
SAYFA 61
Otuz ikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’ndan İkinci Nokta’nın İkinci Mebhası’dır.
Ehl-i dalâletin vekîli, tutunacak ve dalâletini ona binâ edecek hiç bir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor: Ben, saadet-i dünyâyı ve lezzet-i hayatı ve terakkıyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san‘atı kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allâh’ı tanımamakta ve hubb-u dünyâda ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola böyle şeytanın himmetiyle sevk ettim ve ediyorum. Elcevab Biz dahi Kur’ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan Aklını başına al Ehl-i dalâletin vekîlini dinleme Eğer onu dinlersen hasâretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var: Birisi, ehl-i dalâletin vekîlinin gösterdiği şekāvetli yoldur. Diğeri, Kur’ân-ı Hakîm’in ta‘rîf ettiği saâdetli yoldur. İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini, çok sözlerde, hususan Küçük Sözler’de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla, şöyle ki:
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukūt ettirir. Hadsiz elemler içinde
SAYFA 62
nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünki insan, Cenâb-ı Hakk’ı tanımazsa ve ona tevekkül etmezse, o vakit insan gāyet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtâç ve fakîr, hadsiz musîbetlere ma‘rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyâdan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette, bâkî kalan bütün ahbâbını bir firâk-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gāyet cüz’î bir ihtiyâr ve küçük bir iktidâr ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile fâidesiz çarpışır. Hadsiz arzuların ve makāsıdın tahsîline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yüklenemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azâbını çeker.
Evet şu elîm elemi ve dehşetli ma‘nevî azâbı hissetmemek için, ehl-i dalâlet ibtâl-i his nev‘inde gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünki Cenâb-ı Hakk’a hakîkî abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki o cüz’î ihtiyâr ve
SAYFA 63
o küçük iktidâr ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaz‘iyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor. Hem bu vaz‘iyette iken insaniyet i‘tibâriyle nev‘-i insanî ile ve dünya ile alâkadâr olduğu hâlde, dünyayı ve insanı bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir zâtın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâimâ iz‘âc eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâûnu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli ona gāyet müz‘ic ve karanlıklı bir musîbet sûretinde onu ta‘zîb eder. Hem şu haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünki kendi kendine bu dehşetli vaz‘iyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene-i hâlinde denildiği gibi nasıl bir adam güzel bir bahçede, güzel bir ziyafette, güzel ahbâblar içinde, nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû‘ bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip, gayr-ı meşrû‘ ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup
SAYFA 64
kendini kış ortasında, pis bir yerde ve hatta canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değildir. Çünki ehl-i nâmûs ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder, onlara karşı hakāret eder. Hem ziyafetteki lezîz taâmları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmaya başlar. Hem mücellede muhterem kitapları ve ma‘nîdâr mektûbları ma‘nâsız ve âdî nakışlar tasavvur eder, yırtar, ayak altına atar ve hâkezâ; böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir, belki tokata müstehaktır. Öyle de, sû’-i ihtiyârından neş’et eden küfür sarhoşluğuyla ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni‘-i Hakîm’in şu misâfirhâne-i dünyâsını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip cilve-i esmâ-yı İlâhiyeyi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazîfelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile i‘dâm tasavvur ederek; ve tesbîhât sadâlarını, zevâl ve firâk-ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve mektûbât-ı samedâniye olan şu mevcûdât sahîfelerini ma‘nâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli ise, hakîkî ahbâblara visâl da‘veti olduğu hâlde, bütün ahbâblardan firâk nöbeti tasavvur
SAYFA 65
ettiğinden hem kendini dehşetli bir azâb-ı elîmde bırakıyor, hem mevcûdâtı, hem Cenâb-ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbâtını inkâr ve tezyîf ve tahkîr ettiğinden merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azaba da müstehaktır. Hiç bir cihette merhamete lâyık değildir.
İşte ey bedbaht ehl-i dalâlet ve sefâhet Şu dehşetli sukūta karşı ve ezici me’yûsiyete mukābil hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkıyâtınız karşı gelebilir? Rûh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtâç olduğu hakîkî tesellîyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiyeyi ve ihsânât-ı Rabbâniyeyi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma‘bûdunuz sizi sizce i‘dâm-ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp, kabir hudûdundan, berzah hudûdundan, mahşer hudûdundan, sırât köprüsünden hâkimâne geçirebilir, saâdet-i ebediyeye mazhar edebilir? Hâlbuki kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat‘î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki, bütün bu dâire-i azîme ve bu geniş hududlar,
SAYFA 66
onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır. Hem dahi, ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet Gayr-i meşrû‘ bir muhabbetin netîcesi, merhametsiz azâb çekmektir kāidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve ma‘rifet isti‘dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû‘ bir sûrette sarf ettiğinizden, bilistihkāk cezâsını çekiyorsunuz. Çünki Cenâb-ı Hakk’a âit muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünki hakîkî bir rahatı o mahbûbunuza veriyorsunuz. Hem onu, hakîkî mahbûb olan Kadîr-i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz, dâimâ elem çekiyorsunuz. Hem Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına âit muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san‘atını, âlemin esbâbına taksîm ettiniz, belâsını çekiyorsunuz. Çünki o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı size Allâh’a ısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı da sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fâide vermiyor. Dâimâ hadsiz firâklardan ve ümidsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz. İşte ehl-i dalâletin saâdet-i hayâtiye ve tekemmülât-ı insaniye ve mehâsin-i medeniyet ve lezzet-i hürriyet
SAYFA 67
dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. Tüh onların aklına de.
Ama Kur’ân’ın cadde-i nûrâniyesi ise, bütün ehl-i dalâletin çektiği yaraları, hakāik-i îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki: insanın zaaf ve aczini, fakr ve ihtiyâcını, bir Kadîr-i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, onun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir râhat makam bulur. Kendisinin nâtık bir hayvan değil, belki hakîkî bir insan ve makbûl bir misâfir-i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı bir misâfirhâne-i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, esmâ-yı İlâhiyenin aynaları olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen mektûbât-ı samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ-yı dünyâdan ve zevâl-i eşyâdan ve hubb-u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır. Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekāda olan ahbâblara visâl ve mülâkāt mukaddimesi olarak gösterir.
SAYFA 68
Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbâbından bir firâk-ı ebedî telakkî ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn-ı likā olduğunu isbat eder. Hem kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saâdete ve bâğıstân-ı cinâna ve nûristân-ı Rahmâna açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyâhat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bâğıstân-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü’mine der: İhtiyârın cüz’î ise, sen kendi mâlikinin irâde-i külliyesine işini bırak. İktidârın küçük ise, Kadîr-i Mutlak’ın kudretine i‘timâd et. Hayâtın az ise, hayât-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merâk etme. Fikrin sönük ise, Kur’ân’ın güneşi altına gir, îmânın nûruyla bak ki, yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur’ân, birer yıldız misillü sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların ve makāsıdın varsa, onları düşünüp
SAYFA 69
muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyârdır ve onları veren de başkadır. Hem der: Ey insan Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm-i Zât-ı Zülcelâl’in memlûküsün. Öyle ise sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme. Çünki hayatı veren odur. İdare eden de odur. Hem dünya sâhibsiz değil ki, sen kendi kafana dünya yükünü yükleterek ehvâlini düşünüp merâk etme. Çünki onun sâhibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misafirsin, fuzûlî olarak karışma, karıştırma. Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcûdât, başı boş değiller, belki vazîfedâr me’murdurlar. Bir Hakîm-i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, ruhuna elem çektirme. Ve onların Hâlik-ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaz‘iyetini alan mikroptan tâ tâûn ve tûfân ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyânın dizginleri, o Rahîm-i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir abes iş yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nevi‘ lütuf var. Hem der: Şu âlem çendân fânîdir, fakat ebedî âlemin levâzımâtını yetiştiriyor. Çendân zâildir, geçicidir, fakat bâkî meyveler veriyor. Bâkî bir zâtın bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendân
SAYFA 70
lezzetleri az, elemleri çoktur, fakat Rahmân-ı Rahîm’in iltifâtâtı, zevâlsiz hakîkî lezzetlerdir. Elemler ise, sevâb cihetiyle ma‘nevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşrû‘ dâiresindeki rûh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfîdir. Gayr-i meşrû‘ dâireye girme. Çünki o dâiredeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakîkî ve dâimî lezzet olan iltifât-ı Rahmâniyeyi kaybetmeye sebebdir. Hem dalâletin yolunda sâbıkan beyân edildiği gibi, esfel-i sâfilîne insanı öyle bir sukūt ettiriyor ki hiç bir medeniyet, hiç bir felsefe ona çâre bulamadıkları ve o derin zulümât kuyusundan hiç bir terakkıyât-ı beşeriye, hiç bir kemâlât-ı fenniye insanı çıkaramadığı hâlde, Kur’ân-ı Hakîm îmân ve amel-i sâlih ile o esfel-i sâfilîne sukūttan, insanı a‘lâ-yı illiyyîne çıkarır. Ve delâil-i kat‘iye ile çıkarmasını isbat ediyor. Ve o derin kuyuyu, terakkıyât-ı ma‘neviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât-ı rûhiyenin cihâzâtıyla dolduruyor. Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gāyet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır. Bin, belki elli bin senelik mesâfeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir. Hem Sultân-ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl’i tanıttırmakla, insanı ona bir me’mûr-u abd ve bir
SAYFA 71
vazîfedâr misâfir vaz‘iyetini verir. Hem dünya misâfirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemâl-i rahatla seyahatini te’mîn eder. Nasıl ki bir padişahın müstakîm bir me’mûru, onun dâire-i memleketinde, hem her vilâyetin hudûdlarından suhûletle ve tayyâre ve gemi ve şimendifer gibi sür‘atli vâsıta-i seyâhatle gezer, geçer. Öyle de, sultân-ı Ezelî’ye îmân ile intisâb eden ve amel-i sâlih ile itâat eden bir insan, şu misâfirhâne-i dünyâ menzillerinden ve âlem-i berzah ve âlem-i mahşer dâirelerinden ve hâkezâ; kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hudûdlarından berk ve burâk sür‘atinde geçer. Tâ saâdet-i ebediyeyi bulur. Ve şu hakîkati kat‘î isbat eder ve asfiyâ ve evliyâya gösterir. Hem de Kur’ân’ın hakîkati der ki: Ey mü’min Sendeki nihâyetsiz muhabbet kābiliyetini, çirkin ve noksân ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i emmârene verme. Onu mahbûb ve onun hevâsını kendine ma‘bûd ittihâz etme. Belki sendeki o nihâyetsiz muhabbet kābiliyetini, nihâyetsiz bir muhabbete lâyık; hem nihâyetsiz sana ihsân edebilen; hem istikbâlde seni nihâyetsiz mes‘ûd eden; hem bütün alâkadâr olduğun ve onların saadetleriyle mes‘ûd olduğun bütün zâtları, ihsânâtıyla mes‘ûd eden; hem nihâyetsiz kemâlâtı bulunan ve nihâyetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz,
SAYFA 72
noksânsız, zevâlsiz cemâl sâhibi olan; ve bütün esmâsı, nihâyet derecede güzel olan; ve her isminde pek çok envâr-ı hüsün ve cemâl bulunan; ve cennet bütün güzellikleriyle ve ni‘metleriyle, onun cemâl-i rahmetini ve rahmet-i cemâlini gösteren; ve sevimli ve sevilen bütün kâinâttaki bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, onun cemâline ve kemâline işâret eden ve delâlet eden ve emâre olan bir zâtı, mahbûb ve ma‘bûd ittihâz et. Hem der: Ey insan Onun esmâ ve sıfâtına âit isti‘dâd-ı muhabbetini, sâir bekāsız mevcûdâta verme. Fâidesiz mahlûkāta dağıtma. Çünki âsâr ve mahlûkāt fânîdirler. Fakat o âsârda ve o masnûâtta nakışları, cilveleri görünen esmâ-yı hüsnâ bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfâtın her birisinde binler merâtib-i ihsân ve cemâl ve binler tabakāt-ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki, cennet bir cilvesi ve saâdet-i ebediye bir lem‘ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni‘met, bir katresidir. İşte şu muvâzene, ehl-i dalâletle ehl-i îmânın hayat ve vazîfe cihetindeki mâhiyetlerine işâret eden لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فٖٓی اَحْسَنِ تَقْوٖیمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلٖینَ اِلَّا الَّذٖینَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ hem netice ve âkıbetlerine işâret eden فَمَا بَكَتْ عَلَیْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ
SAYFA 73
olan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu‘cizâne, beyân ettiğimiz muvâzeneyi ifade ederler. Birinci âyet, On birinci Söz’de tafsîlen ve o âyetin i‘câzkârâne ve îcâzkârâne ifade ettiği hakîkati o Sözde beyân edildiğinden, onu oraya havâle ederiz. İkinci âyet ise, yalnız bir küçük işaretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakîkati ifade ediyor. Şöyle ki şu âyet, mefhûm-u muvâfık ile şöyle ferman ediyor: Ehl-i dalâletin ölmesiyle semâvât ve zemîn, onların üstünde ağlamıyorlar. Ve mefhûm-u muhâlif ile delâlet ediyor ki: Ehl-i îmânın dünyadan gitmesiyle semâvât ve zemîn, onların üstünde ağlıyor. Yani ehl-i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazîfelerini inkâr ediyor, ma‘nâlarını bilmiyor ve onların kıymetlerini iskāt ediyor, Sâni‘lerini tanımıyorlar. Onlara karşı bir hakāret, bir adâvet ediyorlar. Elbette semâvât ve zemîn, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn, yani bedduâ ederler ve onların gebermesiyle memnûn olurlar.
Mefhûm-u muhâlif ile der: Semâvât ve arz, ehl-i îmânın ölmesiyle ağlarlar. Zîrâ ehl-i îmân ise, çünki semâvât ve arzın vazîfelerini bilir. Hakîkî hakîkatlerini tasdîk ediyor. Ve onların ifade ettikleri ma‘nâları îmân
SAYFA 74
ile anlıyor. Ne kadar güzel yapılmışlar Ne kadar güzel hizmet ediyorlar diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtirâm ediyor. Cenâb-ı Hakk hesabına onlara ve onlar ayna oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki, semâvât ve zemîn, ağlar gibi ehl-i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.
Mühim Bir Suâl:? Diyorsunuz ki: Muhabbet, ihtiyârî değil. Hem ihtiyâc-ı fıtrîye binâen, lezîz taâmları ve meyveleri severim. Peder ve vâlide ve evlâdlarımı severim. Refîka-i hayatımı severim. Dost ve ahbâblarımı severim. Enbiyâ ve evliyâyı severim. Hayâtımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri, Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir? Elcevab Dört Nükte’yi dinle.
Birinci Nükte: Muhabbet, çendân ihtiyârî değil. Fakat ihtiyâr ile, muhabbetin yüzü bir mahbûbdan diğer bir mahbûba dönebilir. Meselâ bir mahbûbun çirkinliğini göstermekle veyâhûd asıl lâyık-ı muhabbet olan diğer bir mahbûba perde veya ayna olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü mecâzî mahbûbdan hakîkî mahbûba çevrilebilir.
İkinci Nükte: Ta‘dâd ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı Hakk’ın hesabına ve onun muhabbeti nâmına