ZÜLFİKĀR

1

ZÜLFİKĀR MU‘CİZÂT-I AHMEDİYE asm VE KUR’ÂNİYE MECMÛASI

Müellifi

Saîdü’n-Nûrsî

BEDÎÜZZAMÂN

Hicrî 1365 (m. 1946)

Bu mecmûa Üç Makam ve Bir Hâtimedir.

Birinci Makamı: Onuncu Söz Haşir Risâlesi ve Zeyilleri.

İkinci Makamı: Yirmi Beşinci Söz Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi ve Zeyilleri.

Üçüncü Makamı: On Dokuzuncu Mektub Mu‘cizât-ı Ahmediye (asm) Risâlesi ve Zeyilleri.

Hâtimesinde, Hizb-i Nûrî ile Risâle-i Nûr hakkında bir mektûb vardır.

Bu acîb asırda ehl-i îmân Risâle-i Nûr’a ve ehl-i fen ve muallimler Asâ-yı Mûsâ’ya şiddetle muhtâç oldukları gibi; hâfızlar ve hocalar dahi, bu Zülfikār’a şiddetle muhtâçtırlar. Evet, meselâ, i‘câz-ı Kur’ânî bahsindeki ekser âyetlerin medâr-ı şübhe olmuş aynı yerlerde, i‘câzın lem‘aları ve Kur’ân’ın güzel nükteleri isbat edilmiş.

Risâle-i Nûr’un umûm şâkirdleri nâmına

Saîd

2

Risâle-i Nûr’un bütün eczâlarını iki sene hem Ankara, hem Denizli mahkemeleri ve ehl-i vukūfu tedkîkten sonra, hem berâetimize, hem umûm Risâle-i Nûr eczâlarını bana teslîme müttefikan karar vermelerine binâen, neşirlerine bir mâni‘ yoktur. Bana verilen Risâle-i Nûr’dan birisi bu mecmûanın eczâlarıdır.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

السلام علیكم ورحمة اللّٰە وبركاتە ابدًا دائمًا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Mâdem Risâle-i Nûr makine ile taammüm etmeye başlamış; Ve mâdem felsefe ve hikmet-i cedîdeyi okuyan mektebliler ve muallimler çokluk ile Risâle-i Nûr’a yapışıyorlar. Elbette bir hakîkat beyân etmek lâzım geliyor. Şöyle ki:

Risâle-i Nûr’un şiddetle tokat vurduğu ve hücûm ettiği felsefe ise, mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insâniyeye ve san‘atın terakkıyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir. Muâraza edemez. Bu kısma Risâle-i Nûr ilişmiyor.

İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesîle olduğu gibi, sefâhete ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’ân’ın mu‘cizekâr hakîkatleriyle muâraza ettiği için, Risâle-i Nûr ekser eczâlarında mîzânlarla ve kuvvetli ve burhânlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor. Müstakîm, menfaatdâr felsefeye ilişmiyor. Onun için mektebliler Risâle-i Nûr’a i‘tirâzsız çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.

Fakat gizli münâfıklar, nasıl ki bir kısım hocaları bütün bütün ma‘nâsız ve haksız bir tarzda, ehl-i medresenin ve hocaların hakîkî malı olan Risâle-i Nûr aleyhinde isti‘mâl ettikleri gibi; bazı felsefecilerin enâniyet-i ilmiyelerini tahrîk edip, nûrlar aleyhinde isti‘mâl etmek ihtimâline binâen, bu hakîkat Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār mecmûaları başında yazılsa münâsib olur.

Saîdü’n-Nûrsî

3

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

السّلام علیكم ورحمة اللّٰە وبركاتە

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Evvelâ, Risâle-i Nûr’un makine ile ve şimdi umûmî bir intibâhla ve merkezdeki ehl-i vukūfun takdîri ile dâiresi tam genişlenmesinden, elbette her nevi‘ ehl-i ilim dikkatle bakacaklar. Onların içinde bid‘alar tarafdârı ve enâniyetli ve müşkilpesend ve tenkîdci kısımları i‘tirâza çalışacaklar. Şimdi sizler Üç Esası onlara karşı bir cevâb yaparsınız.

Birinci Esas: Şimdi insanlarda kim var ki, kusuru bulunmasın. Mâdem hasenât eğer seyyiâta râcih gelse, affedilir. Elbette bu kadar ağır şerâit altında, göz önünde bu fevkalâde hizmet-i îmâniye ile yüz binler bîçâreleri şübhelerden kurtarmak, öyle bir hasenedir ki, binler kusûrâtı affettirir.

İkinci Esas: Dersiniz ki: Kardeşimiz Saîd yarım ümmî, yazısı noksân, çabuk yazamıyor. Bu yirmi sene gurbette ekser münzevî ve tecrîd içinde durmaya mecbûr olmasıyla, elbette bazı sehivler ve kusurlar bulunabilir. Hatta üç-dört gün içinde yalnız on iki saatte te’lîf edilen zeyilsiz Mu‘cizât-ı Ahmediye’nin asm âhirinde demiş: Hadîslerin ve râvîlerin beyânında hatâm varsa, tashîhini ricâ ediyorum. diye i‘lân ettiği hâlde, müstensihlerin sehivleri müstesnâ olarak şimdiye kadar yalnız 16 61 bu iki rakamda elif sehven takdîm edilip on altı altmış bir e çevrildiğini bir Amerikalı misyoner İncîl-i Yûhannâ’da göstermiş.

Hem ehemmiyetli sebeblere binâen bir kısım risâleler çok sür‘atli yazılmış. Hatta on dakîkada ve bir saatte ve altı saatte ehemmiyetli risâleler te’lîf, hatta kâtiblerin tasdîkiyle dört, beş gün zarfında zeyilsiz Mu‘cizât-ı Kur’âniye yirmi dört sâat zarfında te’lîf edilmiş. Elbette bazı sehivler bulunabilir. Ve hiç bir cihetle kusur sayılmaz. Hem müstensihlerin çoğu Arabî okumadıklarından, onların dahi sehivleri bulunur. Ve müellifine isnâd edilir. Çünkü bütün nüshaları o görmüyor. Ve bütününü kendisi tashîh etmek kābil değildir. Mâdem şimdi ehl-i ilim ve hocalar dâireye giriyorlar. Bu büyük hayırlı tashîhe yardım etmek onlara borçtur.

Üçüncü Esas: Mu‘teriz ve hodfurûşlar diyebilirler ve derler ki: Risâle-i Nûr’da, bilhassa Sikke-i Gaybiye risâlesinde nûrların kerâmâtından ve fevkalâdeliğinden ve pek çok kıymetdârlığından bahseden çok fıkralar var. Bir insan fazîletini

4

izhâr etse, bir gösteriş olur, makbûl değil diye tenkîd ettikleri zaman dersiniz ki: Ankara ehl-i vukūfunun bu noktadaki hafîf ve tasdîkkârâne tenkîdlerine Saîd’in verdiği ve onlar dahi kabûl ettikleri cevâbın hulâsası şudur:

Risâle-i Nûr, muhâfazasına çalıştığı hakîkate bu memleket ve âlem-i İslâm çok alâkadâr ve muhtâç olmasından, bîçâre müellifine binler yardımcı ve kâtibler ve resmî teşvîkler ve muâvenetler lâzım olduğu hâlde; bilakis gāyet insafsızca aleyhinde propagandalara ve kardeşlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini kıracak zâlimâne tedbîrlere karşı, elbette Risâle-i Nûr’un kıymetini ve kerâmetlerini beyân etmek vâcibdir ve elzemdir.

Birtek âciz adam, binler zâlimlerin maddî hücûmlarına karşı, zayıf arkadaşlarını kaçmaktan kurtarmak niyetiyle ikrâmât-ı İlâhiye ve inâyât-ı Rabbâniyeyi izhâr etmek, değil bir kusur, belki büyük bir maslahattır.

Saîdü’n-Nûrsî

Bu mecmûa büyük bir bahçedir. Her adam her mes’elesini, her meyvesini elde edemez. Ne kadar bilse kârdır. Baştaki kısımdan ehl-i ilim ve nısf-ı âhirden herkes tam istifâde edebilir. Bütününü bilemedim diye vazgeçme. Tekrar ile oku.

Saîdü’n-Nûrsî

5

[ZÜLFİKĀR’IN BİRİNCİ MAKAMI]

Risâle-i Nûr mîzânlarından

îmân-ı âhiret burhânlarından

[ONUNCU SÖZ]

Müellifi

[Saîdü’n-Nûrsî ]

İhtâr

Şu risâlede teşbîh ve temsîlleri hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi, hem teshîl, hem hakāik-i İslâmiye ne kadar ma‘kūl, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin ma‘nâları, sonlarındaki hakîkatlerdir. Kinâiyât kabîlinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayâlî hikâyeler değil, doğru hakîkatlerdir.

193 یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ kıyâmete, âhirde فَانْظُرْ اِلٰی ihyâya, evvelde

193 اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ kıyâmete ve مَا خَلْقُكُمْ ba‘se

193 Eliflerin mecmûu

193 Onuncu Söz

191 Müellifi

193 Bedîüzzamân

Âhirdeki ta‘rîfnâmenin hâşiyesinde îzâhı var.

Saîd

6

[ONUNCU SÖZ Haşir Bahsi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ط اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ

Birader, haşir ve âhireti basît ve avâm lisânıyla ve vâzıh bir tarzda beyânını istersen, öyle ise, şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle.

Bir zaman iki adam, cennet gibi güzel bir memlekete gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp muhâfazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sâhibsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıyor. Ya çalıyor, ya gasb ediyor. Hevesine tebeiyet edip her nevi‘ zulmü, sefâheti irtikâb ediyor. Ahâli de ona çok ilişmiyorlar.

Diğer arkadaşı ona dedi ki: Ne yapıyorsun? Cezâ çekeceksin. Beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahâli, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar. Veya me’mûr olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdâm ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizâm şedîddir. Padişahın her yerde telefonu var. Ve me’mûrları bulunur. Çabuk git, dehâlet et dedi.

Fakat o sersem, inâd edip dedi: Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sâhibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifâdeyi men‘ edecek hiç bir sebeb görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım, dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münâzara başladı.

Evvelâ o sersem dedi: Padişah kimdir? Tanımam.

Sonra arkadaşı ona cevâben: Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sâhibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihâyet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer Hâşiye gāibden gelir gibi, kıymetdâr, musanna‘ mallar dolu gelir. Burada dökülüyor, gidiyor. Nasıl sâhibsiz olur? Ve her yerde görünen i‘lânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir?

7

Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.

O sersem döndü, dedi: Haydi padişah var. Fakat benim cüz’î istifâdem ona ne zarar verebilir? Hazînesinden ne noksân eder? Hem burada hapis mapis yoktur. Cezâ görünmüyor.

Arkadaşı ona cevâben dedi: Yâhû Şu görünen memleket bir manevra meydanıdır. Hem sanâyi‘-i garîbe-i sultâniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misafirhâneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Dâimâ dolar, boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdîl edilecek. Bu ahâli başka ve dâimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukābil ya cezâ, ya mükâfât görecek, dedi.

Yine o hâin sersem temerrüd edip: İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harâb edilsin, başka bir memlekete göç etsin? dedi.

Bunun üzerine emîn arkadaşı dedi: Mâdem bu derece inâd ve temerrüd edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde On İki Sûretile sana göstereceğim ki, bir mahkeme-i kübrâ var. Bir dâr-ı mükâfât ve ihsân ve bir dâr-ı mücâzât ve zindan var. Ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harâb edilecek.

Birinci Sûret: Hiç mümkün müdür ki bir saltanat, bâhusûs böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutî‘lere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın? Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde bir mahkeme-i kübrâ vardır.

İkinci Sûret: Bu gidişata, icrââta bak. Nasıl en fakîr, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzâk veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gāyet kıymetdâr ve şâhâne taâmlar, kaplar, murassa‘ nişânlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak, senin gibi sersemlerden başka herkes vazîfesine gāyet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecâvüz etmez. En büyük şahıs en büyük bir itâatle, mütevâziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder.

Demek şu saltanat sâhibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, nâmusu vardır.

Hâlbuki kerem ise,

8

in‘âm etmek ister. Merhamet ise, ihsânsız olamaz. İzzet ise gayret ister. Haysiyet ise ve nâmus ise, edebsizlerin te’dîbini ister. Hâlbuki şu memlekette, o merhamet, o nâmusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

Üçüncü Sûret: Bak, ne kadar âlî bir hikmet, bir intizâmla işler dönüyor. Hem ne kadar hakîkî bir adâlet, bir mîzânla muâmeleler görülüyor. Hâlbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenâh-ı himâyesine ilticâ eden mültecîlerin taltîfini ister. Adâlet ise, raiyetin hukukunun muhâfazasını ister. Tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhâfaza edilsin.

Hâlbuki şu yerlerde, o hikmete, o adâlete lâyık binden biri icrâ edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu cezâ görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.

Dördüncü Sûret: Bak, had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherât, şu sofralarda olan emsâlsiz mat‘ûmât gösteriyorlar ki, bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehâveti, hesabsız dolu hazineleri vardır. Hâlbuki böyle bir sehâvet ve tükenmez hazineler, dâimî ve istenilen her şey içinde bulunur bir dâr-ı ziyâfet ister. Hem ister ki, o ziyafetten telezzüz edenler, orada devam etsinler. zevâl ve firâk ile elem çekmesinler. Çünkü zevâl-i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir.

Bu sergilere bak ve şu i‘lânlara dikkat et ve bu dellâllara kulak ver ki, mu‘ciznümâ bir padişahın antika san‘atlarını teşkîl ve teşhîr ediyorlar. Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i ma‘nevîsini beyân ediyorlar. Hüsn-ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek onun pek mühim, hayret verici kemâlât ve cemâl-i ma‘nevîsi vardır.

Gizli kusursuz kemâl ise, takdîr edici, istihsân edici, mâşâllâh deyip müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Mahfî nazîrsiz cemâl ise, görünmek ve görmek ister. Yani kendi cemâlini iki vecihle görmek; biri, muhtelif aynalarda bizzât müşâhede etmek; diğeri, müştâk seyirci ve mütehayyir istihsân edicilerin müşâhedesiyle müşâhede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem dâimî müşâhede, hem ebedî işhâd ister.

Hem o dâimî cemâl, müştâk seyirci ve istihsân edicilerin devâm-ı vücûdlarını ister.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç