
SAYFA 113
[On yedinci Lem‘anın bir parçasıdır]
[On ikinci Nota]
Ey bu notaları dinleyen dostlarım Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak gizlenmesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru‘ ve niyâzını ve münâcâtını, bazen yazdığımın sebebi: ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesini, rahmet-i İlâhiyeden kabûlünü recâ etmektir. Evet kısa bir ömürde hadsiz günâhlarıma keffâret olacak lisânımın tevbe ve nedâmetleri kâfî gelmiyor. Sâbit ve bir derece dâim olan kitabımın lisânı, daha ziyâde o işe yarar.
İşte on sene evvel dağdağalı bir fırtına-i rûhiye netîcesinde Eski Saîd’in gülmeleri, Yeni Saîd’in ağlamalarına inkılâb edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyârlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcât ve niyâz-ı Arabî yazılmıştır. Türkçe meâli şudur:
Ey Rabb-i Rahîmim Ve Hâlik-ı Kerîm’im Benim sû’-i ihtiyârımla ömrüm ve gençliğim zâyi‘ olup gitti. O ömür ve gençlik meyvelerinden
SAYFA 114
elimde ancak elem verici günâhlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ile ve hacâletli yüzümle kabre yaklaşıyorum. Bilmüşâhede göre göre gāyet sür‘atle ve sağa ve sola inhirâf etmeyerek ihtiyârsız bir tarzda, vefât eden ahbâb ve akrân ve akāribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fânîden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş ve açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Bu bağlandığım ve meftûn olduğum şu dâr-ı dünyâyı kat‘î bir yakîn ile anladım ki: hâliktir, gider. Fânîdir, ölür.
Ve bilmüşâhede içindeki mevcûdât dahi birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara, şu dünya çok gaddardır, çok mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb-i Rahîmim Ve ey Hâlik-ı Kerîm’im كُلُّ اٰتٍ قَرٖیبٌ sırrıyla, ben şimdiden görüyorum ki: yakın bir zamanda ben, kefenimi giydim. Tabutuma bindim. Dostlarımla vedâ‘ eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde cenazemin lisân-ı hâliyle,
SAYFA 115
rûhumun lisân-ı kāliyle bağırarak derim: el-Emân el-Emân Yâ Hannân Yâ Mennân Beni günahlarımın hacâletinden kurtar. İşte kabrimin başına ulaştım. Boynuma takılan kefenimle kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp, bütün kuvvetimle feryâd edip nidâ ediyorum: el-Emân el-Emân Yâ Hannân Yâ Rahmân Beni günahların ağır yüklerinden halâs eyle.
İşte kabrime girdim. Kefenime sarıldım. Teşyî‘ciler, beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizâr ediyorum. Ve bilmüşâhede gördüm ki: senden başka melce’ ve mence’ yoktur. Ve günahların çirkin yüzünden ve ma‘siyetin vahşi şeklinden ve mekânın darlığından, ben bütün kuvvetimle nidâ ediyorum: el-Emân el-Emân Yâ Rahmân Yâ Hannân Yâ Mennân Yâ Deyyân Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Yerimi genişlettir. İlâhî Senin rahmetin melceimdir. Ve Rahmeten lil’âlemîn olan Habîb’in asm, senin rahmetine yetişmek için vesîlemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve hâlimi sana şekvâ ediyorum.
Ey Hâlik-ı Kerîm’im Ve ey Rabb-i Rahîmim Senin Saîd ismindeki mahlûkun ve masnûun ve abdin hem âsî, hem âciz,
SAYFA 116
hem gāfil, hem câhil, hem alîl, hem zelîl, hem müsî’, hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu hâlde, kırk sene sonra nedâmet edip, senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine ilticâ ediyor. Hadsiz günahlarını ve hatîâtlarını i‘tirâf ediyor. Evhâm ve türlü türlü illetlerle mübtelâ olmuş, sana tazarru‘ ve niyâz ediyor. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabûl etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zâten o senin şe’nindir. Çünki sen, Erhamürrâhimînsin. Eğer kabûl etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Ma‘bûd yok ki, ona ilticâ edilsin.
لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرٖیكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِی الدُّنْیَٓا اَوَّلُ الْكَلَامِ فِی الْاٰخِرَةِ وَفِی الْقَبْرِ
(اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ)
صَلَّی اللّٰهُ تَعَالٰی عَلَیْهِ وَسَلَّمَ
اٰمٖینَ
SAYFA 117
[Altıncı Söz]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak, ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle. Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emâneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan, hiç bir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemâl-i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi. Gāyet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ, sizin için muhâfaza edeyim, beyhûde zâyi‘ olmasın. Hem muhârebe bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem güyâ o emânet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri
SAYFA 118
birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârıfâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârıfâtı ve levâzımâtı, ben deruhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrûm kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler, mîzânlar, isti‘mâl edilecek şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emânette hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdî bir esîr ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın hâs, serbest bir yâver-i askerî olursunuz.
Onlar, şu iltifâtı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı, dedi: Baş üstüne, ben maal-iftihâr satarım. Hem, bin teşekkür ederim. Diğeri mağrûr, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş,
SAYFA 119
güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi, dünya zelzelelerinden dağdağalarından haberi yok, dedi: Yok Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam. Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, hâs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hâle giriftâr olmuş ki: hem herkes ona acıyor, hem de Müstehak diyor. Çünki hem saâdeti, mülkü, hatâsının netîcesi olarak gitmiş, hem cezâ ve azâb çekiyor.
İşte ey nefs-i pür-heves Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak. Ama o padişah ise, ezel ebed Sultânı olan Rabbin, Hâlik’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzânlar ise, senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin; ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin; ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-ü Kerîm’dir. Ve o fermân-ı ahkem ise Kur’ân-ı Hakîm’dir ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi, şu âyetle i‘lân ediyor: اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Ve o dalgalı muhârebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın
SAYFA 120
aklına şu fikri veriyor: Mâdem her şey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdîl edip ibkā etmek çâresi yok mu? deyip, düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der: Evet var. Hem, beş mertebe kârlı bir sûrette güzel ve râhat bir çâresi var. Suâl: Nedir?
Elcevab: Emâneti, sâhib-i hakîkîsine satmak. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.
Birinci Kâr: Fânî mal, bekā bulur. Çünki Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder, bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakîkaları âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür. Fakat âlem-i bekāda, saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olur. İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor. Üçüncü Kâr: Her a‘zâ ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm ve müz‘ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesi ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun
SAYFA 121
içindir ki fâsık adam, aklın iz‘âc ve ta‘cîzinden kurtulmak için, gāliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinâtta olan nihâyetsiz rahmet hazînelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini, saâdet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar. Meselâ göz bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni‘-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyenin seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar. Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukūt eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir
SAYFA 122
nâzır-ı mâhiri ve kudret-i samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. İşte ey akıl, dikkat et Meş’ûm bir âlet nerede? Kâinât anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak Âdî bir kavvâd nerede? Kütübhâne-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a‘zâları kıyâs etsen anlarsın ki: hakîkaten mü’min, cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvâfık bir mâhiyet kesb eder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min, îmânıyla Hâlikının emânetini ve onun nâmına ve izni dâiresinde isti‘mâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.
Dördüncü Kâr: İnsan zayıftır, belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâimâ azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder. Beşinci Kâr: Bütün o a‘zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbîhâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtâç olduğun bir zamanda, cennet
SAYFA 123
yemişleri sûretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisâs ve müşâhede ittifâk etmişler. İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.
Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. İkinci Hasâret: Emânete hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünki en kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlâhiyeye iftirâ ve zulmettin. Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin. Beşinci Hasâret: Hayât-ı ebediye esâsâtını ve saâdet-i uhreviye levâzımâtını tedârik etmek için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin
SAYFA 124
bir sûrete çevirmektir. Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat‘â ve aslâ Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfî gelir. Harâma girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allâh’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi Allâh nâmına işlemeli, başlamalı. Ve Allâh hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfâr etmeli. Yâ Rab Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 125
[Yirmi birinci Söz]
İki Makamdır.
[Birinci Makam]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
صَدَقَ مَنْ نَطَقَ
Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: Namaz iyidir. Fakat hergün hergün beşer def‘a kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor. O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim, işittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım gördüm ki, tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım, o zât o sözü, bütün nüfûs-u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslâh etmeyen, başkasını ıslâh edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım. Dedim: Ey nefis Cehl-i mürekkeb içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukābil Beş Îkāzı benden işit.
SAYFA 126
Birinci Îkāz: Ey bedbaht nefsim Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat‘î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini, hakîkî bir hayât-ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve râhat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyâk ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.
İkinci Îkāz: Ey şikemperver nefsim Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin sana onlar usanç veriyor mu? Mâdem vermiyor, çünki ihtiyâç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hâne-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, rûhumun âb-ı hayâtı ve latîfe-i Rabbâniyemin hevâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma‘rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzâta ve emellere meftûn ve pür-sevdâ bir kalbin kūt ve kuvveti, her şeye Kādir bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fânî dünyada kemâl-i sür‘atle vâveylâ-yı