
SAYFA 15
[Birkaç bîçâre gençlere verilen bir tenbîh, bir ders ve bir ihtârdır.]
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te’sîrli bir ihtâr almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risâle-i Nûr’dan meded isteyen gençlere dediğim gibi bunlara dahi dedim ki: Sizdeki gençlik kat‘iyen gidecek. Eğer siz dâire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi‘ olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik ni‘metine karşı bir şükür olarak iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarf etseniz, o gençlik ma‘nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.
Hayat ise, eğer îmân olmazsa veyâhûd isyan ile o îmân te’sîr etmezse, hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir.
SAYFA 16
Çünki insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadârdır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor. bozuyor. Hususan gayr-i meşrû‘ ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma‘dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadârlığı ile ona zulümâtlar, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i‘tikādsızlığı cihetiyle yine ma‘dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulümâtlar veriyorlar. Eğer îmân hayâta hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar
SAYFA 17
îmânın nûruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman-ı hâzır gibi rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve ma‘nevî ezvâkı ve envâr-ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakîkatin İhtiyâr Risâlesi’nde Yedinci Recâ’da îzâhı var. Ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir. Hayâtın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îmân ile hayatlandırınız. Ve ferâizle zînetlendiriniz. Ve günâhlardan çekinmekle muhâfaza ediniz. Her gün ve her yerde ve hervakit vefiyâtların gösterdikleri dehşetli hakîkat-i mevt ise, size başka gençlere söylediğim gibi bir temsîl ile beyân ediyorum. Meselâ burada gözümüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango, fakat pek büyük bir ikrâmiye biletleri veren dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ küll-i hâl ister istemez, hiç başka çâre yok, oraya da‘vet edileceğiz. Bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakîka ya Gel i‘dâm biletini al, darağacına çık veyâhûd Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikrâmiye bileti sana çıkmış. Gel, al
SAYFA 18
demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gāyet tatlı, fakat zehirli bir helvâ getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsâlsiz ikrâmiye biletini alırsınız. İşte bu dârağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar. Ve oraya girinceye kadar da o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikrâmiye biletini alanlar, çendân görünmüyorlar. Ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikrâmiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük me’mûrlar ve bu işle alâkadâr büyük zâtlar, yüksek sesle i‘lân ediyorlar ve haber veriyorlar ki: o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile
SAYFA 19
gördüğünüz gibi, bu ikrâmiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şekk ve şübhesiz gündüz gibi kat‘î biliniz, dedi.
İşte bu temsîl gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr-i meşrû‘ dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazîne-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesîkası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyâr fark etmeyerek her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât-ı gayr-i meşrûayı terk edip, tılsım-ı Kur’ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât-ı beşer piyangosundan çıkan saâdet-i ebediye hazînesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiyâ aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakîkat müttefikan haber veriyorlar. Ve âsârını gösteriyorlar.
SAYFA 20
Elhâsıl: Gençlik gidecek. Sefâhette gitmiş ise hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini; ve öyle gençler ekseriyetle sû’-i isti‘mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere; ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere; ve ma‘nevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân-ı hâlinden gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû’-i isti‘mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-i meşrû‘ dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta ehl-i keşfe’l-kuburun müşâhedâtıyla ve bütün ehl-i hakîkatin tasdîkiyle ve şehâdetiyle ekser azâblar, gençlik sû’-i isti‘mâlâtının netîcesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev‘-i insanın ekseriyetini teşkîl eden ihtiyârlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette
SAYFA 21
ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile Eyvâh gençliğimizi bâd-ı hevâ, belki zararlı zâyi‘ ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-i meşrû‘ zevki için dünyada çok seneler gam ve keder; ve berzahta azâb ve zarar; ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir hâlde olduğu hâlde اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez; ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın. Ve muhâfaza eylesin. Âmîn.
[Risâle-i Nûr talebeleri tarafından sorulan bir suâle cevâb]
Âlem-i İslâm’ın mukadderâtıyla ciddî alâkadâr olan bu cihân harbinin dehşetli zamanlarında iki sene şimdi on sene kadar oldu, ne bizden ve ne de her gün hizmetinizde bulunan
SAYFA 22
Emîn’den bir def‘acık olsun sormadınız. Ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakîkat mı hükmediyor ki: bunu ehemmiyetten iskāt ediyor. Yâhûd onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var? diye Üstâdımızdan sorduk.
O da elcevab diyor ki: Evet bu cihân harbinden daha büyük bir hakîkat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için, cihân harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünki bu cihân harbinde iki hükûmet, küre-i arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhâkeme da‘vâsında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musâlaha ve sulh mahkemesine barışmak da‘vâları açılarak; ve dinsizliğin dehşetli cereyânı da semâvî dinler ile mücâdele-i azîmesi başladığı hengâmda, nev‘-i beşerin sosyalist tabakası ile burjuvalar tâifesinin mahkeme-i kübrâlarında açılan büyük da‘vâlarından çok mühim öyle bir da‘vâ açılmış ve öyle muazzam bir hakîkat meydana çıkmış ki: o da‘vânın tek bir adama isâbet eden mikdârı, bu cihân harbinden daha büyüktür. İşte o da‘vâ da budur ki: Şu zamanda
SAYFA 23
her mü’min için, belki herkes için, küre-i arz kadar bir bâkî tarla; ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı açılmış. Demek her bir tek adamın başına öyle bir da‘vâ açılmış ki: eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o da‘vâyı kazanmak için bütününü sarf edecek. Elbette o da‘vâyı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren dîvânedir. Hatta o da‘vâ o derece tehlikeye düşmüş ki: bir ehl-i keşfin müşâhedesiyle bir yerde ecel elinden terhîs tezkeresi alan kırk adamdan bir adam kazanabilmiş. Otuz dokuzu kaybetmiş.
İşte bu ehemmiyetli azîm da‘vâyı kazandıracak; ve yirmi senedir tecrübelerle onda sekizine o da‘vâyı kazandıran bir da‘vâ vekîli bulunsa, elbette aklı başında her adam, o da‘vâyı kazandıracak öyle bir da‘vâ vekîlini vazîfeye sevk edecek bir hizmete, her hâdisenin fevkınde ehemmiyet vermeye mükelleftir.
SAYFA 24
İşte o da‘vâ vekîlinin birisi, belki birincisi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risâle-i Nûr olduğuna, binler onunla o da‘vâyı kazananlar şâhiddir. Evet bu küre-i arza me’muriyetle gönderilen her insan, burada misâfir ve fânî olduğu ve mâhiyeti bir hayât-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat‘iyen tahakkuk etmiştir. O her bir insan bu zamanda hayât-ı ebediyesini kurtaracak olan istinâd kal‘aları sarsıldığından bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadâr ahbâbını ebedî terk etmekle beraber, bu dünyadan binler derece daha mükemmel bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak da‘vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesîkası olmazsa ve berâeti ve senedi olan i‘tikādı sağlam bir sûrette elde etmezse, o da‘vâyı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?
İşte bu hakîkate binâen benim ve kardeşlerimin her birimizin yüz derece aklımız ve fikrimiz ziyâdeleşse de, bu muazzam vazîfe-i kudsiyenin hizmetine ancak kâfî gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzûlî
SAYFA 25
ve mâlâya‘nî olur. Yalnız bu kadar var ki: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı, öteki da‘vâlar içinde bulunduğu; ve lüzûmsuz, sebebsiz bazen bize akılsızların tecâvüzleri ve taarruzları zamanlarında zarûret derecesinde istemeyerek bakmışız. HâşiyeHem de bu hakîkî ve pek büyük da‘vâ hâricindeki da‘vâlara ve boğuşmalara alâkadârâne fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki böyle geniş siyâsî ve heyecan veren dâirelere dikkat eden ve onlarla meşgūl olan bir adam, kısa bir dâire içinde vazîfedâr olduğu ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır. Veya şevki kırılır. Hem de o geniş câzibedâr siyâset ve boğuşma dâirelerine dikkat eden, bazen kapılır. Vazîfesini yapamadığı gibi selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikāmet-i fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de o ithâm altında kalabilir. Hatta bu noktada bana mahkemede hücûm ettikleri zaman dedim:
SAYFA 26
Güneş gibi hakîkat-i îmâniye ve Kur’âniye, yerdeki muvakkat ışıkların câzibesine tâbi‘ ve âlet olmadığı gibi, o hakîkati cidden tanıyan, değil küre-i arzdaki hâdisâta, belki kâinâta da âlet edemez, diye onları susturdum.
İşte Üstâdımızın cevâbı bitti.
Biz de bütün kuvvetimizle tasdîk ettik.
Risâle-i Nûr Şâkirdleri
SAYFA 27
[Leyle-i Kadir’de ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]
On üçüncü Söz’ün İkinci Makamı’nın Zeyli
Leyle-i Kadir’de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakîkate pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki: Nev‘-i beşer bu son harb-i umûmî’nin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâd ile; ve merhametsiz tahrîbât ile; ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer ma‘sûmu perişan etmesiyle; ve mağlûbların dehşetli me’yûsiyetleriyle; ve gāliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahrîbâtlarını ta‘mîr edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla; ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umûma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti‘dâdâtın ve mâhiyet-i insaniyesinin umûmî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin sert ve sağır olan tabiatın Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin en boğucu aldatıcı en geniş perdesi olan siyâset,
SAYFA 28
rû-yu zemînin pek çirkin, pek gaddârâne hakîkî sûreti görünmesiyle; elbette ve elbette hiç şübhe yok ki: şimâlde, garbda, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen nev‘-i beşerin ma‘şûk-u mecâzîsi olan hayât-ı dünyeviye, böyle çirkin ve geçici olmasından; fıtrat-ı beşerin hakîkî sevdiği, aradığı hayât-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak. Ve elbette hiç şübhe yok ki: bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şâkirdi bulunan; ve her hükmüne ve da‘vâsına, milyonlar ehl-i hakîkat tasdîk ile imza basan; ve her dakîkada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren; ve hiç bir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayât-ı bâkiyeyi ve saâdet-i ebediyeyi müjde veren; ve bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işareten on binler def‘a da‘vâ edip haber veren; ve sarsılmaz kat‘î delîllerle, şübhe getirmez hadsiz huccetleriyle hayât-ı bâkiyeyi kat‘iyetle müjde ve saâdet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev‘-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya ma‘nevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya