HANIMLAR REHBERİ

20

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

[وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ]

[اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا]

Başka hâriç memlekette mühim yerlerde cerîdelerle sorulan Neden sünnet-i seniyeye muhâlif olarak mücerred kaldın? suâline bir cevâbdır.

Evvelen: Mektûbunuzu gāyet hasta olan Üstâdımıza okuduk. Üstâdımız ise, Ben şiddetli hasta olmasa idim, bu çok kıymetdâr ve müdakkik ve mübârek kardeşlerime tafsîlâtlı bir cevâb yazacaktım. Fakat bu şiddetli vaz‘iyetim müsâade etmediğinden gāyet kısa, birkaç noktaya o mübârek ve samîmî kardeşlerime ve hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarıma yazarsınız, dedi.

Birincisi: Kırk seneden beri gāyet dehşetli bir zındıka hücûmu karşısında, her şeyini fedâ edecek hakîkî fedâkârlar lâzım geldiği bir zamanda, Kur’ân-ı Hakîm’in hakîkatine, değil dünya saadetimi, belki lüzûm olsa âhiret

21

saadetimi dahi fedâ etmeye karar verdim. Değil bir sünnet olan muvakkat dünya zevcelerini almak, belki bu dünyada on hûri de bana verilse idi, bırakmaya mecbûrdum ki ihlâs-ı hakîkî ile hakîkat-i Kur’âniyeye hizmet edebileyim. Çünki bu dehşetli dinsizlik komiteleri, öyle dehşetli hücûmları ve desîseleri yapıyorlardı ki, bunlara karşı gelmek için a‘zamî fedâkârlık yapmak ve harekât-ı dîniyesini rızâ-yı İlâhîden başka hiç bir şeye âlet yapmamak lâzım geliyordu. Bîçâre bir kısım âlimler ve ehl-i takvâ insanlar, çoluk çocuğunun maîşet derdi için bid‘alara fetvâ verdiler veya tarafdâr göründüler. Hususan dîn derslerini kaldırıp Ezân-ı Muhammedî’yi asm kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, a‘zamî fedâkârlık ve a‘zamî sebât ve metânet ve her şeyden istiğnâ etmek lüzûmu karşısında, ben bir sünnet-i seniye olan evlenmek âdetini terk ettim ki tâ çok haramlara girmeyeyim ve çok vâcibleri ve farzları yapabileyim. Bir sünnet yüzünden yüz günaha girilmez. Çünki o kırk sene zarfında bir tek sünneti yerine getiren bazı hocalar, on kebâire ve haramlara girmeye, bir kısım sünnet ve farzları bırakmaya kendilerini mecbûr bildiler.

Sâniyen: Âyet-i kerîmede فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ ve hadîs-i şerîfteki تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا gibi emirler, emr-i dâimî

22

ve vücûbî değildirler. Belki istihbâbî ve sünnet emirleridir. Hem şartlara bağlıdır. hem de herkes için her vakit değildir. Hem de لَا رَهْبَانِیَّةَ فِی الْاِسْلَامِ Rûhbâniyet İslâmiyet’de yoktur, ma‘nâsı, rûhbânîler gibi tecerrüd merdûddur, hakîkatsizdir, harâmdır demek değildir. Belki خَیْرُ النَّاسِ مَنْ یَنْفَعُ النَّاسَ hadîsinin sırrı ile hayât-ı ictimâiyeye hizmet etmek için, ictimâî bir âdet-i İslâmiyeye tervîcdir. Yoksa selef-i sâlihînden binlerle ehl-i hakîkat inzivâya, mağaralara muvakkaten girmişler. Dünyanın fânî müzeyyenâtından istiğnâ ve tecerrüd etmişler. Tâ ki, hayât-ı ebediyelerine tam hizmet etsinler.

Mâdem şahsî ve husûsî kemâlât-ı bâkiyesi için dünyayı terk edenler, selef-i sâlihînden çok var. Elbette husûsî değil, küllî ve umûmî olarak çok bîçârelerin saâdet-i bâkiyeleri için ve dalâlete düşmemeleri ve îmânlarını takviye edip kurtarmaları için ve hakîkat-i Kur’âniye ve îmâniyeye tam hizmet etmek ve hâriçten gelen ve dâhilden çıkan dinsizlere karşı dayanmak için, zâil ve fânî dünyasını terk etmek, elbette sünnet-i seniyeye muhâlefet değil, belki hakîkat-i sünnete mutâbakattır. Ve Sıddîk-i Ekber’in ra Cehennemde vücûdum büyüsün, tâ ehl-i îmâna yer bulunmasın.

23

diye fedâkârlıkta a‘zamî sadâkatin bir zerresini kazanmak fikriyle, bîçâre Said ra bütün ömründe tecerrüdü, istiğnâyı ihtiyâr etmiş.

Sâlisen: Risâle-i Nûr’un talebelerine, Başkaları evleniyorlar, siz tezevvücden vazgeçiniz, denilmemiş, denilmez. Fakat talebeler birkaç tabakadır. Bir tabakanın hakîkî ihlâsı kaybetmemek ve hakîkî fedâkârlık ve a‘zamî bir sadâkat taşımak için, dünya ihtiyâçlarına mümkün olduğu kadar ömrünün muvakkat bir kısmında bağlanmaması bu zamanda lâzım geliyor. Eğer hizmet-i Kur’âniye ve îmâniyede yardımcı bir hanım bulsa alır. Hizmetine zarar vermez. Lillâhilhamd bu nev‘den çok Nûr talebeleri var, zevceleri onlardan geri kalmıyorlar. Belki kadınlardaki şefkatten gelen ücretsiz fıtrî kahramanlık ve hakîkî ihlâs cihetiyle zevcinden daha ileri gidebilir. Nûr talebelerinin yetişmiş kısımlarından ekserîsi evlenmişler, bu sünneti yerine getirmişlerdir.

Risâle-i Nûr onlara der ki: Hâneleriniz bir küçük Medrese-i Nûriye, bir mekteb-i irfân olsun ki bu sünnet tam yerine gelsin. Sünnet-i seniyenin meyvesi olan çocuklar, âhirette size şefâatçi olsunlar. Dünyada da îmân dersini alıp size

24

hakîkî evlâd olsunlar. Yoksa bu otuz senede kısmen olduğu gibi, o çocuklara yalnız terbiye-i medeniye verilse, bir cihette o çocuklar dünyada fâidesiz ve âhirette da‘vâcı olarak, Ne için îmânımı kurtarmadınız? diyeceklerinden peder ve vâlidelerini mahzûn etmek, sünnet-i seniyenin hikmetine münâfî olur.

Saîdü’n-Nûrsî

25

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Hanımların Rehberi’nde iki üç def‘a zikredilen عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ hadîs-i şerîfinin sırrı münâsebetiyle, İhtiyârlar Risâlesi’nden Yedi Recâ ona zeyledildi.

Birinci Recâ: Ey sinn-i kemâle gelen, muhterem ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler Ben de sizin gibi ihtiyârım. İhtiyârlık zamanımda ara sıra bulduğum recâları; ve o recâlardaki teselli nûruna sizi de teşrîk etmek arzusuyla başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyâlar ve rast geldiğim recâ kapıları, benim nâkıs ve müşevveş isti‘dâdıma göre görülmüş ve açılmış. İnşâallâh sizlerin sâfî ve hâlis isti‘dâdlarınız, gördüğüm ziyâyı parlattıracak. Bulduğum recâyı daha ziyâde kuvvetleştirecek. İşte gelecek o recâların ve ziyâların menba‘ı, ma‘deni ve çeşmesi îmândır.

İkinci Recâ: İhtiyârlığıma girdiğim zaman, bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden gāyet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki ben ihtiyârlandım.

26

Gündüz de ihtiyârlanmış, sene de ihtiyârlanmış. dünya da ihtiyârlanmış. Bu ihtiyârlıklar içinde dünyadan firâk ve sevdiklerimden iftirâk zamanı yakınlaştığından, ihtiyârlık beni ziyâde sarstı. Birden rahmet-i İlâhiye öyle bir sûrette inkişâf etti ki: o rikkatli hüzün ve firâkı, kuvvetli bir recâ ve parlak bir teselli nûruna çevirdi. Evet, ey benim gibi ihtiyârlar Kur’ân-ı Hakîm’de yüz yerde اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ sıfatlarıyla kendini bize takdîm eden; ve dâimâ zemînin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdâdına rahmetini gönderen; ve gaybdan her sene baharı, hadsiz ni‘met ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtâç bizlere yetiştiren; ve zaaf ve aczin derecesi nisbetinde, rahmetinin cilvesini ziyâde gösteren bir Hâlik-ı Rahîm’imizin rahmeti, bu ihtiyârlığımızda en büyük bir recâ ve en kuvvetli bir ziyâdır. Bu rahmeti bulmak, îmânla o Rahmân’a intisâb etmek ve ferâizi kılmakla ona itâat etmek iledir.

