
SAYFA 55
[Yedinci Mektub ]
Mektubât’dan alınmıştır
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
السّلام علیكم ورحمة اللّٰە وبركاتە
Azîz kardeşlerim
Bana söylemek üzere Şâm’lı Hâfız’a iki şey demişsiniz. Birincisi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Zeyneb’i tezevvücünü, eski zaman münâfıkları gibi, yeni zamanın ehl-i dalâleti dahi medâr-ı tenkîd buluyorlar? Nefsânî, şehevânî telakkî ediyorlar? diyorsunuz.
Elcevab: Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ O dâmen-i muallâya, şöyle pest şübehâtın eli yetişmez. Evet on beş yaşından kırk yaşına kadar, harâret-i garîziyenin galeyânlı hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin iltihâbı zamanında, dost ve düşmanın ittifâkıyla kemâl-i iffet ve tamâm-ı ismet ile Hatîcetü’l-Kübrâ radıyallâhü anhâ gibi ihtiyârca bir tek kadın ile iktifâ ve kanâat eden bir zâtın, kırktan sonra, yani harâret-i garîziye tevakkufu hengâmında ve hevesât-ı nefsâniyenin
SAYFA 56
sükûneti zamanında kesret-i izdivâc ve tezevvücâtı, bizzarûre ve bilbedâhe nefsânî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu, zerre kadar insafı olana isbat eder bir huccettir.
O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı Risâletin akvâli gibi, ef‘âl ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menâbi‘-i dîn ve şerîattır ve ahkâmın me’hazleridir. Şıkk-ı zâhirîsine Sahâbeler hamele oldukları gibi, husûsî dâiresindeki mahfî ahvâlâtından tezâhür eden esrâr-ı dîn ve ahkâm-ı şerîatın hameleleri ve râvîleri de, Ezvâc-ı Tâhirât’dır. Ve bilfiil o vazîfeyi îfâ etmişlerdir. Esrâr ve ahkâm-ı dînin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazîfeye bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvâc-ı Tâhirât lâzımdır. Gelelim Hazret-i Zeyneb’in tezevvücüne:
Yirmi beşinci Söz’ün Birinci Şu‘lesinin Üçüncü Şuâ‘ının misâllerinden olan مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِیّٖنَ âyetine dâir şöyle yazılmış ki: İnsanların tabakātına göre bir tek âyet, müteaddid vücûhlarla her bir tabakanın fehmine göre bir ma‘nâ ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi şudur ki: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya Oğlum hitâbına mazhar olan Zeyd Radıyallâhü Anh,
SAYFA 57
rivâyet-i sahîha ile i‘tirâfına binâen, izzetli zevcesini kendine ma‘nen küfüv bulmadığı için tatlîk etmiş. Yani Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir Peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ra ferâsetle hissetmiş ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, ma‘nevî imtizâcsızlığa sebebiyet verdiği için tatlîk etmiştir. Allâh’ın emriyle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, almış. Yani زَوَّجْنَاكَهَا nin işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, hârikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkınde, sırf kaderin hükmüyledir ki Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyâd göstermiştir ve mecbûr olmuştur. Nefis arzusuyla değildir.
Şu kader hükmünün de ehemmiyetli bir hükm-ü şer‘î ve mühim bir hikmet-i âmmeyi ve şumûllü bir maslahat-ı umûmiyeyi tazammun eden لِكَیْ لَا یَكُونَ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ حَرَجٌ فٖٓی اَزْوَاجِ اَدْعِیَٓائِهِمْ âyet-i kerîmesinin işaretiyle, büyüklerin küçüklere Oğlum demeleri, zıhâr mes’eleleri gibi, yani karısına, Anam gibisin dese, haram olduğu gibi değildir ki, ahkâm onun ile değişsin. Hem büyüklerin raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine pederâne nazar ve hitâbları,
SAYFA 58
vazîfe-i risâlet i‘tibâriyledir. Şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle değildir ki, onlardan zevce almak uygun düşmesin. İkinci bir tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne bir şefkat ile bakar. Eğer o âmir, zâhirî ve bâtınî bir pâdişâh-ı rûhânî olsa, merhameti pederin yüz def‘a şefkatinden ileri gittiği için, raiyetinin efrâdı onun hakîkî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc nazarına inkılâb edemediğinden ve kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede, Peygamber’in mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediği için, Kur’ân o vehmî def‘ maksadıyla der: Peygamber rahmet-i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder ve risâlet nâmına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye i‘tibâriyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münâsib düşmesin. Ve sizlere, Oğlum dese, ahkâm-ı şerîat i‘tibâriyle siz onun evlâdı olamazsınız
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 59
[Münâzarât nâmındaki risâlenin bir parçasıdır]
Suâl?: Taaddüd-ü zevcât ve esîr ve köle gibi bazı mesâili, bazı ecnebîler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında şerîata bazı evhâm ve şübehâtı îrâd ediyorlar.
Cevâb: Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim. Tafsîlini müstakil bir risâle ile beyân etmek fikrindeyim. İşte İslâmiyet’in ahkâmı İki Kısım dır.
Birisi Şerîat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakîkî ve hayr-ı mahzdır.
İkincisi Şerîat muaddildir. Yani gāyet vahşi ve gaddâr bir sûretten çıkarıp, ehvenüşşer ve muaddel ve tabîat-ı beşere tatbîki mümkün ve tamâmen hüsn-ü hakîkîye geçebilmek için zaman ve zemînden alınmış bir sûrete ifrâğ etmiştir. Çünki bir tabîat-ı beşerde umûmen hükümfermâ olan bir emri birden ref‘ etmek, bir tabîat-ı beşeri birden kalb etmek iktizâ eder. Binâenaleyh şerîat vâzı‘-ı esâret değildir, belki en vahşi sûretten böyle tamâmen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir sûrete indirmiştir, ta‘dîl etmiştir.
SAYFA 60
Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcât tabiata, akla, hikmete muvâfık olmakla beraber, şerîat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusûs taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki ona mürâât etmekle hiç bir mazarrâtı müeddî olmaz. Bazı noktada şer olsa da, ehvenüşşerdir. Ehvenüşşer ise bir adâlet-i izâfiyedir.
SAYFA 61
Otuz ikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’ndan İkinci Nokta’nın İkinci Mebhası’dır.
Ehl-i dalâletin vekîli, tutunacak ve dalâletini ona binâ edecek hiç bir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor: Ben, saadet-i dünyâyı ve lezzet-i hayatı ve terakkıyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san‘atı kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allâh’ı tanımamakta ve hubb-u dünyâda ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola böyle şeytanın himmetiyle sevk ettim ve ediyorum. Elcevab Biz dahi Kur’ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan Aklını başına al Ehl-i dalâletin vekîlini dinleme Eğer onu dinlersen hasâretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var: Birisi, ehl-i dalâletin vekîlinin gösterdiği şekāvetli yoldur. Diğeri, Kur’ân-ı Hakîm’in ta‘rîf ettiği saâdetli yoldur. İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini, çok sözlerde, hususan Küçük Sözler’de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla, şöyle ki:
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukūt ettirir. Hadsiz elemler içinde
SAYFA 62
nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünki insan, Cenâb-ı Hakk’ı tanımazsa ve ona tevekkül etmezse, o vakit insan gāyet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtâç ve fakîr, hadsiz musîbetlere ma‘rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyâdan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette, bâkî kalan bütün ahbâbını bir firâk-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gāyet cüz’î bir ihtiyâr ve küçük bir iktidâr ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile fâidesiz çarpışır. Hadsiz arzuların ve makāsıdın tahsîline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yüklenemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azâbını çeker.
Evet şu elîm elemi ve dehşetli ma‘nevî azâbı hissetmemek için, ehl-i dalâlet ibtâl-i his nev‘inde gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünki Cenâb-ı Hakk’a hakîkî abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki o cüz’î ihtiyâr ve
SAYFA 63
o küçük iktidâr ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaz‘iyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor. Hem bu vaz‘iyette iken insaniyet i‘tibâriyle nev‘-i insanî ile ve dünya ile alâkadâr olduğu hâlde, dünyayı ve insanı bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir zâtın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâimâ iz‘âc eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâûnu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli ona gāyet müz‘ic ve karanlıklı bir musîbet sûretinde onu ta‘zîb eder. Hem şu haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünki kendi kendine bu dehşetli vaz‘iyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene-i hâlinde denildiği gibi nasıl bir adam güzel bir bahçede, güzel bir ziyafette, güzel ahbâblar içinde, nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû‘ bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip, gayr-ı meşrû‘ ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup
SAYFA 64
kendini kış ortasında, pis bir yerde ve hatta canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değildir. Çünki ehl-i nâmûs ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder, onlara karşı hakāret eder. Hem ziyafetteki lezîz taâmları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmaya başlar. Hem mücellede muhterem kitapları ve ma‘nîdâr mektûbları ma‘nâsız ve âdî nakışlar tasavvur eder, yırtar, ayak altına atar ve hâkezâ; böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir, belki tokata müstehaktır. Öyle de, sû’-i ihtiyârından neş’et eden küfür sarhoşluğuyla ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni‘-i Hakîm’in şu misâfirhâne-i dünyâsını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip cilve-i esmâ-yı İlâhiyeyi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazîfelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile i‘dâm tasavvur ederek; ve tesbîhât sadâlarını, zevâl ve firâk-ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve mektûbât-ı samedâniye olan şu mevcûdât sahîfelerini ma‘nâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli ise, hakîkî ahbâblara visâl da‘veti olduğu hâlde, bütün ahbâblardan firâk nöbeti tasavvur
SAYFA 65
ettiğinden hem kendini dehşetli bir azâb-ı elîmde bırakıyor, hem mevcûdâtı, hem Cenâb-ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbâtını inkâr ve tezyîf ve tahkîr ettiğinden merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azaba da müstehaktır. Hiç bir cihette merhamete lâyık değildir.
İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefâhet Şu dehşetli sukūta karşı ve ezici me’yûsiyete mukābil hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkıyâtınız karşı gelebilir? Rûh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtâç olduğu hakîkî tesellîyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyeyi ve ihsânât-ı Rabbâniyeyi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma‘bûdunuz sizi sizce i‘dâm-ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp, kabir hudûdundan, berzah hudûdundan, mahşer hudûdundan, sırât köprüsünden hâkimâne geçirebilir, saâdet-i ebediyeye mazhar edebilir? Hâlbuki kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat‘î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki, bütün bu dâire-i azîme ve bu geniş hududlar,
SAYFA 66
onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır. Hem dahi, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet Gayr-i meşrû‘ bir muhabbetin netîcesi, merhametsiz azâb çekmektir kāidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve ma‘rifet isti‘dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû‘ bir sûrette sarf ettiğinizden, bilistihkāk cezâsını çekiyorsunuz. Çünki Cenâb-ı Hakk’a âit muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünki hakîkî bir rahatı o mahbûbunuza veriyorsunuz. Hem onu, hakîkî mahbûb olan Kadîr-i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz, dâimâ elem çekiyorsunuz. Hem Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına âit muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san‘atını, âlemin esbâbına taksîm ettiniz, belâsını çekiyorsunuz. Çünki o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı size Allâh’a ısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı da sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fâide vermiyor. Dâimâ hadsiz firâklardan ve ümidsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz. İşte ehl-i dalâletin saâdet-i hayâtiye ve tekemmülât-ı insaniye ve mehâsin-i medeniyet ve lezzet-i hürriyet
SAYFA 67
dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. Tüh onların aklına de.
Ama Kur’ân’ın cadde-i nûrâniyesi ise, bütün ehl-i dalâletin çektiği yaraları, hakāik-i îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki: insanın zaaf ve aczini, fakr ve ihtiyâcını, bir Kadîr-i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, onun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir râhat makam bulur. Kendisinin nâtık bir hayvan değil, belki hakîkî bir insan ve makbûl bir misâfir-i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı bir misâfirhâne-i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, esmâ-yı İlâhiyenin aynaları olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen mektûbât-ı samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ-yı dünyâdan ve zevâl-i eşyâdan ve hubb-u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır. Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekāda olan ahbâblara visâl ve mülâkāt mukaddimesi olarak gösterir.
SAYFA 68
Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbâbından bir firâk-ı ebedî telakkî ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn-ı likā olduğunu isbat eder. Hem kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saâdete ve bâğıstân-ı cinâna ve nûristân-ı Rahmâna açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyâhat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bâğıstân-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü’mine der: İhtiyârın cüz’î ise, sen kendi mâlikinin irâde-i külliyesine işini bırak. İktidârın küçük ise, Kadîr-i Mutlak’ın kudretine i‘timâd et. Hayâtın az ise, hayât-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merâk etme. Fikrin sönük ise, Kur’ân’ın güneşi altına gir, îmânın nûruyla bak ki, yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur’ân, birer yıldız misillü sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların ve makāsıdın varsa, onları düşünüp