TILSIMLARYirmi Yedinci Söz’ün Zeyli

93

وَتَوَدُّدِهٖ وَتَعَرُّفِهٖ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ وَثَمَرَاتُ فَیَّاضِ رَحْمَتِهٖ وَنِعْمَتِهٖ وَتَرَحُّمِهٖ وَتَحَنُّنِهٖ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ وَلَمَعَاتُ تَجَلِّیَاتِ جَمَالِهٖ وَكَمَالِهٖ بِشَهَادَةِ تَفَانِیَةِ الْمَرَایَا وَسَیَّالِیَّةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَٓاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِیِّ الدَّٓائِمِ التَّجَلّیٖ وَالظُّهُورِ عَلٰی مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ وَالدَٓائِمِ الْاِنْعَامِ عَلٰی مَرِّ الْاَنَامِ وَالْاَیَّامِ وَالْاَعْوَامِ

نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ لِذٖی عَقْلٍ عَلَی الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ لِذٖی فَهْمٍ عَلَی الْاِسْمِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْاِسْمُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَی الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَی الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ یَدُلُّ بِالْیَقٖینِ عَلٰی كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا یَلٖیقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْیَقٖینُ

نَعَمْ تَفَانِی الْمِرْاٰتِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّی الدَّٓائِمِ مَعَ الْفَیْضِ الْمُلَازِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَیْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْیَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِی الْوَدُودِ

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فٖی عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ

[Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli]

Sahâbeler hakkındadır.

Mevlânâ Câmî’nin dediği gibi derim:

یَا رَسُولُ اللّٰهِ چِە بَاشَدْ چُونْ سَكِ اَصْحَابِ كَهْفِ دَاخِلِ جَنَّتْ شَوَمْ دَرْ زُمْرَۀِ اَصْحَابِ تُو

اُورَوَدْ دَرْ جَنَّتَ مَنْ دَرْ جَهَنَّمْ كَیْ رَوَاسْتْ اُوسَكِ اَصْحَابِ كَهْفِ مَنْ سَكِ اَصْحَابِ تُو

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖینَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَی الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَیْنَهُمْ

Suâl ediyorsunuz: Bazı rivâyetlerde vardır ki, Bid‘aların revâcı hengâmında ehl-i îmân ve takvâdan bir kısım sulehâ, Sahâbe derecesinde veya daha ziyâde efdal olabilir, diye rivâyetler vardır. Bu rivâyetler sahîh midir? Sahîh ise, hakîkatleri nedir?

94

Elcevab: Enbiyâdan sonra nev‘-i beşerin en efdali Sahâbe olduğuna Ehl-i Sünnet Velcemâat'in icmâı, bir huccet-i kātıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazîlet-i cüz’iye hakkındadır. Çünki cüz’î fazîlette ve husûsî bir kemâlde, mercûh râcihe tereccüh edebilir. Yoksa sûre-i Feth’in âhirinde sitâyişkârâne tavsîfât-ı Rabbâniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medh ü senâsına mazhar olan Sahâbelere, fazîlet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez. Şu hakîkatin pek çok esbâb ve hikmetlerinden, şimdilik üç sebebi tazammun eden Üç Hikmeti beyân edeceğiz.

Birinci Hikmet: Sohbet-i nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakîkada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukābil, hakîkatin envârına mazhar olur. Çünki sohbette insibâğ ve in‘ikâs vardır. Ma‘lûmdur ki, in‘ikâs ve tebeiyetle o nûr-u a‘zam-ı nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir. Nasıl ki bir sultânın hizmetkârı, onun tebeiyyetiyle öyle bir mevkie çıkar ki, bir şâh çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük velîler Sahâbe derecesine çıkamıyorlar. Hatta Celâleddîn-i Süyûtî gibi, uyanık iken çok def‘a sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan velîler, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine Sahâbeye yetişemiyorlar.

Çünki Sahâbelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye asm nûruyla, yani nebî olarak onunla asm sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât-ı Nebevî’den sonra Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri، velâyet-i Ahmediye asm nûruyla sohbettir. Demek Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, velâyet-i Ahmediye asm cihetindedir, nübüvvet i‘tibâriyle değildir.

Mâdem öyledir, nübüvvet derecesi velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece birbirinden tefâvüt etmek lâzım gelir. Sohbet-i nebeviye ne derece bir iksîr-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki, bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu hâlde, gelip bir sâat sohbet-i nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basmaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakāik ve rehber-i kemâlât olurdu.

95

İkinci Sebeb: Yirmi Yedinci Söz’deki ictihâd bahsinde beyân ve isbat edildiği gibi; Sahâbeler, ekseriyet-i mutlaka i‘tibâriyle kemâlât-ı insâniyenin en a‘lâ derecesindedirler. Çünki o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmîde hayır ve hak bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık; ve kizb ve sıdk mâbeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki cehennem ve cennet kadar beyinleri uzaklaştı. Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve numûnesi olan Müseylime-i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyât-ı ulviye sâhibi ve maâlî-i ahlâka meftûn ve izzet ve mübâhâta meyyâl olan Sahâbeler, elbette ihtiyârlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve numûnesi olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm'ın a‘lâ-yı illiyyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle, o tarafa koşmak muktezâ-yı seciyyeleridir.

Meselâ, nasıl ki zaman oluyor, medeniyet-i beşeriye çarşısında ve hayat-ı ictimâiye-i insâniye dükkânında, bazı şeylerin verdiği müdhiş netîceleri ve çirkin eserleri, zehr-i kātil gibi herkes onu satın almak değil, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Ve bazı şeylerin ve ma‘nevî metâ‘ların verdikleri güzel netîceler ve kıymetdâr eserler, bir tiryâk-ı nâfi‘ ve bir pırlanta gibi herkesin nazar-ı rağbetini kendine celb eder. Herkes elinden geldiği kadar onları satın almaya çalışır. Öyle de, asr-ı saâdette hayât-ı ictimâiye-i insaniyenin çarşısında kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekāvet-i ebediye gibi netîceleri ve Müseylime-i Kezzâb gibi süflî maskaraları tevlîd ettiğinden, secâyâ-yı âliye ve hubb-u maâlîye meftûn olan Sahâbelerin zehr-i kātilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedîhîdir. Ve saâdet-i ebediye gibi netice veren ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nûrânî meyveler gösteren sıdk ve hakka ve îmâna en nâfi‘ bir tiryâk, en kıymetdâr bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan Sahâbeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyât ve letâifleriyle, onlara müşteri ve müştâk olması zarûrîdir.

Hâlbuki o zamandan sonra, gitgide ve gele gele, sıdk ve kizb ortasındaki mesâfe azala azala, omuz omuza geldi. Bir dükkânda, ikisi beraber satılmaya başladığı gibi, ahlâk-ı ictimâiye bozuldu. Propaganda-i siyâset, yalana fazla revâc verdi. Yalanın müdhiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye

96

başladığı zamanda, kimin haddi var ki, Sahâbenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkāniyet husûsundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?

Geçen mes’eleyi bir derece tenvîr edecek, başıma gelmiş bir hâlimi beyân ediyorum. Şöyle ki: Bir zaman kalbime geldi, Niçin Muhyiddîn-i Arabî gibi hârika zâtlar Sahâbelere yetişemiyorlar? Sonra namaz içinde سُبْحَانَ رَبِّیَ الْاَعْلٰی derken, şu kelimenin ma‘nâsı inkişâf etti. Tam ma‘nâsıyla değil, fakat bir parça hakîkati göründü. Kalben dedim: Keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsa idim, bir sene ibâdetten daha iyi idi. Namazdan sonra anladım ki; o hâtıra ve o hâl Sahâbelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir işârettir.

Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in envârıyla hâsıl olan o inkılâb-ı azîm-i ictimâîde, ezdâd birbirinden çıkıp ayrılırken; şerler bütün tevâbiiyle, zulümâtıyla ve teferruâtıyla; ve hayır ve kemâlât bütün envârıyla ve netâiciyle karşı karşıya gelip bir vaz‘iyette müheyyic bir zamanda, her zikir ve tesbîh, bütün ma‘nâsının tabakātını turfanda ve tarâvetli ve taze ve genç bir sûrette ifade ettiği gibi; o inkılâb-ı azîmin tarrâkası altında olan insanların bütün hissiyâtını ve letâif-i ma‘neviyesini uyandırmış. Hatta vehim ve hayâl ve sır gibi duygular hüşyâr ve müteyakkız bir sûrette o zikir ve o tesbîhlerdeki müteaddid ma‘nâları kendi zevklerine göre alır ve emerdi. İşte şu hikmete binâen, bütün hissiyâtları uyanık ve letâifleri hüşyâr olan Sahâbeler, envâr-ı îmâniye ve tesbîhiyeyi câmi‘ olan kelimât-ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün ma‘nâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.

Hâlbuki o infilâk ve inkılâbdan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakāik noktasında gaflete düşüp, o kelimât-ı mübâreke, meyveler gibi gitgide ülfet perdesiyle letâfetini ve tarâvetini kaybetti. Âdetâ sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kaldı ki; kuvvetli bir tefekkürî bir ameliyatla, ancak evvelki hâl iâde edilebilir bir vaz‘iyete geldi. İşte bundandır ki, kırk dakîkada bir Sahâbenin kazandığı fazîlete ve makama, kırk günde, hatta kırk senede başkası ancak yetişebilir.

Üçüncü Sebeb: On İkinci ve Yirmi Dördüncü ve Yirmi Beşinci Sözler’de isbat edildiği gibi, nübüvvetin velâyete nisbeti, güneşin kendi zâtıyla, aynalarda görülen misâli gibidir. İşte dâire-i nübüvvet, dâire-i velâyetten ne kadar yüksek ise,

97

dâire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan Sahâbeler dahi, dâire-i velâyetteki sulehâya o nisbette tefevvuku olmak lâzım gelir. Hatta velâyet-i kübrâ olan verâset-i nübüvvet ve sıddîkiyet ki, Sahâbelerin velâyetidir; bir velî kazansa, yine saff-ı evvel olan Sahâbelerin makamına yetişemez. Şu üçüncü sebebin müteaddid vücûhundan Üç Vechini beyân ederiz:

Birinci Vecih: İctihâdda yani istinbât-ı ahkâmda, yani Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlamakta, Sahâbelere yetişilmez. Çünki o zamandaki o büyük inkılâb-ı İlâhîde, ezhân, marziyât-ı Rabbâniyeyi ve ahkâm-ı İlâhiyeyi anlamak üzere dönerdi. Bütün ezhân, istinbât-ı ahkâma müteveccih idi. Bütün kalbler, Rabbimizin bizden istediği nedir? diye merâk ederdi. Ahvâl-i zaman, bu hâli işmâm ve ihsâs edecek bir tarzda cereyân ediyordu. Muhâverât, bu ma‘nâları tazammun ederek vukū‘ buluyordu.

İşte bunun için her şey ve her hâl ve muhâvereler ve sohbetler ve hikâyeler, bütün o ma‘nâları bir derece ders verecek bir tarzda cereyân ettiğinden; ve Sahâbenin isti‘dâdlarını tekmîl ve fikirlerini tenvîr ettiğinden; ictihâd ve istinbâtta isti‘dâdları kibrit derecesinde nûrlanmaya hazır olduğundan, bir günde veya bir ayda kazandıkları mertebe-i istinbât ve ictihâdı, o Sahâbelerin derece-i zekâvetinde ve isti‘dâdında olan bir adam, şu zamanda on senede, belki yüz senede kazanamayacaktır.

Çünki şimdi saâdet-i ebediyeye bedel, saâdet-i dünyeviye medâr-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maîşet rûha sersemlik; ve felsefe-i tabîiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i ictimâîsi, o şahsın zihnine ve isti‘dâdına, ictihâd husûsunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor, dağıtıyor. Yirmi Yedinci Söz’ün İctihâd Bahsi'nde, Süfyân İbn-i Uyeyne ile onun zekâveti derecesinde birinin muvâzenesinde isbat etmişiz ki; Süfyân’ın on senede kazandığını, öteki yüz senede kazanamıyor.

İkinci Vecih: Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünki Cenâb-ı Hakk bize akrebdir ve her şeyden daha ziyâde yakındır. Biz ise, ondan nihâyetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak, iki

98

sûretle olur. Birisi akrebiyetin inkişâfıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar. Ve nübüvvet verâseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar. İkinci sûret bu‘diyetimiz noktasında kat‘-ı merâtib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-ü velâyet ona göre seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu sûretle cereyân ediyor.

İşte birinci sûret, sırf vehbîdir. Kesbî değil, incizâbdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbûbiyettir. Yol kısadır, fakat çok metîn ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâib ve hârikaları çok ise de, kıymetçe kurbiyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ, nasıl ki dünkü güne, bugün yetişmek için iki yol var:; Birincisi zamanın cereyânına tâbi‘ olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile; fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi bir sene kat‘-ı mesâfe edip, dönüp dolaşıp, düne gelmektir; fakat, yine dünü elde tutamaz, onu bırakıp gider.

Öyle de, zâhirden hakîkate geçmek iki sûretledir: . Biri doğrudan doğruya hakîkatin incizâbına kapılıp, tarîkat berzahına girmeden, hakîkati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi çok merâtibden seyr ü sülûk sûretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendân fenâ-yı nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler, yine Sahâbeye yetişemiyorlar. Çünki Sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathîr edildiğinden; nefsin mâhiyetindeki cihâzât-ı kesîre ile, ubûdiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyâde mazhardırlar. Fenâ-yı nefisten sonra, ubûdiyet-i evliyâ besâtat peydâ eder.

Üçüncü Vecih: Fazîlet-i a‘mâl ve sevâb-ı ef‘âl ve fazîlet-i uhreviye cihetinde Sahâbelere yetişilmez. Çünki nasıl bir asker bazı şerâit dâhilinde, mühim ve mahûf bir mevki‘de, bir sâat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazîlet kazanabilir. Ve bir dakîkada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor.

Öyle de, Sahâbelerin te’sîs-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniyede hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya i‘lân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hatta denilebilir ki; bütün dakîkaları, o hizmet-i kudsiyede o şehîd olan neferin dakîkası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir sâat nöbet tutan fedâkâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.

99

Evet, Sahâbeler, mâdem İslâmiyet’in te’sîsinde ve envâr-ı Kur’âniyenin neşrinde, saff-ı evvel teşkîl ediyorlar. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَاَصْحَابِهٖ demesiyle, Sahâbelerin, bütün ümmetin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor.

Hem nasıl ki bir ağacın kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir sûret alır, büyük bir daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebde’de küçük bir irtifâ‘, gittikçe bir yekün teşkîl eder. Hem nasıl ki nokta-i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir ziyâdelik, dâire-i muhîtada, bazen bir metre kadar ziyâdeye mukābil geliyor.

Aynen şu dört misâl gibi, Sahâbeler, hem İslâmiyet’in şecere-i nûrâniyesinin köklerinden esaslarından oldukları, hem binâ-yı İslâmiyetin hutût-u nûrâniyesinin mebdeinde, hem cemâat-i İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin evvellerinden, hem şems-i nübüvvet ve sirâc-ı hakîkatin merkezine yakın olduklarından, az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek için hakîkî Sahâbe olmak lâzım geliyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذٖی قَالَ اَصْحَابٖی كَالنُّجُومِ بِاَیِّهِمْ اِقْتَدَیْتُمْ اِهْتَدَیْتُمْ وَخَیْرُ الْقُرُونِ قَرْنٖی وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ: سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

Suâl: Deniliyor ki: Sahâbeler Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gördüler, sonra îmân ettiler. Biz ise görmeden îmân ettik. Öyle ise, îmânımız daha kavîdir. Hem, kuvvet-i îmânımıza delâlet eden rivâyet var.

Elcevab: Sahâbeler, o zamanda efkâr-ı âmme-i âlem hakāik-i İslâmiyeye muârız ve muhâlif iken, Sahâbeler yalnız sûret-i insaniyede Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mu‘cizesiz olarak, öyle bir îmân getirmişler ki; bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların îmânlarını sarsmıyordu. Şübhe değil, bazısına vesvese de vermezdi. Sizler ise, kendi îmânınızı, Sahâbelerin îmânlarıyla muvâzene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye, îmânınıza hem kuvvet, hem sened olduğu hâlde, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şecere-i tûbâ-yı nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve sûret-i cismâniyesini değil, belki umûm envâr-ı İslâmiye ve hakāik-i Kur’âniye ile nûrânî muhteşem şahs-ı ma‘nevîsini bin mu‘cizât ile muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz hâlde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şübheye düşen îmânınız nerede? Bütün âlem-i küfrün ve Nasârâ ve Yehûd’un ve feylesofların hücûmlarına karşı

100

sarsılmayan Sahâbelerin îmânları nerede? Hem Sahâbelerin kuvvet-i îmânlarını gösteren ve îmânlarının tereşşuhâtı olan şiddet-i takvâları ve kemâl-i salâhatleri nerede? Ey müddeî Senin şiddet-i za‘fından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük îmânın nerede?

Ama hadîste vârid olan ki, Âhirzamanda beni görmeden îmân eden, daha ziyâde makbûldür, meâlindeki rivâyet, husûsî fazîlete dâirdir. Hâs bazı eşhâs hakkındadır. Bahsimiz ise, fazîlet-i külliye ve ekseriyet i‘tibâriyledir.

İkinci Suâl: Diyorlar ki: Ehl-i velâyet ve ashâb-ı kemâlât, dünyayı terk etmişler. Hatta hadîste var ki: Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır. Hâlbuki Sahâbeler dünyaya pek çok girmişler. Terk-i dünyâ değil, belki bir kısım Sahâbe, o zamanın ehl-i medeniyetinden daha ileri gitmişler. Nasıl oluyor ki, böyle Sahâbelerin en ednâsının, en büyük bir velî kadar kıymeti var diyorsunuz?

Elcevab: Otuz İkinci Söz’ün İkinci ve Üçüncü Mevkıfleri'nde gāyet kat‘î isbat edilmiştir ki: Dünyanın âhirete bakan yüzüyle, esmâ-yı İlâhiyeye mukābil olan yüzünü sevmek, sebeb-i noksâniyet değil, belki medâr-ı kemâldir. Ve o iki yüzde ne kadar ileri gidilse, daha ziyâde ibâdet ve ma‘rifetullâhta ileri gidilir. Sahâbelerin dünyası ise, işte o iki yüzdedir. Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçmişler. Mevcûdâtı esmâ-yı İlâhiyenin aynası görüp, müştâkāne temâşâ edip bakmışlar. Fenâ-yı dünyâ ise, fânî yüzüdür ki, insanın hevesâtına bakar.

Üçüncü Suâl: Tarîkatler, hakîkatlerin yollarıdır. Tarîkatlerin içinde en meşhûr ve en yüksek ve cadde-i kübrâ iddiâ olunan tarîk-i Nakşibendî hakkında, o tarîkatin kahramanlarından ve imamlarından bazıları, esasını böyle ta‘rîf etmişler, demişler ki: دَرْ طَرٖیقِ نَقْشِبَنْدٖی لَازِمْ آمَدْ چَارِ تَرْكْ. تَرْكِ دُنْیا تَرْكِ عُقْبَا تَرْكِ هَسْتٖی تَرْكِ تَرْكْ Yani tarîk-i Nakşîde dört şeyi bırakmak lâzım. Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksûd-u hakîkî yapmamak, hem vücûdunu unutmak, hem ucba ve fahra girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakîkî ma‘rifetullâh ve kemâlât-ı insaniye, terk-i mâsivâ ile olur.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç