GENÇLİK REHBERİ

12

Hem senin aklın, rûhun, kalbin, duyguların ulvî vazîfelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezîl işlerine iştirâk ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmâna dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve kalb ve rûhun, gāyet derecede tedennî ve tereddî ve sukūt edip pis heves ve rezîl nefse inkılâb etmişler. Mesh olmuşlar. Elbette bu cihette sana cehennemi; ve mazlum ehl-i îmâna cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.

[Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]

Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet nasıl ki: târihlerde eski zamanlarda Amazonlar nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye olarak hârika harbler yaptıkları

13

naklediliyor. Aynen öyle de, bu zamanda zındıka dalâleti İslâmiyet’e karşı muhârebesinde nefs-i emmârenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esîr edip ve kalb ve rûhlarını kebâir ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâ-mahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak o bıçaklı bacaklar cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını; ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtâç olduğu münâsib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belâ bulur. Hatta bu hâlin netîcesi olarak, o âhirzamanda bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riâyetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.

14

Mâdem hakîkat budur. Ve mâdem her güzel, güzelliğini sever. ve elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister. Ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik bir ni‘mettir. Ni‘mete şükredilse, ma‘nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir. Elbette aklı varsa, hüsün ve cemâlini günâhları kazanmak ve kazandırmak ve çirkin ve zehirli yapmak; ve o ni‘meti küfrân ile medâr-ı azâb bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî beş on senelik cemâli bâkîleştirmek için meşrû‘ bir tarzda isti‘mâl ile o ni‘mete şükredecek. Yoksa ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp me’yûsâne ağlayacak. Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur’âniye zînetiyle o cemâl güzelleştirilse, o fânî hüsün ma‘nen bâkî kalacağı; ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdâr aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî netîceyi elinden kaçırmayacak.

15

[Birkaç bîçâre gençlere verilen bir tenbîh, bir ders ve bir ihtârdır.]

Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te’sîrli bir ihtâr almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risâle-i Nûr’dan meded isteyen gençlere dediğim gibi bunlara dahi dedim ki: Sizdeki gençlik kat‘iyen gidecek. Eğer siz dâire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi‘ olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik ni‘metine karşı bir şükür olarak iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarf etseniz, o gençlik ma‘nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.

Hayat ise, eğer îmân olmazsa veyâhûd isyan ile o îmân te’sîr etmezse, hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir.

16

Çünki insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadârdır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor. bozuyor. Hususan gayr-i meşrû‘ ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma‘dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadârlığı ile ona zulümâtlar, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i‘tikādsızlığı cihetiyle yine ma‘dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulümâtlar veriyorlar. Eğer îmân hayâta hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar

17

îmânın nûruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman-ı hâzır gibi rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve ma‘nevî ezvâkı ve envâr-ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakîkatin İhtiyâr Risâlesi’nde Yedinci Recâ’da îzâhı var. Ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayâtın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îmân ile hayatlandırınız. Ve ferâizle zînetlendiriniz. Ve günâhlardan çekinmekle muhâfaza ediniz. Her gün ve her yerde ve hervakit vefiyâtların gösterdikleri dehşetli hakîkat-i mevt ise, size başka gençlere söylediğim gibi bir temsîl ile beyân ediyorum. Meselâ burada gözümüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango, fakat pek büyük bir ikrâmiye biletleri veren dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ küll-i hâl ister istemez, hiç başka çâre yok, oraya da‘vet edileceğiz. Bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakîka ya Gel i‘dâm biletini al, darağacına çık veyâhûd Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikrâmiye bileti sana çıkmış. Gel, al

18

demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gāyet tatlı, fakat zehirli bir helvâ getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsâlsiz ikrâmiye biletini alırsınız. İşte bu dârağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar. Ve oraya girinceye kadar da o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikrâmiye biletini alanlar, çendân görünmüyorlar. Ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikrâmiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük me’mûrlar ve bu işle alâkadâr büyük zâtlar, yüksek sesle i‘lân ediyorlar ve haber veriyorlar ki: o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile

19

gördüğünüz gibi, bu ikrâmiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şekk ve şübhesiz gündüz gibi kat‘î biliniz, dedi.

İşte bu temsîl gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr-i meşrû‘ dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazîne-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesîkası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyâr fark etmeyerek her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât-ı gayr-i meşrûayı terk edip, tılsım-ı Kur’ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât-ı beşer piyangosundan çıkan saâdet-i ebediye hazînesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiyâ aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakîkat müttefikan haber veriyorlar. Ve âsârını gösteriyorlar.

20

Elhâsıl: Gençlik gidecek. Sefâhette gitmiş ise hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini; ve öyle gençler ekseriyetle sû’-i isti‘mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere; ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere; ve ma‘nevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân-ı hâlinden gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû’-i isti‘mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-i meşrû‘ dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta ehl-i keşfe’l-kuburun müşâhedâtıyla ve bütün ehl-i hakîkatin tasdîkiyle ve şehâdetiyle ekser azâblar, gençlik sû’-i isti‘mâlâtının netîcesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev‘-i insanın ekseriyetini teşkîl eden ihtiyârlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette

21

ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile Eyvâh gençliğimizi bâd-ı hevâ, belki zararlı zâyi‘ ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız diyecekler. Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-i meşrû‘ zevki için dünyada çok seneler gam ve keder; ve berzahta azâb ve zarar; ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir hâlde olduğu hâlde اَلرَّاضٖی بِالضَّرَرِ لَا یُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez; ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın. Ve muhâfaza eylesin. Âmîn.

[Risâle-i Nûr talebeleri tarafından sorulan bir suâle cevâb]

Âlem-i İslâm’ın mukadderâtıyla ciddî alâkadâr olan bu cihân harbinin dehşetli zamanlarında iki sene şimdi on sene kadar oldu, ne bizden ve ne de her gün hizmetinizde bulunan

22

Emîn’den bir def‘acık olsun sormadınız. Ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakîkat mı hükmediyor ki: bunu ehemmiyetten iskāt ediyor. Yâhûd onun ile meşgul olmanın bir zararı mı var? diye Üstâdımızdan sorduk.

O da elcevab diyor ki: Evet bu cihân harbinden daha büyük bir hakîkat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için, cihân harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünki bu cihân harbinde iki hükûmet, küre-i arzın hâkimiyeti için mürâfaa ve muhâkeme da‘vâsında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musâlaha ve sulh mahkemesine barışmak da‘vâları açılarak; ve dinsizliğin dehşetli cereyânı da semâvî dinler ile mücâdele-i azîmesi başladığı hengâmda, nev‘-i beşerin sosyalist tabakası ile burjuvalar tâifesinin mahkeme-i kübrâlarında açılan büyük da‘vâlarından çok mühim öyle bir da‘vâ açılmış ve öyle muazzam bir hakîkat meydana çıkmış ki: o da‘vânın tek bir adama isâbet eden mikdârı, bu cihân harbinden daha büyüktür. İşte o da‘vâ da budur ki: Şu zamanda

23

her mü’min için, belki herkes için, küre-i arz kadar bir bâkî tarla; ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek da‘vâsı açılmış. Demek her bir tek adamın başına öyle bir da‘vâ açılmış ki: eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o da‘vâyı kazanmak için bütününü sarf edecek. Elbette o da‘vâyı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren dîvânedir. Hatta o da‘vâ o derece tehlikeye düşmüş ki: bir ehl-i keşfin müşâhedesiyle bir yerde ecel elinden terhîs tezkeresi alan kırk adamdan bir adam kazanabilmiş. Otuz dokuzu kaybetmiş.

İşte bu ehemmiyetli azîm da‘vâyı kazandıracak; ve yirmi senedir tecrübelerle onda sekizine o da‘vâyı kazandıran bir da‘vâ vekîli bulunsa, elbette aklı başında her adam, o da‘vâyı kazandıracak öyle bir da‘vâ vekîlini vazîfeye sevk edecek bir hizmete, her hâdisenin fevkınde ehemmiyet vermeye mükelleftir.

24

İşte o da‘vâ vekîlinin birisi, belki birincisi Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risâle-i Nûr olduğuna, binler onunla o da‘vâyı kazananlar şâhiddir. Evet bu küre-i arza me’muriyetle gönderilen her insan, burada misâfir ve fânî olduğu ve mâhiyeti bir hayât-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat‘iyen tahakkuk etmiştir. O her bir insan bu zamanda hayât-ı ebediyesini kurtaracak olan istinâd kal‘aları sarsıldığından bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadâr ahbâbını ebedî terk etmekle beraber, bu dünyadan binler derece daha mükemmel bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak da‘vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesîkası olmazsa ve berâeti ve senedi olan i‘tikādı sağlam bir sûrette elde etmezse, o da‘vâyı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?

İşte bu hakîkate binâen benim ve kardeşlerimin her birimizin yüz derece aklımız ve fikrimiz ziyâdeleşse de, bu muazzam vazîfe-i kudsiyenin hizmetine ancak kâfî gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzûlî

25

ve mâlâya‘nî olur. Yalnız bu kadar var ki: Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir kısmı, öteki da‘vâlar içinde bulunduğu; ve lüzûmsuz, sebebsiz bazen bize akılsızların tecâvüzleri ve taarruzları zamanlarında zarûret derecesinde istemeyerek bakmışız. HâşiyeHem de bu hakîkî ve pek büyük da‘vâ hâricindeki da‘vâlara ve boğuşmalara alâkadârâne fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki böyle geniş siyâsî ve heyecan veren dâirelere dikkat eden ve onlarla meşgūl olan bir adam, kısa bir dâire içinde vazîfedâr olduğu ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır. Veya şevki kırılır. Hem de o geniş câzibedâr siyâset ve boğuşma dâirelerine dikkat eden, bazen kapılır. Vazîfesini yapamadığı gibi selâmet-i kalbini ve hüsn-ü niyetini ve istikāmet-i fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de o ithâm altında kalabilir. Hatta bu noktada bana mahkemede hücûm ettikleri zaman dedim:

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç