TILSIMLARBirinci Söz

1

Risâle-i Nûr Mîzânlarından, Îmân-ı Âhiret Burhânlarından

TILSIMLAR MECMÛASI

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖینَ وَالصَّلٰوةُ وَالسَّلَامُ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖٓ اَجْمَعٖینَ

[BİRİNCİ SÖZ]

Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim Şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki: Bedevî Arab çöllerinde seyâhat eden adama gerektir ki, bir kabîle reîsinin ismini alsın ve himâyesine girsin. şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyâhat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi‘ idi, diğeri mağrûr. Mütevâzi‘î bir reîsin ismini aldı. Mağrûr almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kātıu’t-tarîka rast gelse, der: Ben felân reîsin ismiyle gezerim. Şakî def‘ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrûr bütün seyâhatinde öyle belâlar çeker ki, ta‘rîf edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.

2

İşte ey mağrûr nefsim Sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihâyetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın. Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki, senin nihâyetsiz aczin ve fakrın, seni nihâyetsiz kudrete, rahmete rabt edip; Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden o adama benzer ki, askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiç bir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Başta demiştik: bütün mevcûdât lisân-ı hâl ile بسم اللّٰە der. Öyle mi?

Evet, nasıl ki görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinâd eder. Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakk’ın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyorlar, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç بسم اللّٰە der. Hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan بسم اللّٰە der. Matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif lezîz taâmlar içinde beraber pişiriliyor. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar بسم اللّٰە derler, rahmet feyzinden birer süt çeşmesi olurlar. Bizlere Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf âb-ı hayât gibi bir gıdayı takdîm ediyorlar. Her bir nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları بسم اللّٰە derler. Sert olan taş ve toprağı delerler, geçerler. Allâh nâmına, Rahmân nâmına derler, her şey onlara musahhar olur. Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i suhûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i harârete karşı aylarca nâzik yeşil yaprakların yaş kalması, tabîiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor, kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve harâret dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki; o

3

ipek gibi yumuşak damarlar birer asâ-yı Mûsâ as gibi فَاضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisâl ederek taşları şakk ederler. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenîn yapraklar, birer a‘zâ-yı İbrâhîm as gibi ateş saçan harârete karşı یَا نَارُ كُونٖی بَرْدًا وَسَلَامًا âyetini okuyorlar. Mâdem her şey ma‘nen بسم اللّٰە der. Allâh nâmına Allâh’ın ni‘metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi بسم اللّٰە demeliyiz. Allâh nâmına vermeliyiz. Allâh nâmına almalıyız. Öyle ise, Allâh nâmına vermeyen gāfil insanlardan almamalıyız.

Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sâhibi olan Allâh, ne fiyat istiyor? Elcevab Evet, o Mün‘im-i Hakîkî bizden o kıymetdâr ni‘metlere, mallara bedel istediği fiyat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.

Başta zikirdir. Âhirde Elhamdülillâh şükürdür. Ortada bu kıymetdâr hârika-i san‘at olan ni‘metler, Ehad-i Samed’in mu‘cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymetdâr bir hediyesini sana getiren bir miskîn adamın ayağını öpüp, hediye sâhibini tanımamak ne derece belâhet ise; öyle de, zâhirî mün‘imleri medih ve onlara muhabbet edip Mün‘im-i Hakîkî’yi unutmak ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis Böyle ebleh olmamak istersen; Allâh nâmına ver, Allâh nâmına al, Allâh nâmına başla, Allâh nâmına işle. Vesselâm.

4

[On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makamı]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in, binler esrârından altı sırrınadâirdir.

İhtâr: Besmele’nin rahmet noktasında parlak bir nûru sönük aklıma uzaktan göründü. Onu kendi nefsim için notalar sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlarıyla o nûrun etrafında bir dâire çevirmek ile avlamak ve zabt etmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuz sırdan beş-altıya indim. Ey insan dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hâs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara, belki medâr-ı istifâde olur niyetiyle On Dördüncü Lem‘a’nın İkinci Makamı olarak yazılmasını müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar. Delilden ziyâde zevke nâzırdır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ قَالَتْ یَٓا اَیُّهَا الْمَلَؤُا اِنّٖٓی اُلْقِیَ اِلَیَّ كِتَابٌ كَرٖیمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَیْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

(Şu makamda birkaç sır zikredilecektir. )

Birinci Sır: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ in bir cilvesini bu fakîr şöyle gördüm ki: Kâinât sîmâsında ve arz sîmâsında ve insan sîmâsında birbiri içinde birbirinin numûnesini gösteren üç sikke-i rubûbiyet var. Birisi Kâinâtın hey’et-i mecmûasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı ulûhiyettir ki بسم اللّٰە ona bakıyor.

İkincisi: Küre-i arz sîmâsında nebâtât ve hayvanâtın tedbîr ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizâm, insicâm, lütuf ve merhametten tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı rahmâniyettir ki بسم اللّٰە الرحمن ona bakıyor.

5

Üçüncüsü: İnsanın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re’fet ve dekāik-i şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezâhür eden sikke-i kübrâ-yı rahîmiyettir ki بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deki اَلرَّحٖیمِ ona bakıyor.

Demek بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ sahîfe-i âlemde bir satır-ı nûrânî teşkîl eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvânıdır, kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ yukarıdan nüzûl ile, semere-i kâinât ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanın arşa çıkmasına bir yol olur.

İkinci Sır: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hadsiz kesret-i mahlûkātta tezâhür eden vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak için, dâimâ o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor.

Yani, meselâ nasıl ki, güneş ziyâsıyla hadsiz eşyâyı ihâta ediyor. Mecmû‘-u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gāyet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için her bir parlak şeyde güneşin zâtını aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kābiliyetince güneşin cilve-i zâtiyesiyle beraber ziyâsı, harâreti gibi hâssalarını da gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla kābiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân-ı seb‘a gibi keyfiyâtlarının her birisi dahi umûm mukābilindeki şeyleri ihâta ediyor.

Öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی temsîlde hatâ olmasın, ehadiyet ve samediyet-i İlâhiyenin her bir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet aynasında bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcûdâtla alâkadâr her bir ismi, bütün mevcûdâtı ihâta ediyor. İşte vâhidiyet içinde ukūlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, dâimâ vâhidiyette sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, işte o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir.

6

Üçüncü Sır: Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren bilmüşâhede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkātı terbiye eden bilbedâhe rahmettir. Ve bir ağacın bütün hey’etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan bilbedâhe rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran ve nûrlandıran ve şenlendiren bilmüşâhede rahmettir. Ve bu fânî insanı ebede nâmzed eden ve ezelî ve ebedî bir zâta muhâtab ve dost yapan bilbedâhe rahmettir.

Ey insan Mâdem rahmet, böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakîkat-i mahbûbedir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O hakîkate yapış. Vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. Ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş. Ve o rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuââtıyla o Sultân’a muhâtab ol, halîl ol, dost ol.

Evet; kâinâtın envâını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcâtına kemâl-i intizâm ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe iki hâlden birisidir. Ya kâinâtın her bir nev‘i kendi kendine insanı tanıyor, ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir sultân-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhûd bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak’ın ilmiyle bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâı, insanı tanıyor değil. Belki insanı bilen ve tanıyan ve merhamet eden bir zâtın tanımasının, bilmesinin delilleridir.

Ey insan Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ‘-ı mahlûkātı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine Lebbeyk dediren Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat‘iyen anla ki, senin gibi zaîf-i mutlak ve âciz-i mutlak ve fakîr-i mutlak, fânî,

7

küçücük bir mahlûka bu koca kâinâtı musahhar eden ve imdâdına gönderen, elbette hikmet ve inâyeti ve ilim ve kudreti tazammun eden hakîkat rahmettir. Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür; ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvânı olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ i de. O rahmetin vusûlüne vesîle ve Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.

Evet, o rahmetin vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünki nasıl merkezî bir nakış, her tarafından gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaz‘iyetlerinden hâsıl oluyor. Öyle de, kâinâtın dâire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhî’nin cilvesinden uzanan nûrânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanâtı bir nakş-ı a‘zamının atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâ‘larıyla tanzîm eden ve hayâta hâdim eden; ve nebâtî ve hayvânî olan umûm vâlidelerin gāyet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren; ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rubûbiyet-i İlâhiyenin gāyet güzel ve şirin bir nakş-ı a‘zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren; ve en parlak rahmetini izhâr eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı rahmetini ihtiyâc-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış. Ey insan Eğer insan isen بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ de O şefâatçiyi bul.

Evet, rûy-u zemînde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtât ve hayvanâtın tâifelerini hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemâl-i intizâmla ve hikmet ve inâyetle terbiye ve idare eden; ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden, bilbedâhe, belki bilmüşâhede rahmettir. Ve o rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat‘î olduğu gibi, o mevcûdât adedince de tahakkukunun delîlleri var.

8

Evet, zemînin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet-i ma‘neviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i rahmetten ve kâinât sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı rahmetten daha aşağı değildir. Âdetâ bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

Ey insan Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz‘ eden zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin? Senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın? Hilkat şeceresini meyvesi çürük, bozuk ve ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiç bir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiç bir vecihle noksâniyeti olmayan ve güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ

Ey insan Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mi‘râc var. O mi‘râc ise بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ dir. Ve bu mi‘râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın yüz on dört sûrelerinin başlarına bak. Hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına bak. Hem umûm mübârek işlerin mebde’lerine bak. Hem besmele’nin azamet-i kadrine en kat‘î bir huccet şudur ki; İmâm-ı Şâfiî ra gibi çok büyük müctehidler demişler ki: Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur’ân’da yüz on dört def‘a nâzil olmuştur.

Dördüncü Sır: Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsinin hitâbı olan اِیَّاكَ نَعْبُدُ demekle, herkese kâfî gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet, arkasında Zât-ı Ehadiyet’i mülâhaza edip اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ demeye küre-i arz vüs‘atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Bu sırra binâen, cüz’iyâtta zâhir bir sûrette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, her bir nev‘de sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad’i mülâhaza ettirmek için hâtem-i vahdâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ külfetsiz herkes her mertebede اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdes’e hitâb ederek müteveccih olsun.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç