Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 31
[Yedinci Recâ]
İhtiyârlar Lem‘asından
Bir zaman ihtiyârlığımın başlangıcında Eski Saîd’in gülmeleri, Yeni Saîd’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünyâ beni Eski Saîd zannedip oraya istediler. Gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde, Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyârlanmış, yıpranmış, eskimiş kal‘asının başına çıktım. O kal‘a, tahaccür etmiş hâdisât-ı târîhiye sûretinde bana göründü. Senenin ihtiyârlık mevsimiyle benim ihtiyârlığım, kal‘anın ihtiyârlığı, beşerin ihtiyârlığı, şânlı Osmânlı Devleti’nin ihtiyârlığı ve hilâfet saltanatının vefâtı ve dünyanın ihtiyârlığı; bana gāyet hazîn, rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde o yüksek kal‘ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı. Ve baktım. Birbiri içinde beni ihâta
SAYFA 32
eden dört beş ihtiyârlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i rûhiye Hâşiyehissettiğimden bir nûr, bir teselli, bir recâ aradım. Sağa yani mâzî olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken bana mâzî, pederimin ve ecdadımın ve nev‘imin bir mezâr-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbâle dermân ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsâlimin ve nesl-i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü. Ünsiyet yerine dehşet verdi. Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve târihvârî nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me’yûs olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki: o ağacın tek bir meyvesi var. O da benim cenazemdir. O ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim.
SAYFA 33
O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki: o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde’-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da dermân değil, derdime derd kattı. Sonra mecbûriyetle arkama baktım. Gördüm ki: esassız, fânî olan dünya hiçlik derelerinde ve yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken zehir ilâve etti. O cihetten dahi hayır görmediğimden ön tarafıma baktım. İleriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp ağzını açmış, bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kāfileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor. Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinâd ve silâh-ı müdâfaa olacak cüz’î bir cüz’-i ihtiyârîden başka bir şey elimde yok. O hadsiz a‘dâ ve hesabsız muzır şeylere tek bir silâh-ı insanî olan o cüz’-i ihtiyârî hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem îcâdsız olduğundan, kesbden başka bir şey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir.
SAYFA 34
Tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun. Ve ne de istikbâle hulûl edebilir. Tâ ondangelen korkuları men‘ etsin. Geçmiş ve geleceklere âit emellerime ve elemlerime fâidesi olmadığını gördüm. Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yûsiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın semâsında parlayan îmân nûrları imdâda yetişti. O altı ciheti o kadar tenvîr edip ışıklandırdı ki: gördüğüm o vahşetler, o karanlıklar yüz derece tezâuf etse idi, yine o nûr onlara karşı kâfî ve vâfî idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi.
Şöyle ki: îmân o vahşetli geçmiş zamanın mezâr-ı ekber sûretini yırtıp ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma‘-ı ahbâb olduğunu biaynelyakîn, bihakkalyakîn gösterdi. Hem îmân bir kabr-i ekber sûretinde nazar-ı gafletle görünen gelecek zamanı, sevimli saâdet saraylarında bir ziyâfet-i Rahmâniye meclisi sûretinde biilmelyakîn gösterdi. Hem îmân nazar-ı gaflete bir tabut vaz‘iyetinde görünen
SAYFA 35
hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp; o hazır gün, uhrevî bir ticaretgâh dükkânı ve şa‘şaalı bir misâfirhâne-i Rahmânî sûretinde bilmüşâhede gösterdi. Hem îmân nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayâta mazhar ve ebedî bir saâdete nâmzed olan rûhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını biilmelyakîn gösterdi. Hem îmân kemiklerimle mebde’-i hilkatimin toprağı ayak altında ehemmiyetsiz, mahvolmuş kemikler olmadığını, belki o toprak rahmet kapısı ve cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı îmân ile gösterdi. Hem îmân nazar-ı gafletle arkamda hiçlikte yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaz‘iyetini sırr-ı Kur’ân ile gösterdi ki: o zâhirî zulümâtta yuvarlanan dünya ise, vazîfesi bitmiş, ma‘nâsını ifade etmiş, netîcelerini kendine bedel vücûdda bırakmış bir kısım mektûbât-ı Samedâniye ve sahâif-i nukūş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mâhiyeti ne olduğunu biilmelyakîn bildirdi. Hem îmân ileride gözünü açıp bana bakan
SAYFA 36
kabri; ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi nûr-u Kur’ân ile gösterdi ki: o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nûrun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil, belki vücûda, nûristana ve saâdet-i ebediyeye giden yol olduğunu tam kanâat verecek bir derecede gösterdiğinden derdlerime hem dermân, hem merhem oldu. Hem îmân o elinde pek cüz’î bir kesb bulunan cüz’î bir cüz’-i ihtiyârî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı gayr-i mütenâhî bir kudrete istinâd etmek ve hadsiz bir rahmete intisâb etmek için o cüz’-i ihtiyârînin eline bir vesîka veriyor. Belki de îmân, o cüz’-i ihtiyârînin elinde bir vesîka oluyor. Hem o cüz’-i ihtiyârî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem âciz, hem kısa, hem noksândır. Fakat nasıl ki bir asker, cüz’î kuvvetini devlet hesabına isti‘mâl ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işleri görür. Öyle de sırr-ı îmân ile o cüz’î cüz’-i ihtiyârî Cenâb-ı Hak nâmına onun yolunda isti‘mâl edilse, beş yüz sene genişliğinde bir cenneti dahi kazanabilir. Hem îmân geçmiş ve gelecek zamana nüfûz
SAYFA 37
edemeyen o cüz’-i ihtiyârînin dizginini cismimin elinden alıp kalbe ve rûha teslîm eder. Rûh ve kalbin dâire-i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler mâzîden, pek çok seneler müstakbelden dâire-i hayatına dâhil olduğundan, o cüz’-i ihtiyârî cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı mâzînin en derin derelerine kuvvet-i îmân ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def‘ edebildiği gibi, nûr-u îmân ile istikbâlin en uzak dağlarına kadar çıkar. Korkuları izâle eder.
İşte ey benim gibi ihtiyârlık zahmetini çeken ihtiyâr ve ihtiyâreler Mâdem elhamdülillâh biz ehl-i îmânız. Ve mâdem îmânda bu kadar nûrlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var. Ve mâdem ihtiyârlığımız bizi bu definenin içine daha ziyâde sevk ediyor. Elbette îmânlı ihtiyârlıktan şekvâ değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 38
[Altıncı Mes’ele]
Denizli Hapsi Meyvesi Risâlesi’nden
Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde îzâhı ve kat‘î hadsiz huccetleri bulunan îmân-ı billâh rüknünün binler küllî burhânlarından bir tek burhâna kısaca bir işârettir. Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hâlıkımızı tanıttır. Muallimlerimiz Allah’dan bahsetmiyorlar, dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân-ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’dan bahsedip Hâlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki: her kavanozunda hârika ve hassâs mîzânlarla alınmış hayâtdâr ma‘cunlar ve tiryâklar var. Şübhesiz, gāyet mahâretli ve kimyâger ve hakîm bir eczâcıyı gösterir. Öyle de küre-i arz eczâhânesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât kavanozlarındaki zîhayat ma‘cunlar ve tiryâklar cihetiyle
SAYFA 39
bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyâsıyla küre-i arz eczâhâne-i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm-i Zülcelâl’i, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem meselâ nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basît bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve mahâretli bir makinisti tanıttırır. Öyle de küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine-i Rabbâniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyâsıyla küre-i arzın ustasını ve sâhibini bildirir. ve tanıttırır.
Hem meselâ nasıl ki: gāyet mükemmel bin bir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzâr edilmiş depo ve iâşe ambarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve me’murunu bildirir. Öyle de bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede muntazaman seyâhat eden; ve yüz binler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan; ve seyâhatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi binler ayrı ayrı taâmlarla doldurarak kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren; ve küre-i arz denilen bu Rahmânî
SAYFA 40
iâşe ambarı ve bir sefîne-i Sübhâniye ve bin bir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyâsıyla o kat‘iyette ve o derecede küre-i arz deposunun sâhibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir. tanıttırır. sevdirir.
Hem nasıl ki: dört yüz bin millet içinde bulunan; ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti‘mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta‘lîmâtı ayrı ve terhîsâtı ayrı olan bir ordunun mu‘cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh, şübhesiz bedâhetle o hârika kumandanı gösterir. Takdîrkârâne sevdirir. Aynen öyle de, zemîn yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde nebâtât ve hayvanât milletlerinden dört yüz bin nev‘in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta‘lîm, terhîsleri gāyet mükemmel ve muntazam; ve hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan-ı a‘zam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise,
SAYFA 41
sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyâsıyla dikkatli ve aklı başında olanlara, o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdîslerle bildirir. Ve tahmîd ve tesbîhle sevdirir.
Hem nasıl ki: bir hârika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu‘cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebrîklerle tanıttırır. Yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmını kozmoğrafyanın dediğine bakılsa, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket ettikleri hâlde, intizâmını bozmuyor. Birbirine çarpmıyor. sönmüyor. yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon def‘adan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne-i Rahmânîde bir lâmba ve bir soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun
SAYFA 42
yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri, ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir, o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyâsıyla bu meşher-i a‘zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni‘ini o nûrânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır. Tesbîhâtla, takdîsâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ nasıl ki, bir kitap bulunsa ki: bir satırında bir kitap ince yazılmış; ve her bir kelimesi’nde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış; gāyet ma‘nîdâr ve bütün mes’eleleri birbirini te’yîd eder. Ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mahâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmûa, şeksiz gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir. tanıttırır. Mâşâllâh, Bârekellâh cümleleriyle takdîr ettirir. Aynen öyle de, bu kâinât kitâb-ı kebîri ki bir tek sahîfesi olan zemîn yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üç yüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki
SAYFA 43
üç yüz bin nebâtî ve hayvânî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam; ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasîdeyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz ma‘nîdâr ve her kelimesi’nde çok hikmetler bulunan şu mecmûa-i kâinât ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve ma‘nîdâr ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşyâ ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn-i kırâat ve fenn-i kitâbet, geniş mikyâslarıyla ve dürbün gözleriyle bu kitâb-ı kâinâtın Nakkāşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır. Allâhü Ekber cümlesiyle bildirir. Sübhânallâh takdîsiyle ta‘rîf eder. Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir. İşte bu fenlere kıyâsen yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyâsıyla ve husûsî aynasıyla ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hâlık-ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir. Sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
SAYFA 44
İşte bu muhteşem ve parlak bir burhân-ı vahdâniyet olan mezkûr hucceti ders vermek içindir ki: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetleriyle Hâlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdîk ederek, Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki: tam kudsî ve ayn-ı hakîkat bir ders aldık. Allâh senden râzı olsun, dediler. Ben de dedim: İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi‘ lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine; ve gāyet derece acziyle beraber hadsiz maddî, ma‘nevî düşmanları; ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyâçları bulunan; ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişâh-ı Zülcelâl’e intisâb edip, bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta-i istimdâd bularak, herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihâr ettiği gibi, o da böyle nihâyetsiz Kadîr ve Rahîm bir padişaha îmân ile intisâb etse; ve ubûdiyetle hizmetine girse; ve ecelin i‘dâm i‘lânını kendi hakkında terhîs tezkeresine çevirse, ne kadar memnûn ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihâr edebilir, kıyâs ediniz.