
SAYFA 99
Münâcât: Yâ Rab Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbûl bir zâtın sarayca me’nûs sadâsıyla çalar, tâ ona açılsın. Öyle de bîçâre ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbûb abdin olan Üveyse’l-Karanî’nin sadâsıyla ve münâcâtıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.
اَقُولُ كَمَا قَالَ
اِلٰهٖی اَنْتَ رَبّٖی وَاَنَا الْعَبْدُ وَاَنْتَ الْخَالِقُ وَاَنَا الْمَخْلُوقُ وَاَنْتَ الرَّزَّاقُ وَاَنَا الْمَرْزُوقُ وَاَنْتَ الْمَالِكُ وَاَنَا الْمَمْلُوكُ
وَاَنْتَ الْعَزٖیزُ وَاَنَا الذَّلٖیلُ وَاَنْتَ الْغَنِیُّ وَاَنَا الْفَقٖیرُ وَاَنْتَ الْحَیُّ وَاَنَا الْمَیِّتُ وَاَنْتَ الْبَاقٖی وَاَنَا الْفَانٖی
وَاَنْتَ الْكَرٖیمُ وَاَنَا اللَّئٖیمُ وَاَنْتَ الْمُحْسِنُ وَاَنَا الْمُسٖٓیءُ وَاَنْتَ الْغَفُورُ وَاَنَا الْمُذْنِبُ وَاَنْتَ الْعَظٖیمُ وَاَنَا الْحَقٖیرُ
وَاَنْتَ الْقَوِیُّ وَاَنَا الضَّعٖیفُ وَاَنْتَ الْمُعْطٖی وَاَنَا السَّٓائِلُ وَاَنْتَ الْاَمٖینُ وَاَنَا الْخَٓائِفُ وَاَنْتَ الْجَوَادُ وَاَنَا الْمِسْكٖینُ
وَاَنْتَ الْمُجٖیبُ وَاَنَا الدَّاعٖی وَاَنْتَ الشَّافٖی وَاَنَا الْمَرٖیضُ
فَاغْفِرْلٖی ذُنُوبٖی وَتَجَاوَزْ عَنّٖی وَاشْفِ اَمْرَاضٖی یَٓا اَللّٰهُ یَا كَافٖی یَا رَبُّ یَا وَافٖی یَا رَحٖیمُ یَا شَافٖی یَا كَرٖیمُ یَا مُعَافٖی فَاعْفُ عَنّٖی مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَعَافِنٖی مِنْ كُلِّ دَٓاءٍ وَارْضَ عَنّٖی اَبَدًا بِرَحْمَتِكَ یَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِمٖینَ وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ
SAYFA 100
[Yirmi beşinci Lem‘a’nın Zeyli]
On yedinci Mektûb Çocuk Ta‘ziyenâmesi
Makam münâsebetiyle buraya alınmıştır.
[بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ]
[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبَشِّرِ الصَّابِرٖینَ اَلَّذٖینَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖیبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ]
Azîz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi Kardeşim, senin çocuğunun vefâtı, beni müteessir etti. Fakat اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ kazâya rızâ, kadere teslîm, İslâmiyet’in bir şiârıdır. Cenâb-ı Hakk sizlere sabr-ı cemîl versin. Merhumu da size zahîre-i âhiret ve şefâatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttakîlere büyük bir müjde ve hakîkî bir teselli gösterecek Beş Nokta yı beyân ederiz.
Birinci Nokta: Kur’ân-ı Hakîm’de وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ beşâretinin sırrı ve meâli şudur ki: mü’minlerin kablelbülûğ vefât eden evlâdları, cennette cennete lâyık bir sûrette ebedî, sevimli, dâimî çocuk kalacaklarını; ve cennete
SAYFA 101
giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medâr-ı sürûrları olacaklarını; ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki ebeveynlerine te’mîne medâr olacaklarını; ve her bir lezzetli şeyin cennette bulunduğunu; ve cennet, tenâsül yeri olmadığından evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığını diyenlerin hükümleri hakîkat olmadığını, hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel, sâfî ve elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i îmânın en büyük bir medâr-ı saadeti olduğunu, şu âyet-i kerîme وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ cümlesiyle işâret ediyor. Ve müjde veriyor.
İkinci Nokta: Bir zaman bir zât bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O bîçâre mahbûs hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirâhatini te’mîn edemediği için onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra merhametkâr hâkim, ona bir adam gönderir. Der ki: Şu çocuk çendân senin evlâdındır. Fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım. Güzel bir sarayda beslettireceğim. O adam ağlar, sızlar: Benim medâr-ı tesellim olan evlâdımı vermeyeceğim, der. Ona arkadaşları der ki: Senin teessürâtın ma‘nâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves,
SAYFA 102
ufûnetli, sıkıntılı zindana bedel, ferahlı ve saâdetli bir saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan ve menfaatini arıyorsan, çocuk burada kalsa, muvakkaten şübheli bir menfaatinle beraber çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünki padişahın merhametini celbe sebeb olur. Sana şefâatçi hükmüne geçer. Padişah onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindana göndermeyecek. Belki seni zindandan çıkaracak. O saraya celbedecek. Çocukla görüştürecek. Şu şart ile ki, padişaha emniyetin ve itâatin varsa.
İşte bu temsîl gibi, azîz kardeşim, senin gibi mü’minlerin evlâdları vefât ettikleri vakit, şöyle düşünmeli ki: şu çocuk ma‘sûmdur. Onun Hâlikı dahi Rahîm’dir, Kerîm’dir. Benim nâkıs terbiyeme ve şefkatime bedel, gāyet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musîbetli, meşakkatli zindanından çıkarıp Cennetü’l-Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne şekle girerdi. Onun için ben ona acımıyorum. Onu bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime âit menfaati için, kendime dahi acımıyorum. Müteelim ve müteessir de
SAYFA 103
olmuyorum. Çünki dünyada kalsa idi, on senelik muvakkat elemle karışık bir evlâd muhabbeti te’mîn edecekti. Eğer sâlih olsa idi, dünya işinde de muktedir olsa idi, belki bana yardım edecekti. Fakat vefâtıyla ebedî cennette on milyon sene, bana evlâd muhabbetine medâr ve saâdet-i ebediyeye vesîle ve bir şefâatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette meşkûk ve muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan, elîm teessürât göstermez. Ve me’yûsâne feryâd etmez.
Üçüncü Nokta: Vefât eden çocuk, bir Hâlik-ı Rahîm’in mahlûku, memlûkü, abdi; ve bütün hey’etiyle onun masnûu ve ona âit olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveyninin nezâretine verilmiş. Peder ve vâlideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukābil, muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi bin hisseden dokuz yüz doksan dokuz hisse sâhibi olan o Hâlik-ı Rahîm, muktezâ-yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse, sûrî bir hisse ile hakîkî bin hisse sâhibine karşı şekvâyı andıracak bir tarzda me’yûsâne hüzün ve feryâd etmek, ehl-i îmâna yakışmaz. Belki ehl-i gaflet ve dalâlete yakışır.
SAYFA 104
Dördüncü Nokta: Eğer dünya ebedî olsa idi, insan içinde ebedî kalsa idi; ve firâk, ebedî olsa idi, elîmâne teessürâtın ve me’yûsâne teellümâtın bir ma‘nâsı olurdu. Fakat mâdem dünya bir misâfirhânedir. Vefât eden çocuk nereye gitmiş ise, siz de, biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefât ona mahsûs değil, umûmî bir caddedir. Hem mâdem mufârakat dahi ebedî değildir. İleride hem berzahta, hem cennette görüşülecektir. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ demeli. O verdi, o aldı, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كُلِّ حَالٍ deyip sabır ile şükretmeli.
Beşinci Nokta: Rahmet-i İlâhiyenin en latîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksîr-i nûrânîdir. Aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb-ı Hakk’a vusûle vesîle olur. Nasıl aşk-ı mecâzî ve aşk-ı dünyevî, pek çok müşkilâtla aşk-ı hakîkîye inkılâb eder, Cenâb-ı Hakk’ı bulur. Öyle de şefkat, fakat müşkilâtsız daha kısa, daha sâfî bir tarzda kalbi Cenâb-ı Hakk’a rabt eder.
Gerek peder ve gerek vâlide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit eğer bahtiyar ise, hakîkî ehl-i îmân ise, dünyadan yüzünü çevirir. Mün‘im-i Hakîkî’yi bulur. Der ki: Dünya mâdem fânîdir. Alâka-i kalbe
SAYFA 105
değmiyor. Veledi nereye gitmiş ise, oraya karşı bir alâka peydâ eder. Büyük ma‘nevî bir hâl kazanır. Ehl-i gaflet ve dalâlet, şu beş hakîkatteki saadetten ve müjdeden mahrumdurlar. Onların hâli, ne kadar elîm olduğunu şununla kıyâs ediniz ki: gāyet sevdiği sevimli tek bir çocuğunu sekerâtta görüp dünyada tevehhüm-ü ebediyet hükmünce gaflet veya dalâlet netîcesinde, mevti adem ve firâk-ı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet ve dalâlet cihetiyle Erhamürrâhimîn’in cennet rahmetini, Firdevs ni‘metini düşünmediğinden ne kadar me’yûsâne bir hüzün ve elem çektiğini kıyâs edebilirsin. Fakat vesîle-i saadet-i dâreyn olan îmân ve İslâmiyet mü’mine der ki: Şu sekerâtta olan çocuğun Hâlik-ı Rahîm’i onu bu pis dünyadan çıkarıp cennetine götürecek. Hem sana şefâatçi yapacak. Hem ebedî bir evlâd yapacak. Mufârakat muvakkattir. Merâk etme. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ de. اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَیْهِ رَاجِعُونَ de, sabret.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 106
[Kezâ, çocuk vefeyâtıyla münâsebetdâr bir mektûb parçası]
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Çocuk Ta‘ziyenâmesi isimli risâledeki یَطُوفُ عَلَیْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ âyetine dâir, bir kısım eski tefsîrler demişler ki: Cennette çocuktan gāyet ihtiyâra kadar herkes otuz üç yaşında olacak. Bunun hakîkati, اَللّٰهُ اَعْلَمُ şu olacak: Sarîh âyet وِلْدَانٌ ta‘bîri ile ifade ediyor ki: ferâiz-i şer‘iyeyi yapmaya mecbûr olmayan ve mesnûniyet cihetiyle de yapmayan ve kablelbülûğ vefât eden çocuklar, cennete lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat yedi yaşına gelen çocukları, namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için teşvîkkârâne emretmek; ve on yaşına girse, şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şerîatta var. Demek vâcib olmadığı hâlde, nâfile nev‘inde yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar, büyükler gibi namaz kılıp oruç tutan çocuklar mütedeyyin büyükler gibi mükâfât görmek için otuz üç yaşında olacaklar, diye bir kısım tefsîrler bu noktayı îzâh etmeden umûm çocuklara teşmîl etmişler, hâs iken âmm zannetmişler.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 107
[Emirdağı’nın ma‘nîdâr bir hâtırası]
Beş seneden beri teneffüs için Emirdağı’nın etrafında faytonla gezdiğim zaman, garîb bir tarzda, bir yaşından yedi yaşına kadar küçücük çocuklar, vâlide ve pederlerine karşı gösterdikleri alâkadan ziyâde bir iştiyâk ile faytonuma koşup elime sarılıyorlardı. Hatta bir def‘a fayton altına düştükleri hâlde, hârika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular. Hiç beni görmeyen, bilmeyen bir, iki veya üç yaşındaki çocuklar yalın ayak dikenler içinde koşa koşa faytona yetişiyorlar. Büyük adamlar gibi temennâ edip, elinizi öpelim diyorlardı. Bu hâle hem ben, hem kardeşlerim ve görenler hayret ediyorduk. Bu hâl bir mahalleye mahsûs değil, her tarafta, hatta köylerinde dahi aynı hâl devam ediyordu.
Beni aldatmayan bir hâtıra-i hakîkatle benim ve arkadaşlarımın kanâatimiz geldi ki bu ma‘sûm tâifenin ma‘sûmiyetleri cihetiyle sevk-i fıtrî denilen bir hiss-i kablelvukū‘ ile, Risâle-i Nûr’un bu memlekette ma‘sûm çocuklara ve kendilerine çok menfaati olacak diye, akıl ve fikirleri derketmediği hâlde, o ma‘sûmâne his ile ve Risâle-i Nûr’un ma‘nâsı
SAYFA 108
i‘tibâriyle tercümanına, analarına yalvarmalarından ziyâde bir iştiyâk ile koşuyorlar. Biz de bir hiss-i kablelvukū‘ ile hisediyoruz ki, ileride bu ma‘sûm küçücük mahlûklar içinden büyük Nûrcular çıkacak ve ileride Nûr’un hâs şâkirdleri olacak ki, bu vaz‘iyeti gösteriyorlar. Ben de bu nevi‘ küçücük ma‘sûmları, dünyada evlâdım bulunmadığından evlâd-ı ma‘neviye olarak duâlarıma umûmen dâhil ettim. Her sabah bunları da Nûr talebeleriyle beraber duâlarımda yâd ediyorum. Hem onlardan bir ma‘sûmu, kırk yaşındaki lâkayd bir adama tercîh etmeme sebeb, bunlar günâhsız olduklarından ve samîmî bir alâka göstermelerinden, elbette onları sevk eden bir hakîkat var diye, ben de büyüklere temennâlarına ettiğim gibi, onların temennâlarına mukābele ediyordum. Hem ma‘sûmiyetleri, hem ileride tam Nûrcu olmalarına binâen, duâlarını kendi hakkımda makbûl olacak diye onlara der idim: Mâdem siz benim evlâd-ı ma‘neviyem oldunuz, Ben size duâ ediyorum. Sizin günâhınız olmadığı için, duânız benim hakkımda inşâallâh makbûldür. Siz de bana duâ ediniz. Çünki ben, ziyâde hastayım.
Benim ve yanımdaki kardeşlerimin kuvvetli bir ihtimâl ile kanâatimiz geliyor ki: masonlar ve zındıkların plânıyla bolşevizm tarzında
SAYFA 109
gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri ifsâda çalışmalarına mukābil, İslâmiyet’in kahraman bayrakdârı olan Türk milletinin ma‘sûm küçücük yavruları, nûrânî bir intibâh ve bir hiss-i kablelvukū‘ ile Nûrlardan ders almaları, gençlerin başına gelen o belâya karşı bir mukābeledir. Ve inşâallâh o yavruların hem kendileri, hem gençlerden, mason ve dinsizlerin ve zındıkların şerlerinden kurtulmalarına bir işarettir ki, bu acîb vaz‘iyeti gösteriyorlar.
Saîdü’n-Nûrsî
Evet, bu vaz‘iyeti biz de gözümüzle görüyoruz.
Hizmetinde bulunan Nûr Talebeleri
SAYFA 110
[Emirdağ Lâhikası mektûblarından alınmıştır]
[Risâle-i Nûr’a fıtrî liyâkatle talebe olanları beyân eder.]
Birincisi: Risâle-i Nûr’un fıtraten ve zamanın vaz‘iyetine göre talebesi olacak, başta ma‘sûm çocuklardır. Çünki bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i îmânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve îmânın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-i müslim birisinin İslâmiyet’i kabûl etmek derecesinde zor oluyor, yabânî düşer. Bilhassa peder ve vâlidesini dîndâr görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyâde yabânîlik verir. O hâlde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskāl edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi‘ belâ olur. Âhirette de onlara şefâatçi değil, belki, Neden îmânımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız? diye da‘vâcı olur. İşte bu hakîkate binâen en bahtiyar çocuklar onlardır ki Risâle-i Nûr dâiresine girip dünyada peder ve vâlidesine hürmet ve hizmet, ve hasenâtı ile onların defter-i a‘mâline vefâtlarından sonra hasenâtı yazdırmakla ve âhirette onlara derecesine göre şefâat etmekle bahtiyar evlâd olurlar.
SAYFA 111
Risâle-i Nûr’un ikinci kısım talebeleri: Fıtraten Risâle-i Nûr’a muhtâç, bir derece dünyadan ürkmüş veyâhûd küsmüş kadınlardır. Hususan bir derece yaşlı da olsa, Risâle-i Nûr ona hakîkî bir gıdâ-yı ma‘nevîdir. Çünki Risâle-i Nûr’un dört esasından birisi şefkattir ki, ism-i Rahîm’in mazhariyetinden gelmiş. Kadınların da en esaslı hâssaları ve fıtrî vazîfelerinin mayası, şefkattir.
Üçüncü kısım: Fıtrî olmasa da, vaz‘iyet i‘tibâriyle Risâle-i Nûr’a ekmek ve ilaç gibi muhtâç olan hastalar ve ihtiyârlardır. Çünki Risâle-i Nûr hayât-ı bâkiyeyi güneş gibi gösterdiğinden ve dünyevî hayâtın fânîlik cihetinde mâhiyetini tam gösterdiğinden, dünyevî hayatlarına ya hastalık veya ihtiyârlıkla darbe gelen; ve gaflet veya dalâlet cihetiyle ölümü i‘dâm tevehhüm eden hastalar ve ihtiyârlar, Risâle-i Nûr’a o derece muhtâçtırlar ve öyle bir teselli, bir nûr alırlar ki onların hastalık ve ihtiyârlığını sıhhat ve gençliğe tercîh ettiriyor.
Azîz kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Kastamonu ve civârındaki kardeşlerimi de eski zamanda olduğu gibi dâimâ beraber görüyorum. Hiç merâk etmesinler. Risâle-i Nûr tevakkuf etmiyor, perde altında büyük fütûhâtı var. Sıkıntılarımızın
SAYFA 112
netîceleri, Risâle-i Nûr’un derslerine daha ziyâde nazar-ı dikkati celb edip geniş bir dâirede kendini okutturuyor. Onun için gāyet çalışkan iki kardeşimiz olan baba ve oğul ve babası ziyâde sıkıntı çekmelerinden iftihâr etsinler, orada muvakkat tevakkuftan müteessir olmasınlar.
Benim ve bizim nazarımızda onlar, eski mevki‘lerini tam muhâfaza ediyorlar. Başta, Risâle-i Nûr’un fıtrî talebeleri ma‘sûm çocuklar demiştik. İşte bir numûnesi bu mektûbumu rahatsızlıktan kendim yazamadığım için ben söyleyip yeni hurûf ile yazan Ceylan, biri de ona mektûb yazan ma‘sûm Küçük Alî, biri de bu def‘a bana kâmilâne ve müdakkikāne mektûb yazan Medrese-i Nûriyenin küçük şâkirdi Küçük Mehmed’dir. Ben de onlara, Bârekellâh bahtiyar çocuklar derim, peder ve vâlidelerini de tebrîk ederim.
Saîdü’n-Nûrsî