GENÇLİK REHBERİ

46

[Mukaddeme-i Haşriye]

Dokuzuncu Şuâ‘

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حٖینَ تُمْسُونَ وَحٖینَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِیًّا وَحٖینَ تُظْهِرُونَ یُخْرِجُ الْحَیَّ مِنَ الْمَیِّتِ وَیُخْرِجُ الْمَیِّتَ مِنَ الْحَیِّ وَیُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَیْهَا وَجَعَلَ بَیْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَتَفَكَّرُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِلْعَالِمٖینَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ مَنَامُكُمْ بِالَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاءُ كُمْ مِنْ فَضْلِهٖ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَسْمَعُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ یُرٖیكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَیُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَیُحْیٖی بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهٖ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ وَلَهُ مَنْ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ وَهُوَ الَّذٖی یَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ یُعٖیدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَیْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ

47

Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât-ı kübrânın ve haşri isbat eden şu kudsî berâhîn-i uzmânın bir nükte-i kübrâsı ve bir huccet-i uzmâsı, bu Dokuzuncu Şuâ‘da beyân edilecek.

Latîf bir inâyet-i Rabbâniyedir ki: bundan otuz sene evvel Eski Saîd’in yazdığı tefsîr mukaddemesi Muhâkemât nâmındaki eserin âhirinde İkinci Maksad Kur’ân’da haşre işâret eden iki âyet tefsîr ve beyân edilecek. نَحْوُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deyip durmuş. Daha yazamamış. Hâlık-ı Rahîm’ime delâil ve emârât-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfîk ihsân eyledi.

Evet bundan dokuz-on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ fermân-ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli huccetleri ve tefsîrleri bulunan Onuncu Söz’le Yirmi dokuzuncu Söz’ü in‘âm etti. Münkirleri susturdu. Hem îmân-ı haşrînin hücûm edilmez o iki metîn kal‘asından dokuz-on sene sonra, ikinci âyet olan başta mezkûr âyât-ı kübrânın tefsîrlerini bu risâle ile ikrâm etti.

48

İşte bu Dokuzuncu Şuâ‘, mezkûr âyât ile işâret edilen dokuz âlî makam ve bir ehemmiyetli Mukaddeme den ibârettir.

Mukaddeme: Haşir akîdesinin pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice-i câmiayı ihtisâr ile beyân; ve hayat-ı insaniyeye, hususan hayât-ı ictimâiyesine ne derece lüzûmlu ve zarûrî olduğu izhâr; ve bu îmân-ı haşrî akîdesinin pek çok huccetlerinden bir tek huccet-i külliyeyi icmâl ile göstermek; ve o akîde-i haşriye, ne kadar bedîhî ve şübhesiz bulunduğunu ifade etmekten ibâret olarak iki noktadır.

Birinci Nokta: Âhiret akîdesi, hayât-ı ictimâiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü’l-esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret ederiz.

Birincisi: Nev‘-i beşerin bir cihette hemen yarısını teşkîl eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilir. Ve gāyet zayıf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve-i

49

ma‘neviye bulabilir. Ve her şeyden çabuk ağlayan gāyet mukāvemetsiz mizâc-ı rûhunda o cennet ile bir ümîd bulup mesrûrâne yaşayabilirler. Meselâ cennet fikriyle der: Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer. Bizden daha güzel yaşar. Ve keyif eder. Yoksa her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zayıf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukāvemetlerini ve kuvve-i ma‘neviyelerini zîr u zeber ederek, gözleriyle beraber rûh ve kalb ve akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya dîvâne bir bedbaht hayvan olacaktı.

İkinci Delîl: Nev‘-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyârlar, yalnız hayât-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadâr oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukābil bir teselli bulabilirler. Ve çocuk hükmüne gelen serîütteessür rûhlarında ve mizâçlarında, mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me’yûsiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümîdiyle mukābele edebilirler. Yoksa o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirâhat-i kalbiyeye çok muhtâç

50

o endişeli babalar ve analar, öyle bir vâveylâ-yı rûhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki: bu dünya onlara bir zindan ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.

Üçüncü Delîl: İnsanların hayât-ı ictimâiyesine en kuvvetli medâr olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyânda olan hissiyâtlarını ve ifrâtkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümden ve tahrîbâttan durduran ve hayât-ı ictimâiyenin hüsn-ü cereyânını te’mîn eden, yalnız cehennem fikridir. Yoksa cehennem endişesi olmazsa, اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ kāidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesâtlarının peşinde bîçâre zayıflara, âcizlere dünyayı cehenneme çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti, gāyet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.

Dördüncü Delîl: Nev‘-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cem‘iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir cennet, bir melce’, bir tahassungâh ise, âile hayatıdır. Ve herkesin hânesi küçük bir dünyasıdır. Ve o hânenin ve âile hayatının hayatı ve saâdeti ise, samîmî ve ciddî ve vefâdârâne hürmet ve hakîkî ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîkî hürmet ve samîmî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve dâimî

51

bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hudûdsuz bir hayâtta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle, akîdesiyle olabilir. Meselâ der: Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayâtta dâimî bir refîka-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyâr ve çirkin olmuş ise de, zararı yok. Çünki ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî bir arkadaşlığın hâtırı için her fedâkârlığı ve merhameti yaparım, diyerek o ihtiyâre karısına güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukābele edebilir. Yoksa kısacık bir iki sâat sûrî bir refâkatten sonra, ebedî bir firâk ve mufârakate uğrayan o arkadaşlık, elbette gāyet sûrî ve muvakkat ve esassız hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye ma‘nâsında bir mecâzî merhamet ve sun‘î bir hürmet verebilir. Ve hayvanâtta olduğu gibi başka menfaatler ve sâir gālib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip, o dünya cennetini cehenneme çevirir.

İşte îmân-ı haşrînin yüzer neticelerinden birisi, hayât-ı ictimâiye-i insâniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve fâidelerinden mezkûr dört delîle sâirleri kıyâs edilse, anlaşılır ki: hakîkat-i haşriyenin

52

tahakkuku ve vukū‘u, insaniyetin ulvî hakîkati ve küllî hâceti derecesinde kat‘îdir. Belki insanın midesindeki ihtiyâcın vücûdu, taâmların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir. Ve eğer bu hakîkat-i haşriyenin netîceleri insaniyetten çıksa, o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayâtdâr olan insaniyet mâhiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukūt edeceğini isbat eder. Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyâtıyla çok alâkadâr olan ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkiyyûnun kulakları çınlasın. Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?

İkinci Nokta: Hakîkat-i haşriyenin hadsiz burhânlarından sâir erkân-ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hulâsasından çıkan bir burhânı gāyet muhtasar bir sûrette beyân eder. Şöyle ki: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine delâlet eden bütün mu‘cizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkāniyetinin bütün burhânları birden hakîkat-i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbat ederler. Çünki bu zâtın bütün hayatında bütün da‘vâları

53

vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor. Hem umûm peygamberleri tasdîk eden ve ettiren bütün mu‘cizeleri ve huccetleri, aynı hakîkate şehâdet eder. Hem وَبِرُسُلِهٖ kelimesinden sonra gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَبِكُتُبِهٖ şehâdeti de aynı hakîkate şehâdet eder.

Şöyle ki: başta Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakkāniyetini isbat eden bütün mu‘cizeleri, hakîkatleri ve huccetleri birden hakîkat-i haşriyenin tahakkukuna ve vukūuna şehâdet edip isbat ederler. Çünki Kur’ân’ın hemen üçten birisi haşirdir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında, gāyet kuvvetli âyât-ı haşriyedir. Sarîhan ve işareten binler âyâtıyla aynı hakîkati haber verip isbat eder, gösterir. Meselâ: اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَیْءٌ عَظٖیمٌ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ عَمَّ یَتَسَٓاءَ لُونَ هَلْ اَتٰیكَ حَدٖیثُ الْغَاشِیَةِ gibi otuz kırk sûrelerin başlarında bütün kat‘iyetiyle hakîkat-i haşriyeyi, kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakîkati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetlerde dahi o hakîkatin çeşit çeşit delîllerini beyân edip iknâ‘ eder.

54

Acaba bir tek âyetin bir tek işareti, gözümüz önünde ulûm-u İslâmiye’de müteaddid ilmî ve kevnî hakîkatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleri ve da‘vâlarıyla güneş gibi zuhûr eden îmân-ı haşrî hakîkatsiz olması, güneşin inkârı, belki kâinâtın ademi gibi hiç bir cihet-i imkânı var mı? Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz mı?

Acaba bir sultânın bir tek işâretinin yalan olmaması için, bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddî ve izzetli sultânın binler sözlerini ve va‘dlerini ve tehdîdlerini yalan çıkarmak, hiç bir cihette kābil midir? Ve hakîkatsiz olmak mümkün müdür?

Acaba on üç asırda fâsılasız olarak hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakîkat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu ma‘nevî Sultân-ı Zîşân’ın bir tek işareti, böyle bir hakîkati isbat etmeye kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakîkat-i haşriyeyi gösterip isbat ettikten sonra, o hakîkati tanımayan bir echel-i ahmak için cehennem azâbı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı? Hem birer zamana ve birer devre

55

hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umûm zamanlara hükümrân olan Kur’ân’ın tafsîlâtla, îzâhâtla, tekrar ile beyân ve isbat ettiği hakîkat-i haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakîkati kat‘î kabûl ile beraber, tafsîlâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân, fakat kuvvetli bir tarzda iddiâ ve isbatları, Kur’ân’ın da‘vâsını binler imza ile tasdîk ederler.

Bu bahsin münâsebetiyle Risâle-i Münâcât’ın âhirinde îmân-ı bilyevmi’l-âhir rüknüne, sâir rükünlerin, hususan rusül ve kütüb ün şehâdeti, münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hulâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir huccet-i haşriye, aynen buraya giriyor. Şöyle ki Münâcât’da demiş:

Ey Rabb-i Rahîmim Resûl-ü Ekrem’in asm ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur’ân ve Resûl-ü Ekrem’in asm olarak bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler as, bu dünyada her tarafta nümûneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerin tecellîleri, daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine; ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, nümûneleri müşâhede edilen ihsânâtının, daha şa‘şaalı bir tarzda dâr-ı saadette istimrârına ve bekāsına;

56

ve bu kısa hayât-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbetle refâkat eden müştâkların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ‘ ile, ittifâk ile şehâdet ve delâlet ve işâret ederler. Hem yüzer mu‘cizât-ı bâhirelerine ve âyât-ı kātıalarına istinâden, başta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Hakîm’in olarak bütün nûrânî rûhların sâhibleri olan peygamberler as; ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler; ve bütün keskin ve nûrlu akılların ma‘denleri olan sıddîkînler; ve bütün suhuf-u semâviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va‘dlerine ve tehdîdlerine istinâden, hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi âhireti iktizâ eden kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine i‘timâden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan i‘tikādlarına ve îmânlarına binâen saâdet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. ve ehl-i dalâlet için cehennem ve ehl-i hidâyet için cennet bulunduğunu haber verip i‘lân ediyorlar. Kuvvetli îmân edip şehâdet ediyorlar.

57

Ey Kadîr-i Hakîm Ey Rahmân-ı Rahîm Ey Sâdıku’l-va‘di’l-Kerîm Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr-ı Zülcelâl Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar va‘dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak ve tekzîb etmek; ve saltanat-ı Rubûbiyetinin kat‘î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak; ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdîk ve sana itâat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da‘vâlarını reddetmek, dinlememek; ve küfür ve isyan ile ve seni va‘dinde tekzîb etmekle senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında onları tasdîk etmekten yüz binler derece mukaddessin. Ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten senin o nihâyetsiz adâletini ve nihâyetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini hadsiz derecede takdîs ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki: o yüz binler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiyâ, asfiyâ, evliyâlar hakkalyakîn, ilmelyakîn, aynelyakîn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekādaki ihsânâtının definelerine

58

ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehâdetleri, hak ve hakîkattir. Ve işaretleri, doğru ve mutâbıktır. Ve beşâretleri, sâdık ve vâki‘dir. Ve onlar bütün hakîkatlerin mercii ve güneşi ve hâmîsi olan Hakk isminin en büyük bir şuâ‘ı, bu hakîkat-i kübrâ-yı haşriye olduğunu îmân ederek, senin emrin ile, senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar. Ve ayn-ı hakîkat olarak ta‘lîm ediyorlar.

Rab Bunların ders ve ta‘lîmlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risâle-i Nûr talebelerine îmân-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefâatlerine mazhar eyle. Âmîn.

Hem nasıl ki Kur’ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkāniyetini isbat eden umûm delîller, huccetler; ve Habîbullâh’ın asm, belki bütün enbiyânın nübüvvetlerini isbat eden umûm mu‘cizeler, burhânlar dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden

59

ekser delîller ve huccetler, dolayısıyla rubûbiyetin ve ulûhiyetin en büyük medârı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekānın vücûduna, açılmasına şehâdet ederler. Çünki gelecek makamâtta beyân ve isbat edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti, hem umûm sıfatları, hem ekser isimleri, hem rubûbiyet, ulûhiyet, rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi vasıfları, şe’nleri; lüzûm derecesinde âhireti iktizâ; ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzâm; ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşir ve neşri isterler. Evet mâdem ezelî, ebedî bir Allâh var. elbette saltanat-ı Ulûhiyetinin sermedî bir medârı olan âhiret vardır. Ve mâdem bu kâinâtta ve zîhayatta, gāyet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet-i mutlaka var. Ve görünüyor. Elbette o rubûbiyetin haşmetini sukūttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.

Hem mâdem göz ile görünen bu hadsiz in‘âmlar, ihsânlar, lütuflar, keremler, inâyetler, rahmetler perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in‘âmı

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç