
SAYFA 25
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
Hanımların Rehberi’nde iki üç def‘a zikredilen عَلَیْكُمْ بِدٖینِ الْعَجَٓائِزِ hadîs-i şerîfinin sırrı münâsebetiyle, İhtiyârlar Risâlesi’nden Yedi Recâ ona zeyledildi.
Birinci Recâ: Ey sinn-i kemâle gelen, muhterem ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler Ben de sizin gibi ihtiyârım. İhtiyârlık zamanımda ara sıra bulduğum recâları; ve o recâlardaki teselli nûruna sizi de teşrîk etmek arzusuyla başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyâlar ve rast geldiğim recâ kapıları, benim nâkıs ve müşevveş isti‘dâdıma göre görülmüş ve açılmış. İnşâallâh sizlerin sâfî ve hâlis isti‘dâdlarınız, gördüğüm ziyâyı parlattıracak. Bulduğum recâyı daha ziyâde kuvvetleştirecek. İşte gelecek o recâların ve ziyâların menba‘ı, ma‘deni ve çeşmesi îmândır.
İkinci Recâ: İhtiyârlığıma girdiğim zaman, bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden gāyet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki ben ihtiyârlandım.
SAYFA 26
Gündüz de ihtiyârlanmış, sene de ihtiyârlanmış. dünya da ihtiyârlanmış. Bu ihtiyârlıklar içinde dünyadan firâk ve sevdiklerimden iftirâk zamanı yakınlaştığından, ihtiyârlık beni ziyâde sarstı. Birden rahmet-i İlâhiye öyle bir sûrette inkişâf etti ki: o rikkatli hüzün ve firâkı, kuvvetli bir recâ ve parlak bir teselli nûruna çevirdi. Evet, ey benim gibi ihtiyârlar Kur’ân-ı Hakîm’de yüz yerde اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ sıfatlarıyla kendini bize takdîm eden; ve dâimâ zemînin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdâdına rahmetini gönderen; ve gaybdan her sene baharı, hadsiz ni‘met ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtâç bizlere yetiştiren; ve zaaf ve aczin derecesi nisbetinde, rahmetinin cilvesini ziyâde gösteren bir Hâlik-ı Rahîm’imizin rahmeti, bu ihtiyârlığımızda en büyük bir recâ ve en kuvvetli bir ziyâdır. Bu rahmeti bulmak, îmânla o Rahmân’a intisâb etmek ve ferâizi kılmakla ona itâat etmek iledir.
Üçüncü Recâ: Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyârlık sabahıyla uyandığım vakit, kendime baktım. Vücûdum, kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyâzî-i Mısrî’nin Günde bir taşı düştü yere, binâ-yı ömrümün; can yatar gāfil, hânesi oldu harâb bî-haber dediği gibi, rûhumun hânesi olan cismimin de her bir gün bir taşı
SAYFA 27
düşmekle yıpranıyor gördüm. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümidlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufârakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O ma‘nevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzî-i Mısrî gibi dedim: Dil bekāsı, Hakk fenâsı istedi mülk-ü tenim Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokmân Hâşiye bî-haber O vakit, birden merhamet-i İlâhiyenin lisânı, misâli, timsâli, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşân’ımız Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nûru ve şefâati ve beşere getirdiği hediye-i hidâyeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim derin yaraya güzel bir merhem ve tiryâk oldu. Karanlıklı yeisimi nûrlu bir recâya çevirdi.
Evet; ey benim gibi ihtiyârlığını hisseden muhterem ihtiyârlar ve ihtiyâreler Biz gidiyoruz. Aldanmakta fâide yok. Gözümüzü kapamakla, bizi burada durdurmazlar. Sevkiyât var. Fakat gafletten ve kısmen ehl-i dalâletten gelen zulümât evhâmlarıyla bize karanlıklı ve firâklı görünen berzah memleketi, ahbâbların mecmaıdır. Başta şefîimiz olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm ile
SAYFA 28
bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir. Evet bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli milyon insanların sultânı; ve onların rûhlarının mürebbîsi; ve akıllarının muallimi; ve kalblerinin mahbûbu; ve her günde اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli sahîfe-i hasenâtına ilâve edilen; ve şu kâinâttaki makāsıd-ı âliye-i İlâhiyenin medârı; ve mevcûdâtın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakîkada اُمَّتٖی اُمَّتٖی Hâşiyedediği gibi, mahşerde herkes نَفْسٖی نَفْسٖی dediği zaman, yine اُمَّتٖی اُمَّتٖی diyerek, en kudsî ve en yüksek bir fedâkârlıkla yine şefâatiyle ümmetinin imdâdına koşan bir zâtın asm gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiyâ ve evliyâ yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz. İşte o zâtın asm şefâati altına girip nûrundan istifâde etmenin; ve zulümât-ı berzahiyeden kurtulmanın çâresi, sünnet-i seniyeye ittibâ‘dır.
Dördüncü Recâ: Bir zaman ihtiyârlığa ayak bastığımdan gafleti idâme ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyârlık ile hastalık müttefikan bana hücûm ettiler. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk çocuk, mal gibi beni dünya ile
SAYFA 29
bağlayacak alâkalarım da yoktu. Baktım. gençlik sersemliğiyle zâyi‘ ettiğim sermâye-i ömrümün meyvelerini, bütün günâhlar, hatîâtlar gördüm. Niyâzî-i Mısrî gibi feryâd eyleyerek dedim: Bir ticâret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ Yola geldim, göçmüş cümle kervan bî-haber Ağlayıp nâlân edip düştüm yola tenhâ garîb Dîde giryân, sîne büryân, akıl hayrân bî-haber . O vakit gurbette idim. Me’yûsâne bir hüzün ve nedâmetkârâne bir teessüf ve istimdâdkârâne bir hasret hissettim. Birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân imdâda yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir recâ kapısını açtı ve öyle hakîkî bir teselli ziyâsını verdi ki: o vaz‘iyetimin yüz derece fevkındeki yeisi dahi izâle eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyâr ve ihtiyâreler Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir ve bir saray hükmünde halk eden bir Sâni‘-i Zülcelâl, mümkün müdür ki: o şehirde ve o saraydaki en ehemmiyetli misafirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın. görüşmesin. Mâdem bilerek bu sarayı yapmış ve irâde ve ihtiyâr ile tanzîm ve tezyîn etmiş. Elbette nasıl ki yapan bilir.
SAYFA 30
Öyle de bilen konuşur. Mâdem bu sarayı ve bu şehri bize güzel bir misâfirhâne ve ticaretgâh yapmış. Elbette bize karşı münâsebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri ve bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî kitabın en mükemmeli ve kırk vecihle mu‘cize; ve her dakîkada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen ve nûr serpen; ve her bir harfinde asgarî olarak on sevâb ve on hasene ve bazen on bin ve bazen Leyle-i Kadir sırrıyla bir harfinde otuz bin hasene ve meyve-i cennet ve nûr-u berzah veren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’dır. Bu makamda ona rekābet edecek, kâinâtta hiç bir kitap yoktur. Ve hiç bir kimse gösteremez. Mâdem bu elimizdeki Kur’ân, semâvât ve arzın Hâlik-ı Zülcelâl’inin rubûbiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır. fermanıdır. Ve bir ma‘den-i rahmetidir. Ona yapış. Her derde bir devâ, her zulme bir ziyâ, her yeise bir recâ içinde vardır. İşte bu ebedî hazinenin anahtarı îmândır. ve teslîmdir. Ve onu dinleyip kabûl etmek ve okumaktır.
Beşinci Recâ: Bir zaman ihtiyârlığımın mebdeinde bir inzivâ arzu ettim. İstanbul’un boğaz tarafındaki Yûşa‘ Tepesi’nde yalnız kalmakla rûhum bir istirâhat aradı. Bir gün o yüksek tepede iken, dâire-i ufka ve etrâfa baktım. Gāyet hazîn ve rikkatli
SAYFA 31
bir levha-i zevâl ve firâkı, ihtiyârlığın ihtârıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayâtımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki: o aşağıda her bir dalındaki her bir senenin içinde, sevdiklerimden ve alâkadârlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. O firâk ve iftirâktan gelen gāyet rikkatli bir ma‘nevî teessürât içinde Fuzûlî-i Bağdâdî gibi, mufârakat eden dostları düşünerek Âh u enîn edip vuslatı yâd eyledikçe ağlarım Tâ nefes var ise kuru cismimde, feryâd eylerim diyerek bir teselli, bir nûr, bir recâ kapısını aradım. Birden âhirete îmân nûru imdâdıma yetişti. Hiç sönmez bir nûr, hiç kırılmaz bir recâ verdi. Evet; ey benim gibi ihtiyâr kardeşler ve ihtiyâre hemşîreler
Mâdem âhiret var. Ve mâdem bâkîdir. Ve mâdem dünyadan daha güzeldir. Mâdem bizi yaratan zât hem Hakîm, hem Rahîm’dir. İhtiyârlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz. Bilakis ihtiyârlık îmân ile ibâdet içinde sinn-i kemâle gelip vazîfe-i hayattan terhîs ile âlem-i rahmete istirâhat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnûn olmalıyız.
SAYFA 32
Evet nass-ı hadîs ile, nev‘-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyâ, icmâ‘ ve tevâtürle kısmen şuhûda ve kısmen hakkalyakîne istinâden müttefikan âhiretin vücûdundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinâtın Hâlikının kat‘î va‘d ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi, onların verdikleri haberi keşif ve şuhûd ile ilmelyakîn sûretinde tasdîk eden yüz yirmi dört milyon evliyânın o âhiretin vücûduna şehâdetleriyle; ve bu kâinâtın Sâni‘-i Hakîminin bütün esmâsı, bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekāyı bilbedâhe iktizâ ettiklerinden yine âhiretin vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rûy-u zemînde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini اَمْرِ كُنْ فَیَكُونْ ile ihyâ edip, بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتە mazhar eden; ve haşir ve neşrin yüz binler numûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanât milletlerinden üç yüz bin nev‘leri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliyenin ve hesabsız ve israfsız bir hikmet-i ebediyenin; ve rızka muhtâç bütün zî-ruhları kemâl-i şefkat ile gāyet hârika bir tarzda iâşe ettiren; ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ‘-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiyenin ve bir inâyet-i dâimenin bilbedâhe âhiretin vücûdunu istilzâm etmeleriyle; ve şu kâinâtın en mükemmel
SAYFA 33
meyvesi ve Hâlik-ı Kâinât’ın en sevdiği masnûu ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadâr olan insandaki şedîd ve sarsılmaz dâimî olan aşk-ı bekānın ve şevk-i ebediyetin ve âmâl-i sermediyetin bilbedâhe işârâtı ve delâlâtıyla, bu âlem-i fânîden sonra bir âlem-i bekā ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat‘î bir sûrette isbat ederler ki, dünyanın vücûdu kadar bilbedâhe âhiretin vücûdunu kabûl etmeyi istilzâm ederler. Hâşiye
SAYFA 34
Mâdem Kur’ân-ı Hakîm’in bize verdiği en mühim ders, îmân-ı bil’âhirettir. Ve o îmân dahi bu derece kuvvetlidir. Ve o îmânda öyle bir recâ ve bir teselli var ki: yüz bin ihtiyârlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen teselli mukābil gelebilir. Biz ihtiyârlar, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی كَمَالِ الْاٖیمَانِ deyip ihtiyârlığımıza sevinmeliyiz.
Altıncı Recâ: Bir zaman elîm bir esâretimde insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nûr arıyordum. Bir gece o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyârlık bana ihtâr etti. Altıncı Mektûb’da îzâh edildiği gibi, o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses rikkatime, ihtiyârlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyârlık bana ihtâr etti ki: Gündüz, nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti. Dünya siyah kefenini giydi. Öyle de senin ömrünün gündüzü de geceye; ve dünyanın gündüzü de berzah gecesine; ve hayâtın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi: Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden de ayrı düştüğümden;
SAYFA 35
ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gecenin ve dağın garîbâne vaz‘iyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yaklaşıyorum ki, bütün dünyadan birden mufârakat zamanının yakınlaştığını, ihtiyârlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaz‘iyetten bir recâ ve bir nûr aradım. Birden îmân-ı billâh imdâdıma yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki: bulunduğum muzâaf vahşet, bin def‘a daha tezâuf etse idi, yine o teselli kâfî gelirdi.
Evet; ey ihtiyârlar ve ihtiyâreler Mâdem Rahîm bir Hâlikımız var, bizim için gurbet olamaz. Mâdem o var, bizim için her şey var. Mâdem o var, melâikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil. Hâlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakk’ın ibâdıyla doludur. Zîşuûr ibâdından başka onun nûruyla, onun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçerler. Lisân-ı hâlleriyle bizim ile konuşabilirler. Ve bizleri eğlendirirler. Evet bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitâb-ı âlemin harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden ve zîrûhların medâr-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olan cihâzâtı ve mat‘ûmâtı ve ni‘metleri adedince rahmetini gösteren delîller, şâhidler bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlikımızın,
SAYFA 36
Sâni‘imizin ve Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir şefâatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da ihtiyârlıktır. Böyle bir dergâhta makbûl bir şefâatçi olan ihtiyârlıktan küsmek değil, belki ihtiyârlığı sevmek lâzımdır.
Yedinci Recâ: Bir zaman ihtiyârlığımın başlangıcında EskiSaid’in gülmeleri, YeniSaid’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünyâ beni EskiSaid zannederek oraya istediler. gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyârlamış, yıpranmış, eskimiş kal‘asının başına çıktım. O kal‘a, bana tahaccür etmiş hâdisât-ı târîhiye sûretinde göründü. Senenin ihtiyârlık mevsimiyle benim ihtiyârlığım, kal‘anın ihtiyârlığı, beşerin ihtiyârlığı, şânlı Osmânlı Devleti’nin ihtiyârlığı ve hilâfet saltanatının vefâtı ve dünyanın ihtiyârlığı, bana gāyet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde o yüksek kal‘ada, geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı. Ben de baktım. Birbiri içinde beni ihâta eden dört beş ihtiyârlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i rûhiye hissettiğimden Hâşiyebir nûr, bir teselli,
SAYFA 37
bir recâ aradım. Sağa yani mâzî olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken, bana mâzî, pederimin ve ecdadımın ve nev‘imin bir mezâr-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbâle dermân ararken baktım. Gördüm ki: benim ve emsâlimin ve nesl-i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü. Ünsiyet yerine dehşet ve vahşet verdi. Sağ ile soldan tevahhuş edip, hazır günüme baktım. O gafletli ve târihvârî nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me’yûs olunca başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki o ağacın tek bir meyvesi var. O da benim cenazemdir. O ağaç üstünde duruyor. bana bakıyor. O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim. O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki: o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla, mebde’-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da dermân değil, belki derdlerime derd kattı. Sonra mecbûriyetle arkama baktım, gördüm ki: esassız, fânî olan dünya, hiçlik derelerinde, yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdlerime merhem ararken zehir ilâve etti. O cihetten dahi hayır göremediğimden ön tarafıma baktım. İleriye nazarımı gönderdim.
SAYFA 38
Gördüm ki: kabir kapısı, yolumun üstünde açık görünüp ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kāfileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
İşte bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı, bana nokta-i istinâd ve silâh-ı müdâfaa olacak cüz’î bir cüz’-i ihtiyârîden başka elimde bir şey yok. O hadsiz a‘dâ ve hesabsız muzır şeylere karşı, tek bir silâh-ı insanî olan o cüz’-i ihtiyârî hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem îcâdsız olduğundan kesbden başka bir şey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir, tâ ondan bana gelen hüzünlerimi sustursun. Ve ne de istikbâle hulûl edebilir, tâ ondan gelecek korkularımı men‘ etsin. Geçmiş ve geleceklere âit emellerime ve elemlerime fâidesi olmadığını gördüm. Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yûsiyet içinde çırpındığım hengâmda;
Birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın semâsında parlayan îmân nûrları imdâdıma yetişti. O altı ciheti, o kadar tenvîr edip ışıklandırdı ki: gördüğüm o vahşetler ve karanlıklar, yüz derece daha tezâuf etse idi, yine o nûr onlara karşı kâfî ve vâfî idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki: îmân, o vahşetli geçmiş zamanın mezâr-ı ekber