefkatimizi sû’-i isti‘mâl etmeden gösterebilirsek, analık vazîfemizi bihakkın îfâ etmiş olacağız.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Duânıza muhtâç ma‘nevî evlâdlarınız. Size talebe olmaya çalışan âhiret hemşîreleriniz;
İstanbul Hanımları