HANIMLAR REHBERİ

107

[Emirdağı’nın ma‘nîdâr bir hâtırası]

Beş seneden beri teneffüs için Emirdağı’nın etrafında faytonla gezdiğim zaman, garîb bir tarzda, bir yaşından yedi yaşına kadar küçücük çocuklar, vâlide ve pederlerine karşı gösterdikleri alâkadan ziyâde bir iştiyâk ile faytonuma koşup elime sarılıyorlardı. Hatta bir def‘a fayton altına düştükleri hâlde, hârika bir tarzda zarar görmeden kurtuldular. Hiç beni görmeyen, bilmeyen bir, iki veya üç yaşındaki çocuklar yalın ayak dikenler içinde koşa koşa faytona yetişiyorlar. Büyük adamlar gibi temennâ edip, elinizi öpelim diyorlardı. Bu hâle hem ben, hem kardeşlerim ve görenler hayret ediyorduk. Bu hâl bir mahalleye mahsûs değil, her tarafta, hatta köylerinde dahi aynı hâl devam ediyordu.

Beni aldatmayan bir hâtıra-i hakîkatle benim ve arkadaşlarımın kanâatimiz geldi ki bu ma‘sûm tâifenin ma‘sûmiyetleri cihetiyle sevk-i fıtrî denilen bir hiss-i kablelvukū‘ ile, Risâle-i Nûr’un bu memlekette ma‘sûm çocuklara ve kendilerine çok menfaati olacak diye, akıl ve fikirleri derketmediği hâlde, o ma‘sûmâne his ile ve Risâle-i Nûr’un ma‘nâsı

108

i‘tibâriyle tercümanına, analarına yalvarmalarından ziyâde bir iştiyâk ile koşuyorlar. Biz de bir hiss-i kablelvukū‘ ile hisediyoruz ki, ileride bu ma‘sûm küçücük mahlûklar içinden büyük Nûrcular çıkacak ve ileride Nûr’un hâs şâkirdleri olacak ki, bu vaz‘iyeti gösteriyorlar. Ben de bu nevi‘ küçücük ma‘sûmları, dünyada evlâdım bulunmadığından evlâd-ı ma‘neviye olarak duâlarıma umûmen dâhil ettim. Her sabah bunları da Nûr talebeleriyle beraber duâlarımda yâd ediyorum. Hem onlardan bir ma‘sûmu, kırk yaşındaki lâkayd bir adama tercîh etmeme sebeb, bunlar günâhsız olduklarından ve samîmî bir alâka göstermelerinden, elbette onları sevk eden bir hakîkat var diye, ben de büyüklere temennâlarına ettiğim gibi, onların temennâlarına mukābele ediyordum. Hem ma‘sûmiyetleri, hem ileride tam Nûrcu olmalarına binâen, duâlarını kendi hakkımda makbûl olacak diye onlara der idim: Mâdem siz benim evlâd-ı ma‘neviyem oldunuz, Ben size duâ ediyorum. Sizin günâhınız olmadığı için, duânız benim hakkımda inşâallâh makbûldür. Siz de bana duâ ediniz. Çünki ben, ziyâde hastayım.

Benim ve yanımdaki kardeşlerimin kuvvetli bir ihtimâl ile kanâatimiz geliyor ki: masonlar ve zındıkların plânıyla bolşevizm tarzında

109

gençleri terbiye etmek için bir vakit bazı mektebler açıldığı ve sonra değişen bu mekteblerle gençleri ifsâda çalışmalarına mukābil, İslâmiyet’in kahraman bayrakdârı olan Türk milletinin ma‘sûm küçücük yavruları, nûrânî bir intibâh ve bir hiss-i kablelvukū‘ ile Nûrlardan ders almaları, gençlerin başına gelen o belâya karşı bir mukābeledir. Ve inşâallâh o yavruların hem kendileri, hem gençlerden, mason ve dinsizlerin ve zındıkların şerlerinden kurtulmalarına bir işarettir ki, bu acîb vaz‘iyeti gösteriyorlar.

Saîdü’n-Nûrsî

Evet, bu vaz‘iyeti biz de gözümüzle görüyoruz.

Hizmetinde bulunan Nûr Talebeleri

110

[Emirdağ Lâhikası mektûblarından alınmıştır]

[Risâle-i Nûr’a fıtrî liyâkatle talebe olanları beyân eder.]

Birincisi: Risâle-i Nûr’un fıtraten ve zamanın vaz‘iyetine göre talebesi olacak, başta ma‘sûm çocuklardır. Çünki bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i îmânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve îmânın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-i müslim birisinin İslâmiyet’i kabûl etmek derecesinde zor oluyor, yabânî düşer. Bilhassa peder ve vâlidesini dîndâr görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyâde yabânîlik verir. O hâlde o çocuk, dünyada peder ve vâlidesine hürmet yerinde istiskāl edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi‘ belâ olur. Âhirette de onlara şefâatçi değil, belki, Neden îmânımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız? diye da‘vâcı olur. İşte bu hakîkate binâen en bahtiyar çocuklar onlardır ki Risâle-i Nûr dâiresine girip dünyada peder ve vâlidesine hürmet ve hizmet, ve hasenâtı ile onların defter-i a‘mâline vefâtlarından sonra hasenâtı yazdırmakla ve âhirette onlara derecesine göre şefâat etmekle bahtiyar evlâd olurlar.

111

Risâle-i Nûr’un ikinci kısım talebeleri: Fıtraten Risâle-i Nûr’a muhtâç, bir derece dünyadan ürkmüş veyâhûd küsmüş kadınlardır. Hususan bir derece yaşlı da olsa, Risâle-i Nûr ona hakîkî bir gıdâ-yı ma‘nevîdir. Çünki Risâle-i Nûr’un dört esasından birisi şefkattir ki, ism-i Rahîm’in mazhariyetinden gelmiş. Kadınların da en esaslı hâssaları ve fıtrî vazîfelerinin mayası, şefkattir.

Üçüncü kısım: Fıtrî olmasa da, vaz‘iyet i‘tibâriyle Risâle-i Nûr’a ekmek ve ilaç gibi muhtâç olan hastalar ve ihtiyârlardır. Çünki Risâle-i Nûr hayât-ı bâkiyeyi güneş gibi gösterdiğinden ve dünyevî hayâtın fânîlik cihetinde mâhiyetini tam gösterdiğinden, dünyevî hayatlarına ya hastalık veya ihtiyârlıkla darbe gelen; ve gaflet veya dalâlet cihetiyle ölümü i‘dâm tevehhüm eden hastalar ve ihtiyârlar, Risâle-i Nûr’a o derece muhtâçtırlar ve öyle bir teselli, bir nûr alırlar ki onların hastalık ve ihtiyârlığını sıhhat ve gençliğe tercîh ettiriyor.

Azîz kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Kastamonu ve civârındaki kardeşlerimi de eski zamanda olduğu gibi dâimâ beraber görüyorum. Hiç merâk etmesinler. Risâle-i Nûr tevakkuf etmiyor, perde altında büyük fütûhâtı var. Sıkıntılarımızın

112

netîceleri, Risâle-i Nûr’un derslerine daha ziyâde nazar-ı dikkati celb edip geniş bir dâirede kendini okutturuyor. Onun için gāyet çalışkan iki kardeşimiz olan baba ve oğul ve babası ziyâde sıkıntı çekmelerinden iftihâr etsinler, orada muvakkat tevakkuftan müteessir olmasınlar.

Benim ve bizim nazarımızda onlar, eski mevki‘lerini tam muhâfaza ediyorlar. Başta, Risâle-i Nûr’un fıtrî talebeleri ma‘sûm çocuklar demiştik. İşte bir numûnesi bu mektûbumu rahatsızlıktan kendim yazamadığım için ben söyleyip yeni hurûf ile yazan Ceylan, biri de ona mektûb yazan ma‘sûm Küçük Alî, biri de bu def‘a bana kâmilâne ve müdakkikāne mektûb yazan Medrese-i Nûriyenin küçük şâkirdi Küçük Mehmed’dir. Ben de onlara, Bârekellâh bahtiyar çocuklar derim, peder ve vâlidelerini de tebrîk ederim.

Saîdü’n-Nûrsî

113

[On yedinci Lem‘anın bir parçasıdır]

[On ikinci Nota]

Ey bu notaları dinleyen dostlarım Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak gizlenmesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru‘ ve niyâzını ve münâcâtını, bazen yazdığımın sebebi: ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesini, rahmet-i İlâhiyeden kabûlünü recâ etmektir. Evet kısa bir ömürde hadsiz günâhlarıma keffâret olacak lisânımın tevbe ve nedâmetleri kâfî gelmiyor. Sâbit ve bir derece dâim olan kitabımın lisânı, daha ziyâde o işe yarar.

İşte on sene evvel dağdağalı bir fırtına-i rûhiye netîcesinde Eski Saîd’in gülmeleri, Yeni Saîd’in ağlamalarına inkılâb edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyârlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcât ve niyâz-ı Arabî yazılmıştır. Türkçe meâli şudur:

Ey Rabb-i Rahîmim Ve Hâlik-ı Kerîm’im Benim sû’-i ihtiyârımla ömrüm ve gençliğim zâyi‘ olup gitti. O ömür ve gençlik meyvelerinden

114

elimde ancak elem verici günâhlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ile ve hacâletli yüzümle kabre yaklaşıyorum. Bilmüşâhede göre göre gāyet sür‘atle ve sağa ve sola inhirâf etmeyerek ihtiyârsız bir tarzda, vefât eden ahbâb ve akrân ve akāribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fânîden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş ve açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Bu bağlandığım ve meftûn olduğum şu dâr-ı dünyâyı kat‘î bir yakîn ile anladım ki: hâliktir, gider. Fânîdir, ölür.

Ve bilmüşâhede içindeki mevcûdât dahi birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara, şu dünya çok gaddardır, çok mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahîmim Ve ey Hâlik-ı Kerîm’im كُلُّ اٰتٍ قَرٖیبٌ sırrıyla, ben şimdiden görüyorum ki: yakın bir zamanda ben, kefenimi giydim. Tabutuma bindim. Dostlarımla vedâ‘ eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde cenazemin lisân-ı hâliyle,

115

rûhumun lisân-ı kāliyle bağırarak derim: el-Emân el-Emân Hannân Mennân Beni günahlarımın hacâletinden kurtar. İşte kabrimin başına ulaştım. Boynuma takılan kefenimle kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp, bütün kuvvetimle feryâd edip nidâ ediyorum: el-Emân el-Emân Hannân Rahmân Beni günahların ağır yüklerinden halâs eyle.

İşte kabrime girdim. Kefenime sarıldım. Teşyî‘ciler, beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizâr ediyorum. Ve bilmüşâhede gördüm ki: senden başka melce’ ve mence’ yoktur. Ve günahların çirkin yüzünden ve ma‘siyetin vahşi şeklinden ve mekânın darlığından, ben bütün kuvvetimle nidâ ediyorum: el-Emân el-Emân Rahmân Hannân Mennân Deyyân Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar. Yerimi genişlettir. İlâhî Senin rahmetin melceimdir. Ve Rahmeten lil’âlemîn olan Habîb’in asm, senin rahmetine yetişmek için vesîlemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve hâlimi sana şekvâ ediyorum.

Ey Hâlik-ı Kerîm’im Ve ey Rabb-i Rahîmim Senin Saîd ismindeki mahlûkun ve masnûun ve abdin hem âsî, hem âciz,

116

hem gāfil, hem câhil, hem alîl, hem zelîl, hem müsî’, hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu hâlde, kırk sene sonra nedâmet edip, senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine ilticâ ediyor. Hadsiz günahlarını ve hatîâtlarını i‘tirâf ediyor. Evhâm ve türlü türlü illetlerle mübtelâ olmuş, sana tazarru‘ ve niyâz ediyor. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabûl etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zâten o senin şe’nindir. Çünki sen, Erhamürrâhimînsin. Eğer kabûl etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Ma‘bûd yok ki, ona ilticâ edilsin.

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرٖیكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِی الدُّنْیَٓا اَوَّلُ الْكَلَامِ فِی الْاٰخِرَةِ وَفِی الْقَبْرِ

(اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ)

صَلَّی اللّٰهُ تَعَالٰی عَلَیْهِ وَسَلَّمَ

اٰمٖینَ

117

[Altıncı Söz]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak, ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle. Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emâneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan, hiç bir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemâl-i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi. Gāyet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emânetimi bana satınız. , sizin için muhâfaza edeyim, beyhûde zâyi‘ olmasın. Hem muhârebe bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem güyâ o emânet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri

118

birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârıfâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârıfâtı ve levâzımâtı, ben deruhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrûm kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler, mîzânlar, isti‘mâl edilecek şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emânette hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdî bir esîr ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın hâs, serbest bir yâver-i askerî olursunuz.

Onlar, şu iltifâtı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı, dedi: Baş üstüne, ben maal-iftihâr satarım. Hem, bin teşekkür ederim. Diğeri mağrûr, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş,

119

güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi, dünya zelzelelerinden dağdağalarından haberi yok, dedi: Yok Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam. Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, hâs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hâle giriftâr olmuş ki: hem herkes ona acıyor, hem de Müstehak diyor. Çünki hem saâdeti, mülkü, hatâsının netîcesi olarak gitmiş, hem cezâ ve azâb çekiyor.

İşte ey nefs-i pür-heves Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak. Ama o padişah ise, ezel ebed Sultânı olan Rabbin, Hâlik’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzânlar ise, senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin; ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin; ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-ü Kerîm’dir. Ve o fermân-ı ahkem ise Kur’ân-ı Hakîm’dir ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi, şu âyetle i‘lân ediyor: اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Ve o dalgalı muhârebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın

120

aklına şu fikri veriyor: Mâdem her şey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdîl edip ibkā etmek çâresi yok mu? deyip, düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der: Evet var. Hem, beş mertebe kârlı bir sûrette güzel ve râhat bir çâresi var. Suâl: Nedir?

Elcevab: Emâneti, sâhib-i hakîkîsine satmak. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.

Birinci Kâr: Fânî mal, bekā bulur. Çünki Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder, bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakîkaları âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür. Fakat âlem-i bekāda, saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olur. İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor. Üçüncü Kâr: Her a‘zâ ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm ve müz‘ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesi ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç