GENÇLİK REHBERİ

7

Bir zaman Eskişehir Hapishânesinin penceresinde oturmuştum.

Karşısında bulunan lise mektebinin büyük kızları, onun havlusunda gülerek raks ederken onları o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli sene sonraki vaz‘iyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı. Ondan bu gelen hakîkat inkişâf etti. Yani elli sene sonraki hâllerini ma‘nevî ve hayâlî bir sinema ile gördüm ki: o gülen altmış kızdan ellisi, kabirde azâb çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celb ediyorlar. Ben de onlara ağladım. Fitne-i âhirzamanın mâhiyeti bana göründü ki: O fitnenin en dehşetlisi ve câzibedârı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyârı selb edip pervâne gibi sefâhet ateşine atıyor. Ve bir dakîka hayât-ı dünyeviyeyi, senelerle hayât-ı bâkiyeye tercîh ettiriyor.

8

Ben bir gün sokağa bakarken o fitnenin te’sîrli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: Bu bîçâreler, kendilerini bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar, diye düşünürken, birden o fitneyi ateşlendiren ve ta‘lîm eden irtidâdkâr bir şahs-ı ma‘nevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:

Ey cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini fedâ eden; ve sefîhâne dalâleti severek irtikâb eden; ve hevesât-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhâdı kabûl eden; ve hayatı perestişedip ölümden şiddetli korkan; ve kabri hâtırına getirmek istemeyen; ve irtidâda yüz tutan bedbaht Kat‘iyen bil ki: dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan bu saatten evvel ve bu dakîkadan sonra, bilumûm senin bu kâinâtın ve mâzî ve müstakbelin ve geçmiş nev‘in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tamâmen ma‘dûm ve ölüdürler. İşte insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadâr olduğun

9

bütün o seyyâr dünyalar ve seyyâl kâinâtlar, mütemâdiyen senin dalâletin sûretiyle senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz bu ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuûrun varsa kalbini yakıyor. Rûhun varsa yandırıyor. Aklın sönmemiş ise gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatçik sarhoşça sefâhetin ve pis lezzetin bu nihâyetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukābil gelebilirse, o sefâhette kal. Yoksa aklını başına al. O ma‘nevî cehennemden kurtulmak ve îmânın bu dünyada dahi te’mîn ettiği bir ma‘nevî cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için Kur’ân’ın dersini dinle. Cüz’î fânî bir dakîka lezzeti küllî, bâkî, dâimî, îmânî Hâşiyelezzetler ile mübâdele et.

10

Hem deme ki: ben hayvan gibi hayâtımı geçireceğim. Çünki hayvana nisbeten mâzî, müstakbel; gayb hükmündedir. Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm, o gaybı onlara bildirmemekle onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hatta kesilmek için yatırılan bir tavuk hiç bir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister, fakat his gider. O elemden de kurtulur. Demek Cenâb-ı Hakk’ın gāyet büyük ve mükemmel bir rahmeti ve re’fet’i ve şefkati gaybı bildirmemektedir. Bilhassa ma‘sûm hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefîhâne lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin. Çünki hayvana nisbeten gaybî

11

olan şeyleri senin aklın görüyor. Elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirâhat-ı tâmmeden bilkülliye mahrumsun. Hem senin medâr-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana büyük bir sahrâdan bir parmak kadar yere inhisâr; ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsûs olduğundan sun‘î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gāyet cüz’î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür. Hiçe iner. Fakat îmân ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, îmân cihetiyle mevcûd bulunan mâzî ve müstakbeli ihâta ettiğinden insaniyeti ve kemâlâtı o nisbette teâlî eder. Hem senin dünyaca muvaffakiyetin, elmasçı ve dîvâne olmuş bir Yahûdînin cam parçalarını elmas fiyatıyla aldığı gibi, sen de küçücük kısacık bir zamana, bir hayâta, uzun ve dâimî ve geniş bir hayâtın fiyatını verdiğin için, elbette o hat dâiresinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikām gibi hissiyâtla müteveccih olduğun için, ehl-i diyânete muvakkaten tefevvuk edersin.

12

Hem senin aklın, rûhun, kalbin, duyguların ulvî vazîfelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezîl işlerine iştirâk ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmâna dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki senin akıl ve kalb ve rûhun, gāyet derecede tedennî ve tereddî ve sukūt edip pis heves ve rezîl nefse inkılâb etmişler. Mesh olmuşlar. Elbette bu cihette sana cehennemi; ve mazlum ehl-i îmâna cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.

[Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme]

Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet nasıl ki: târihlerde eski zamanlarda Amazonlar nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye olarak hârika harbler yaptıkları

13

naklediliyor. Aynen öyle de, bu zamanda zındıka dalâleti İslâmiyet’e karşı muhârebesinde nefs-i emmârenin plânıyla şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeye çalışarak, çokların nefislerini birden esîr edip ve kalb ve rûhlarını kebâir ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâ-mahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak o bıçaklı bacaklar cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını; ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtâç olduğu münâsib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belâ bulur. Hatta bu hâlin netîcesi olarak, o âhirzamanda bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riâyetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.

14

Mâdem hakîkat budur. Ve mâdem her güzel, güzelliğini sever. ve elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister. Ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik bir ni‘mettir. Ni‘mete şükredilse, ma‘nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir. Elbette aklı varsa, hüsün ve cemâlini günâhları kazanmak ve kazandırmak ve çirkin ve zehirli yapmak; ve o ni‘meti küfrân ile medâr-ı azâb bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî beş on senelik cemâli bâkîleştirmek için meşrû‘ bir tarzda isti‘mâl ile o ni‘mete şükredecek. Yoksa ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp me’yûsâne ağlayacak. Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur’âniye zînetiyle o cemâl güzelleştirilse, o fânî hüsün ma‘nen bâkî kalacağı; ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdâr aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî netîceyi elinden kaçırmayacak.

15

[Birkaç bîçâre gençlere verilen bir tenbîh, bir ders ve bir ihtârdır.]

Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te’sîrli bir ihtâr almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risâle-i Nûr’dan meded isteyen gençlere dediğim gibi bunlara dahi dedim ki: Sizdeki gençlik kat‘iyen gidecek. Eğer siz dâire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi‘ olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik ni‘metine karşı bir şükür olarak iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarf etseniz, o gençlik ma‘nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.

Hayat ise, eğer îmân olmazsa veyâhûd isyan ile o îmân te’sîr etmezse, hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir.

16

Çünki insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadârdır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise fikri olmadığı için hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor. bozuyor. Hususan gayr-i meşrû‘ ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma‘dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadârlığı ile ona zulümâtlar, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i‘tikādsızlığı cihetiyle yine ma‘dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulümâtlar veriyorlar. Eğer îmân hayâta hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar

17

îmânın nûruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman-ı hâzır gibi rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve ma‘nevî ezvâkı ve envâr-ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakîkatin İhtiyâr Risâlesi’nde Yedinci Recâ’da îzâhı var. Ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayâtın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îmân ile hayatlandırınız. Ve ferâizle zînetlendiriniz. Ve günâhlardan çekinmekle muhâfaza ediniz. Her gün ve her yerde ve hervakit vefiyâtların gösterdikleri dehşetli hakîkat-i mevt ise, size başka gençlere söylediğim gibi bir temsîl ile beyân ediyorum. Meselâ burada gözümüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango, fakat pek büyük bir ikrâmiye biletleri veren dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ küll-i hâl ister istemez, hiç başka çâre yok, oraya da‘vet edileceğiz. Bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakîka ya Gel i‘dâm biletini al, darağacına çık veyâhûd Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikrâmiye bileti sana çıkmış. Gel, al

18

demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gāyet tatlı, fakat zehirli bir helvâ getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsâlsiz ikrâmiye biletini alırsınız. İşte bu dârağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar. Ve oraya girinceye kadar da o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikrâmiye biletini alanlar, çendân görünmüyorlar. Ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikrâmiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük me’mûrlar ve bu işle alâkadâr büyük zâtlar, yüksek sesle i‘lân ediyorlar ve haber veriyorlar ki: o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüz ile

19

gördüğünüz gibi, bu ikrâmiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şekk ve şübhesiz gündüz gibi kat‘î biliniz, dedi.

İşte bu temsîl gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr-i meşrû‘ dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazîne-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesîkası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyâr fark etmeyerek her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât-ı gayr-i meşrûayı terk edip, tılsım-ı Kur’ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât-ı beşer piyangosundan çıkan saâdet-i ebediye hazînesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiyâ aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakîkat müttefikan haber veriyorlar. Ve âsârını gösteriyorlar.

20

Elhâsıl: Gençlik gidecek. Sefâhette gitmiş ise hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini; ve öyle gençler ekseriyetle sû’-i isti‘mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere; ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere; ve ma‘nevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân-ı hâlinden gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû’-i isti‘mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-i meşrû‘ dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta ehl-i keşfe’l-kuburun müşâhedâtıyla ve bütün ehl-i hakîkatin tasdîkiyle ve şehâdetiyle ekser azâblar, gençlik sû’-i isti‘mâlâtının netîcesi olduğunu bileceksiniz. Hem nev‘-i insanın ekseriyetini teşkîl eden ihtiyârlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç