HANIMLAR REHBERİ

117

[Altıncı Söz]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak, ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle. Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emâneten birer çiftlik verir ki içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan, hiç bir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemâl-i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi. Gāyet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emânetimi bana satınız. , sizin için muhâfaza edeyim, beyhûde zâyi‘ olmasın. Hem muhârebe bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem güyâ o emânet malınızdır, pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri

118

birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârıfâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârıfâtı ve levâzımâtı, ben deruhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrûm kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler, mîzânlar, isti‘mâl edilecek şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emânette hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdî bir esîr ve başı bozuğa bedel, âlî bir padişahın hâs, serbest bir yâver-i askerî olursunuz.

Onlar, şu iltifâtı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı, dedi: Baş üstüne, ben maal-iftihâr satarım. Hem, bin teşekkür ederim. Diğeri mağrûr, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş,

119

güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi, dünya zelzelelerinden dağdağalarından haberi yok, dedi: Yok Padişah kimdir? Ben mülkümü satmam, keyfimi bozmam. Biraz zaman sonra birinci adam öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, hâs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri, öyle bir hâle giriftâr olmuş ki: hem herkes ona acıyor, hem de Müstehak diyor. Çünki hem saâdeti, mülkü, hatâsının netîcesi olarak gitmiş, hem cezâ ve azâb çekiyor.

İşte ey nefs-i pür-heves Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak. Ama o padişah ise, ezel ebed Sultânı olan Rabbin, Hâlik’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzânlar ise, senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin; ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin; ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-ü Kerîm’dir. Ve o fermân-ı ahkem ise Kur’ân-ı Hakîm’dir ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi, şu âyetle i‘lân ediyor: اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ Ve o dalgalı muhârebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın

120

aklına şu fikri veriyor: Mâdem her şey elimizden çıkacak, fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdîl edip ibkā etmek çâresi yok mu? deyip, düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der: Evet var. Hem, beş mertebe kârlı bir sûrette güzel ve râhat bir çâresi var. Suâl: Nedir?

Elcevab: Emâneti, sâhib-i hakîkîsine satmak. İşte o satışta, beş derece kâr içinde kâr var.

Birinci Kâr: Fânî mal, bekā bulur. Çünki Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder, bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakîkaları âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür. Fakat âlem-i bekāda, saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olur. İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor. Üçüncü Kâr: Her a‘zâ ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm ve müz‘ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesi ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun

121

içindir ki fâsık adam, aklın iz‘âc ve ta‘cîzinden kurtulmak için, gāliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinâtta olan nihâyetsiz rahmet hazînelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini, saâdet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar. Meselâ göz bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni‘-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyenin seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar. Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukūt eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir

122

nâzır-ı mâhiri ve kudret-i samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. İşte ey akıl, dikkat et Meş’ûm bir âlet nerede? Kâinât anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak Âdî bir kavvâd nerede? Kütübhâne-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a‘zâları kıyâs etsen anlarsın ki: hakîkaten mü’min, cennete lâyık ve kâfir cehenneme muvâfık bir mâhiyet kesb eder. Ve onların her biri, öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min, îmânıyla Hâlikının emânetini ve onun nâmına ve izni dâiresinde isti‘mâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.

Dördüncü Kâr: İnsan zayıftır, belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâimâ azâb içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder. Beşinci Kâr: Bütün o a‘zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbîhâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtâç olduğun bir zamanda, cennet

123

yemişleri sûretinde sana verileceğine ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisâs ve müşâhede ittifâk etmişler. İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.

Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. İkinci Hasâret: Emânete hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünki en kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât-ı insaniyeyi, hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp hikmet-i İlâhiyeye iftirâ ve zulmettin. Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü, zayıf beline yükleyip zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin. Beşinci Hasâret: Hayât-ı ebediye esâsâtını ve saâdet-i uhreviye levâzımâtını tedârik etmek için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin

124

bir sûrete çevirmektir. Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar. Yok, kat‘â ve aslâ Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir, keyfe kâfî gelir. Harâma girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allâh’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi Allâh nâmına işlemeli, başlamalı. Ve Allâh hesabıyla vermeli ve almalı. Ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse, istiğfâr etmeli. Yâ Rab Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl. Âmîn demeli ve ona yalvarmalı.

Saîdü’n-Nûrsî

125

[Yirmi birinci Söz]

İki Makamdır.

[Birinci Makam]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

صَدَقَ مَنْ نَطَقَ

Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: Namaz iyidir. Fakat hergün hergün beşer def‘a kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor. O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim, işittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım gördüm ki, tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım, o zât o sözü, bütün nüfûs-u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslâh etmeyen, başkasını ıslâh edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım. Dedim: Ey nefis Cehl-i mürekkeb içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukābil Beş Îkāzı benden işit.

126

Birinci Îkāz: Ey bedbaht nefsim Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat‘î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini, hakîkî bir hayât-ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve râhat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyâk ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.

İkinci Îkāz: Ey şikemperver nefsim Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin sana onlar usanç veriyor mu? Mâdem vermiyor, çünki ihtiyâç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hâne-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, rûhumun âb-ı hayâtı ve latîfe-i Rabbâniyemin hevâ-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir. Evet nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma‘rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzâta ve emellere meftûn ve pür-sevdâ bir kalbin kūt ve kuvveti, her şeye Kādir bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir. Evet şu fânî dünyada kemâl-i sür‘atle vâveylâ-yı

127

firâkı koparan giden ekser mevcûdâtla alâkadâr bir rûhun âb-ı hayâtı ise, her şeye bedel bir Ma‘bûd-u Bâkî’nin, bir Mahbûb-u Sermedî’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın aynası olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuûr bir sırr-ı insanî, zînûr bir latîfe-i Rabbâniye şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek muhtâçtır. ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

Üçüncü Îkāz: Ey sabırsız nefsim Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini, bugün düşünüp muzdarib olmak, hem gelecek günlerdeki ibâdet vazîfesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır? Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenâh kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihâk etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, o tutar mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem sol cenâhta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden, büyük bir kuvvet gönderir, Ateş et emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten

128

düşürtür. Düşman işi anlar, merkeze hücûm eder, târ u mâr eder. Evet buna benzersin. Çünki geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalb olmuş elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti kerâmete iltihâk ve meşakkati sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise mâdem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve fütûr getirmek, aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir. Mâdem hakîkat böyledir. Âkil isen, ibâdet cihetinde yalnız bugünü düşün. Ve onun bir saatini, Ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarf ediyorum de,. O vakit senin acı bir fütûrun, tatlı bir gayrete inkılâb eder.

İşte ey sabırsız nefsim Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi, tâat üstünde sabırdır. Birisi, ma‘siyetten sabırdır. Diğeri, musîbete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü îkāzdaki temsîlde görünen hakîkati rehber tut. Merdâne, Ya Sabûr de, üç sabrı omzuna al. Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musîbete kâfî gelebilir ve o kuvvetle dayan.

129

Dördüncü Îkāz: Ey sersem nefsim Acaba şu vazîfe-i ubûdiyet neticesiz midir, ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor. Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhûd seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütûrsuz çalışırsın. Acaba bu misâfirhâne-i dünyâda âciz ve fakîr kalbine kūt ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziyâ, ve her hâlde mahkemen olan mahşerde sened ve berât; ve ister istemez üstünden geçilecek sırât köprüsünde nûr ve burâk olacak bir namaz, neticesiz midir? Veyâhûd ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va‘d etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfülva‘d edebilir. O adama i‘timâd edersin, fütûrsuz işlersin. Acaba hulfülva‘d, hakkında muhâl olan bir zât, cennet gibi bir ücreti ve saâdet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va‘d etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazîfede seni istihdâm etse, sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle onu va‘dinde ittihâm ve hediyesini istihfâf etsen, pek şiddetli bir te’dîbe ve dehşetli bir ta‘zîbe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütûrsuz hizmet ettiğin hâlde, cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafîf ve latîf bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?

130

Beşinci Îkāz: Ey dünyaperest nefsim Acaba ibâdetteki fütûrun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin kesretinden midir? Veyâhûd derd-i maîşetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun Sen isti‘dâd cihetiyle bütün hayvanâtın fevkınde olduğunu ve hayât-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedârikte iktidâr cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazîfe-i asliyen, hayvan gibi çabalamak değil, belki hakîkî bir insan gibi, hakîkî bir hayat-ı dâime için sa‘y etmektir. Bununla beraber meşâgil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana âit olmayan ve fuzûlî bir sûrette karıştığın ve karıştırdığın mâlâya‘nî meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güyâ binler sene ömrün var gibi en lüzûmsuz ma‘lûmât ile vakit geçiriyorsun. Meselâ Zühal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır? Ve Amerika tavukları ne kadardır? gibi kıymetsiz şeylerle kıymetdâr vaktini geçiriyorsun. Güyâ kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun.

Eğer Desen: Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütûr veren öyle lüzûmsuz şeyler değil, belki derd-i maîşetin zarûrî işleridir. Öyle ise ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç