
SAYFA 21
ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile Eyvâh gençliğimizi bâd-ı hevâ, belki zararlı zâyi‘ ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-i meşrû‘ zevki için dünyada çok seneler gam ve keder; ve berzahta azâb ve zarar; ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir hâlde olduğu hâlde اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez; ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın. Ve muhâfaza eylesin. Âmîn.
[Risâle-i Nûr talebeleri tarafından sorulan bir suâle cevâb]
Âlem-i İslâm’ın mukadderâtıyla ciddî alâkadâr olan bu cihân harbinin dehşetli zamanlarında iki sene şimdi on sene kadar oldu, ne bizden ve ne de her gün hizmetinizde bulunan
SAYFA 22
Emîn’den bir def‘acık olsun sormadınız. Ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakîkat mı hükmediyor ki: bunu ehemmiyetten iskāt ediyor. Yâhûd onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var? diye Üstâdımızdan sorduk.
O da elcevab diyor ki: Evet bu cihân harbinden daha büyük bir hakîkat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için, cihân harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünki bu cihân harbinde iki hükûmet, küre-i arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhâkeme da‘vâsında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musâlaha ve sulh mahkemesine barışmak da‘vâları açılarak; ve dinsizliğin dehşetli cereyânı da semâvî dinler ile mücâdele-i azîmesi başladığı hengâmda, nev‘-i beşerin sosyalist tabakası ile burjuvalar tâifesinin mahkeme-i kübrâlarında açılan büyük da‘vâlarından çok mühim öyle bir da‘vâ açılmış ve öyle muazzam bir hakîkat meydana çıkmış ki: o da‘vânın tek bir adama isâbet eden mikdârı, bu cihân harbinden daha büyüktür. İşte o da‘vâ da budur ki: Şu zamanda
SAYFA 23
her mü’min için, belki herkes için, küre-i arz kadar bir bâkî tarla; ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı açılmış. Demek her bir tek adamın başına öyle bir da‘vâ açılmış ki: eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o da‘vâyı kazanmak için bütününü sarf edecek. Elbette o da‘vâyı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren dîvânedir. Hatta o da‘vâ o derece tehlikeye düşmüş ki: bir ehl-i keşfin müşâhedesiyle bir yerde ecel elinden terhîs tezkeresi alan kırk adamdan bir adam kazanabilmiş. Otuz dokuzu kaybetmiş.
İşte bu ehemmiyetli azîm da‘vâyı kazandıracak; ve yirmi senedir tecrübelerle onda sekizine o da‘vâyı kazandıran bir da‘vâ vekîli bulunsa, elbette aklı başında her adam, o da‘vâyı kazandıracak öyle bir da‘vâ vekîlini vazîfeye sevk edecek bir hizmete, her hâdisenin fevkınde ehemmiyet vermeye mükelleftir.
SAYFA 24
İşte o da‘vâ vekîlinin birisi, belki birincisi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risâle-i Nûr olduğuna, binler onunla o da‘vâyı kazananlar şâhiddir. Evet bu küre-i arza me’muriyetle gönderilen her insan, burada misâfir ve fânî olduğu ve mâhiyeti bir hayât-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat‘iyen tahakkuk etmiştir. O her bir insan bu zamanda hayât-ı ebediyesini kurtaracak olan istinâd kal‘aları sarsıldığından bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadâr ahbâbını ebedî terk etmekle beraber, bu dünyadan binler derece daha mükemmel bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak da‘vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesîkası olmazsa ve berâeti ve senedi olan i‘tikādı sağlam bir sûrette elde etmezse, o da‘vâyı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?
İşte bu hakîkate binâen benim ve kardeşlerimin her birimizin yüz derece aklımız ve fikrimiz ziyâdeleşse de, bu muazzam vazîfe-i kudsiyenin hizmetine ancak kâfî gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzûlî
SAYFA 25
ve mâlâya‘nî olur. Yalnız bu kadar var ki: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı, öteki da‘vâlar içinde bulunduğu; ve lüzûmsuz, sebebsiz bazen bize akılsızların tecâvüzleri ve taarruzları zamanlarında zarûret derecesinde istemeyerek bakmışız. HâşiyeHem de bu hakîkî ve pek büyük da‘vâ hâricindeki da‘vâlara ve boğuşmalara alâkadârâne fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki böyle geniş siyâsî ve heyecan veren dâirelere dikkat eden ve onlarla meşgūl olan bir adam, kısa bir dâire içinde vazîfedâr olduğu ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır. Veya şevki kırılır. Hem de o geniş câzibedâr siyâset ve boğuşma dâirelerine dikkat eden, bazen kapılır. Vazîfesini yapamadığı gibi selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikāmet-i fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de o ithâm altında kalabilir. Hatta bu noktada bana mahkemede hücûm ettikleri zaman dedim:
SAYFA 26
Güneş gibi hakîkat-i îmâniye ve Kur’âniye, yerdeki muvakkat ışıkların câzibesine tâbi‘ ve âlet olmadığı gibi, o hakîkati cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hâdisâta, belki kâinâta da âlet edemez, diye onları susturdum.
İşte Üstâdımızın cevâbı bitti.
Biz de bütün kuvvetimizle tasdîk ettik.
Risâle-i Nûr Şâkirdleri
SAYFA 27
[Leyle-i Kadir’de ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]
On üçüncü Söz’ün İkinci Makamı’nın Zeyli
Leyle-i Kadir’de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakîkate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki: Nev‘-i beşer bu son harb-i umûmî’nin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâd ile; ve merhametsiz tahrîbât ile; ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer ma‘sûmu perişan etmesiyle; ve mağlûbların dehşetli me’yûsiyetleriyle; ve gāliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahrîbâtlarını ta‘mîr edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umûma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti‘dâdâtın ve mâhiyet-i insaniyesinin umûmî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin sert ve sağır olan tabiatın Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin en boğucu aldatıcı en geniş perdesi olan siyâset,
SAYFA 28
rû-yu zemînin pek çirkin, pek gaddârâne hakîkî sûreti görünmesiyle; elbette ve elbette hiç şübhe yok ki: şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen nev‘-i beşerin ma‘şûk-u mecâzîsi olan hayât-ı dünyeviye, böyle çirkin ve geçici olmasından; fıtrat-ı beşerin hakîkî sevdiği, aradığı hayât-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak. Ve elbette hiç şübhe yok ki: bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şâkirdi bulunan; ve her hükmüne ve da‘vâsına, milyonlar ehl-i hakîkat tasdîk ile imza basan; ve her dakîkada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren; ve hiç bir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayât-ı bâkiyeyi ve saâdet-i ebediyeyi müjde veren; ve bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işareten on binler def‘a da‘vâ edip haber veren; ve sarsılmaz kat‘î delîllerle, şübhe getirmez hadsiz huccetleriyle hayât-ı bâkiyeyi kat‘iyetle müjde ve saâdet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev‘-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya ma‘nevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya
SAYFA 29
ve İngiltere’nin Kur’ân’ı kabûl etmeye çalışan meşhûr hatîbleri; ve Amerika’nın dîn-i hakkı arayan ehemmiyetli cem‘iyeti gibi rûy-u zemînin geniş kıt‘aları ve büyük hükûmetleri Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı arayacaklar. Ve hakîkatlerini anladıktan sonra bütün rûh ve canlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakîkat noktasında kat‘iyen Kur’ân’ın misli yoktur. Ve olamaz. Ve hiç bir şey bu mu‘cize-i ekberin yerini tutamaz.
Sâniyen Mâdem Risâle-i Nûr, bu mu‘cize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini göstermiş. ve en muannid düşmanlarını teslîme mecbûr etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hem hissiyâtı tam tenvîr edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazîne-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’hazi ve mercii olmayan ve bir mu‘cize-i ma‘neviyesi bulunan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi tam yapıyor. ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gāyet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert kuvvetli kal‘ası olan tabiatı, Tabiat Risâlesiyle parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyve’nin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Huccetleriyle
SAYFA 30
gāyet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nûr-u tevhîdi göstermiş. Elbette bize lâzım ve millete elzemdir ki: şimdi resmen izin verilen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmaya izin verilmesine binâen, Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük birer dershâne-i Nûriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder. Fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için hem ilim, hem ma‘rifetullâh, hem huzûr, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş on seneye mukābil inşâallâh Nûr medreseleri beş on haftada aynı netîceyi te’mîn edecek. Yirmi senedir ediyor. Hem hükûmet bu millet ve vatanın hayât-ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur’ân lemeâtlarına ve Kur’ân dellâlı olan Risâle-i Nûr’a, değil ilişmek, belki tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günâhlara keffâret ve gelecek şiddetli belâlara ve anarşiliğe karşı bir sed olabilsin.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 31
[Yedinci Recâ]
İhtiyârlar Lem‘asından
Bir zaman ihtiyârlığımın başlangıcında Eski Saîd’in gülmeleri, Yeni Saîd’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünyâ beni Eski Saîd zannedip oraya istediler. Gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde, Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyârlanmış, yıpranmış, eskimiş kal‘asının başına çıktım. O kal‘a, tahaccür etmiş hâdisât-ı târîhiye sûretinde bana göründü. Senenin ihtiyârlık mevsimiyle benim ihtiyârlığım, kal‘anın ihtiyârlığı, beşerin ihtiyârlığı, şânlı Osmânlı Devleti’nin ihtiyârlığı ve hilâfet saltanatının vefâtı ve dünyanın ihtiyârlığı; bana gāyet hazîn, rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde o yüksek kal‘ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı. Ve baktım. Birbiri içinde beni ihâta
SAYFA 32
eden dört beş ihtiyârlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i rûhiye Hâşiyehissettiğimden bir nûr, bir teselli, bir recâ aradım. Sağa yani mâzî olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken bana mâzî, pederimin ve ecdadımın ve nev‘imin bir mezâr-ı ekberi sûretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbâle dermân ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsâlimin ve nesl-i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü. Ünsiyet yerine dehşet verdi. Sağ ile soldan tevahhuş edip hazır günüme baktım. O gafletli ve târihvârî nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me’yûs olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım. Gördüm ki: o ağacın tek bir meyvesi var. O da benim cenazemdir. O ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim.
SAYFA 33
O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım. Gördüm ki: o aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla mebde’-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da dermân değil, derdime derd kattı. Sonra mecbûriyetle arkama baktım. Gördüm ki: esassız, fânî olan dünya hiçlik derelerinde ve yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken zehir ilâve etti. O cihetten dahi hayır görmediğimden ön tarafıma baktım. İleriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp ağzını açmış, bana bakıyor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kāfileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor. Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinâd ve silâh-ı müdâfaa olacak cüz’î bir cüz’-i ihtiyârîden başka bir şey elimde yok. O hadsiz a‘dâ ve hesabsız muzır şeylere tek bir silâh-ı insanî olan o cüz’-i ihtiyârî hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem îcâdsız olduğundan, kesbden başka bir şey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir.
SAYFA 34
Tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun. Ve ne de istikbâle hulûl edebilir. Tâ ondangelen korkuları men‘ etsin. Geçmiş ve geleceklere âit emellerime ve elemlerime fâidesi olmadığını gördüm. Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yûsiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın semâsında parlayan îmân nûrları imdâda yetişti. O altı ciheti o kadar tenvîr edip ışıklandırdı ki: gördüğüm o vahşetler, o karanlıklar yüz derece tezâuf etse idi, yine o nûr onlara karşı kâfî ve vâfî idi. Bütün o dehşetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi.
Şöyle ki: îmân o vahşetli geçmiş zamanın mezâr-ı ekber sûretini yırtıp ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma‘-ı ahbâb olduğunu biaynelyakîn, bihakkalyakîn gösterdi. Hem îmân bir kabr-i ekber sûretinde nazar-ı gafletle görünen gelecek zamanı, sevimli saâdet saraylarında bir ziyâfet-i Rahmâniye meclisi sûretinde biilmelyakîn gösterdi. Hem îmân nazar-ı gaflete bir tabut vaz‘iyetinde görünen