Üçüncü Recâ: Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyârlık sabahıyla uyandığım vakit, kendime baktım. Vücûdum, kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyâzî-i Mısrî’nin Günde bir taşı düştü yere, binâ-yı ömrümün; can yatar gāfil, hânesi oldu harâb bî-haber dediği gibi, rûhumun hânesi olan cismimin de her bir gün bir taşı

27

düşmekle yıpranıyor gördüm. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümidlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufârakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O ma‘nevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzî-i Mısrî gibi dedim: Dil bekāsı, Hakk fenâsı istedi mülk-ü tenim Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân Hâşiye bî-haber O vakit, birden merhamet-i İlâhiyenin lisânı, misâli, timsâli, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşân’ımız Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nûru ve şefâati ve beşere getirdiği hediye-i hidâyeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim derin yaraya güzel bir merhem ve tiryâk oldu. Karanlıklı yeisimi nûrlu bir recâya çevirdi.

Evet; ey benim gibi ihtiyârlığını hisseden muhterem ihtiyârlar ve ihtiyâreler Biz gidiyoruz. Aldanmakta fâide yok. Gözümüzü kapamakla, bizi burada durdurmazlar. Sevkiyât var. Fakat gafletten ve kısmen ehl-i dalâletten gelen zulümât evhâmlarıyla bize karanlıklı ve firâklı görünen berzah memleketi, ahbâbların mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm ile

28

bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir. Evet bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultânı; ve onların rûhlarının mürebbîsi; ve akıllarının muallimi; ve kalblerinin mahbûbu; ve her günde اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli sahîfe-i hasenâtına ilâve edilen; ve şu kâinâttaki makāsıd-ı âliye-i İlâhiyenin medârı; ve mevcûdâtın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakîkada اُمَّتٖی اُمَّتٖی Hâşiyedediği gibi, mahşerde herkes نَفْسٖی نَفْسٖی dediği zaman, yine اُمَّتٖی اُمَّتٖی diyerek, en kudsî ve en yüksek bir fedâkârlıkla yine şefâatiyle ümmetinin imdâdına koşan bir zâtın asm gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiyâ ve evliyâ yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz. İşte o zâtın asm şefâati altına girip nûrundan istifâde etmenin; ve zulümât-ı berzahiyeden kurtulmanın çâresi, sünnet-i seniyeye ittibâ‘dır.

Dördüncü Recâ: Bir zaman ihtiyârlığa ayak bastığımdan gafleti idâme ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyârlık ile hastalık müttefikan bana hücûm ettiler. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile

29

bağlayacak alâkalarım da yoktu. Baktım. gençlik sersemliğiyle zâyi‘ ettiğim sermâye-i ömrümün meyvelerini, bütün günâhlar, hatîâtlar gördüm. Niyâzî-i Mısrî gibi feryâd eyleyerek dedim: Bir ticâret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ Yola geldim, göçmüş cümle kervan bî-haber Ağlayıp nâlân edip düştüm yola tenhâ garîb Dîde giryân, sîne büryân, akıl hayrân bî-haber . O vakit gurbette idim. Me’yûsâne bir hüzün ve nedâmetkârâne bir teessüf ve istimdâdkârâne bir hasret hissettim. Birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân imdâda yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir recâ kapısını açtı ve öyle hakîkî bir teselli ziyâsını verdi ki: o vaz‘iyetimin yüz derece fevkındeki yeisi dahi izâle eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.

Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyâr ve ihtiyâreler Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir ve bir saray hükmünde halk eden bir Sâni‘-i Zülcelâl, mümkün müdür ki: o şehirde ve o saraydaki en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın. görüşmesin. Mâdem bilerek bu sarayı yapmış ve irâde ve ihtiyâr ile tanzîm ve tezyîn etmiş. Elbette nasıl ki yapan bilir.

30

Öyle de bilen konuşur. Mâdem bu sarayı ve bu şehri bize güzel bir misâfirhâne ve ticaretgâh yapmış. Elbette bize karşı münâsebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri ve bir kitabı bulunacaktır.

İşte o kudsî kitabın en mükemmeli ve kırk vecihle mu‘cize; ve her dakîkada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen ve nûr serpen; ve her bir harfinde asgarî olarak on sevâb ve on hasene ve bazen on bin ve bazen Leyle-i Kadir sırrıyla bir harfinde otuz bin hasene ve meyve-i cennet ve nûr-u berzah veren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır. Bu makamda ona rekābet edecek, kâinâtta hiç bir kitap yoktur. Ve hiç bir kimse gösteremez. Mâdem bu elimizdeki Kur’ân, semâvât ve arzın Hâlik-ı Zülcelâl’inin rubûbiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır. fermanıdır. Ve bir ma‘den-i rahmetidir. Ona yapış. Her derde bir devâ, her zulme bir ziyâ, her yeise bir recâ içinde vardır. İşte bu ebedî hazinenin anahtarı îmândır. ve teslîmdir. Ve onu dinleyip kabûl etmek ve okumaktır.

Beşinci Recâ: Bir zaman ihtiyârlığımın mebdeinde bir inzivâ arzu ettim. İstanbul’un boğaz tarafındaki Yûşa‘ Tepesi’nde yalnız kalmakla rûhum bir istirâhat aradı. Bir gün o yüksek tepede iken, dâire-i ufka ve etrâfa baktım. Gāyet hazîn ve rikkatli

31

bir levha-i zevâl ve firâkı, ihtiyârlığın ihtârıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayâtımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki: o aşağıda her bir dalındaki her bir senenin içinde, sevdiklerimden ve alâkadârlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. O firâk ve iftirâktan gelen gāyet rikkatli bir ma‘nevî teessürât içinde Fuzûlî-i Bağdâdî gibi, mufârakat eden dostları düşünerek Âh u enîn edip vuslatı yâd eyledikçe ağlarım Tâ nefes var ise kuru cismimde, feryâd eylerim diyerek bir teselli, bir nûr, bir recâ kapısını aradım. Birden âhirete îmân nûru imdâdıma yetişti. Hiç sönmez bir nûr, hiç kırılmaz bir recâ verdi. Evet; ey benim gibi ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler

Mâdem âhiret var. Ve mâdem bâkîdir. Ve mâdem dünyadan daha güzeldir. Mâdem bizi yaratan zât hem Hakîm, hem Rahîm’dir. İhtiyârlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz. Bilakis ihtiyârlık îmân ile ibâdet içinde sinn-i kemâle gelip vazîfe-i hayattan terhîs ile âlem-i rahmete istirâhat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnûn olmalıyız.

32

Evet nass-ı hadîs ile, nev‘-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyâ, icmâ‘ ve tevâtürle kısmen şuhûda ve kısmen hakkalyakîne istinâden müttefikan âhiretin vücûdundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinâtın Hâlikının kat‘î va‘d ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi, onların verdikleri haberi keşif ve şuhûd ile ilmelyakîn sûretinde tasdîk eden yüz yirmi dört milyon evliyânın o âhiretin vücûduna şehâdetleriyle; ve bu kâinâtın Sâni‘-i Hakîminin bütün esmâsı, bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekāyı bilbedâhe iktizâ ettiklerinden yine âhiretin vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rûy-u zemînde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini اَمْرِ كُنْ فَیَكُونْ ile ihyâ edip, بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتە mazhar eden; ve haşir ve neşrin yüz binler numûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanât milletlerinden üç yüz bin nev‘leri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliyenin ve hesabsız ve israfsız bir hikmet-i ebediyenin; ve rızka muhtâç bütün zî-ruhları kemâl-i şefkat ile gāyet hârika bir tarzda iâşe ettiren; ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ‘-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiyenin ve bir inâyet-i dâimenin bilbedâhe âhiretin vücûdunu istilzâm etmeleriyle; ve şu kâinâtın en mükemmel

33

meyvesi ve Hâlik-ı Kâinât’ın en sevdiği masnûu ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadâr olan insandaki şedîd ve sarsılmaz dâimî olan aşk-ı bekānın ve şevk-i ebediyetin ve âmâl-i sermediyetin bilbedâhe işârâtı ve delâlâtıyla, bu âlem-i fânîden sonra bir âlem-i bekā ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat‘î bir sûrette isbat ederler ki, dünyanın vücûdu kadar bilbedâhe âhiretin vücûdunu kabûl etmeyi istilzâm ederler. Hâşiye

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç