Bağış Yap
GENÇLİK REHBERİAltıncı Mesele

38

[Altıncı Mes’ele]

Denizli Hapsi Meyvesi Risâlesi’nden

Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde îzâhı ve kat‘î hadsiz huccetleri bulunan îmân-ı billâh rüknünün binler küllî burhânlarından bir tek burhâna kısaca bir işârettir. Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hâlıkımızı tanıttır. Muallimlerimiz Allah’dan bahsetmiyorlar, dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân-ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’dan bahsedip Hâlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

Meselâ nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki: her kavanozunda hârika ve hassâs mîzânlarla alınmış hayâtdâr ma‘cunlar ve tiryâklar var. Şübhesiz, gāyet mahâretli ve kimyâger ve hakîm bir eczâcıyı gösterir. Öyle de küre-i arz eczâhânesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât kavanozlarındaki zîhayat ma‘cunlar ve tiryâklar cihetiyle

39

bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyâsıyla küre-i arz eczâhâne-i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm-i Zülcelâl’i, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.

Hem meselâ nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basît bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve mahâretli bir makinisti tanıttırır. Öyle de küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine-i Rabbâniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyâsıyla küre-i arzın ustasını ve sâhibini bildirir. ve tanıttırır.

Hem meselâ nasıl ki: gāyet mükemmel bin bir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzâr edilmiş depo ve iâşe ambarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve me’murunu bildirir. Öyle de bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede muntazaman seyâhat eden; ve yüz binler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan; ve seyâhatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi binler ayrı ayrı taâmlarla doldurarak kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren; ve küre-i arz denilen bu Rahmânî

40

iâşe ambarı ve bir sefîne-i Sübhâniye ve bin bir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyâsıyla o kat‘iyette ve o derecede küre-i arz deposunun sâhibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir. tanıttırır. sevdirir.

Hem nasıl ki: dört yüz bin millet içinde bulunan; ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti‘mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta‘lîmâtı ayrı ve terhîsâtı ayrı olan bir ordunun mu‘cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh, şübhesiz bedâhetle o hârika kumandanı gösterir. Takdîrkârâne sevdirir. Aynen öyle de, zemîn yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde nebâtât ve hayvanât milletlerinden dört yüz bin nev‘in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta‘lîm, terhîsleri gāyet mükemmel ve muntazam; ve hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan-ı a‘zam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise,

41

sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyâsıyla dikkatli ve aklı başında olanlara, o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdîslerle bildirir. Ve tahmîd ve tesbîhle sevdirir.

Hem nasıl ki: bir hârika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu‘cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebrîklerle tanıttırır. Yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de, bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmını kozmoğrafyanın dediğine bakılsa, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket ettikleri hâlde, intizâmını bozmuyor. Birbirine çarpmıyor. sönmüyor. yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon def‘adan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne-i Rahmânîde bir lâmba ve bir soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun

42

yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri, ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir, o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyâsıyla bu meşher-i a‘zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni‘ini o nûrânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır. Tesbîhâtla, takdîsâtla sevdirir, perestiş ettirir.

Hem meselâ nasıl ki, bir kitap bulunsa ki: bir satırında bir kitap ince yazılmış; ve her bir kelimesi’nde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış; gāyet ma‘nîdâr ve bütün mes’eleleri birbirini te’yîd eder. Ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mahâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmûa, şeksiz gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir. tanıttırır. Mâşâllâh, Bârekellâh cümleleriyle takdîr ettirir. Aynen öyle de, bu kâinât kitâb-ı kebîri ki bir tek sahîfesi olan zemîn yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üç yüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki

43

üç yüz bin nebâtî ve hayvânî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam; ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasîdeyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz ma‘nîdâr ve her kelimesi’nde çok hikmetler bulunan şu mecmûa-i kâinât ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve ma‘nîdâr ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşyâ ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn-i kırâat ve fenn-i kitâbet, geniş mikyâslarıyla ve dürbün gözleriyle bu kitâb-ı kâinâtın Nakkāşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır. Allâhü Ekber cümlesiyle bildirir. Sübhânallâh takdîsiyle ta‘rîf eder. Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir. İşte bu fenlere kıyâsen yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyâsıyla ve husûsî aynasıyla ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hâlık-ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir. Sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.

44

İşte bu muhteşem ve parlak bir burhân-ı vahdâniyet olan mezkûr hucceti ders vermek içindir ki: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde [رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ] ve [خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ] âyetleriyle Hâlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdîk ederek, Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki: tam kudsî ve ayn-ı hakîkat bir ders aldık. Allâh senden râzı olsun, dediler. Ben de dedim: İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi‘ lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine; ve gāyet derece acziyle beraber hadsiz maddî, ma‘nevî düşmanları; ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyâçları bulunan; ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişâh-ı Zülcelâl’e intisâb edip, bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta-i istimdâd bularak, herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihâr ettiği gibi, o da böyle nihâyetsiz Kadîr ve Rahîm bir padişaha îmân ile intisâb etse; ve ubûdiyetle hizmetine girse; ve ecelin i‘dâm i‘lânını kendi hakkında terhîs tezkeresine çevirse, ne kadar memnûn ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihâr edebilir, kıyâs ediniz.

45

O mektebli gençlere dediğim gibi musîbetzede mahbûslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itâat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hatta bir bahtiyar mazlum, i‘dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: Ben i‘dâm olmuyorum. Belki terhîs ile saâdete gidiyorum. Fakat ben de sizi i‘dâm-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikāmımı alıyorum. [لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ] diyerek sürûr ile teslîm-i rûh eder.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç