
SAYFA 1
[BİRİNCİ ŞU‘]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
İki acîb suâle karşı def‘aten hâtıra gelen iki garîb cevâbdır.
Birinci Suâl: Denildi ki: Fâtiha ve Yâsîn ve hatm-i Kur’ânî gibi okunan virdler ve kudsî şeyler, bazen hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Hâlbuki, böyle cüz’î bir tek hediye, ân-ı vâhidde hadsiz zâtlara yetişmesi ve her birisine aynı hediyenin düşmesi, tavr-ı aklın hâricindedir?
Elcevab: Fâtır-ı Hakîm, nasıl ki unsur-u havayı, kelimelerin berk gibi intişârlarına ve tekessürlerine bir mezraa, bir vâsıta yapmış. Ve radyo vâsıtasıyla, bir minârede okunan Ezân-ı Muhammedî’yi asm umûm yerlere ve umûm insanlara aynı anda yetiştirmesi gibi; öyle de, okunan bir Fâtiha’yı dahi, meselâ umûm ehl-i îmân emvâtına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudretiyle ve nihâyetsiz hikmetiyle ma‘nevî âlemde, ma‘nevî havada çok ma‘nevî elektrikleri ve ma‘nevî radyoları sermiş ve serpmiş. Fıtrî telsiz telefonları istihdâm ediyor, çalıştırıyor. Hem nasıl ki bir lâmba yansa, mukābilindeki binler aynanın her birine tam bir lâmba girer. Aynen öyle de bir Yâsîn-i Şerîf okunsa, milyonlar rûhlara hediye edilse, her bir rûha tam bir Yâsîn-i Şerîf düşer.
İkinci Suâl: Şiddetle ve âmirâne denildi ki: Sen Risâle-i Nûr’un makbûliyetine dâir Hazret-i Alî ra ve Gavs-ı A‘zam ra gibi zâtların kasîdelerinden şâhidler gösteriyorsun. Hâlbuki, asıl söz sâhibi Kur’ân’dır. Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın hakîkî bir tefsîri ve hakîkatinin bir tercümanı ve mes’elelerinin burhânıdır. Kur’ân ise, sâir kelâmlar gibi kışırlı ve kemikli ve şuûru husûsî ve cüz’î değildir. Belki Kur’ân, umûm işârâtıyla ve eczâsı ile ayn-ı şuûrdur, kışırsızdır, fuzûlî ve lüzûmsuz maddeleri yoktur. Âlem-i gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz onundur. Görelim o ne diyor?
Elcevab: Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir bir burhânı ve kuvvetli bir tefsîri ve parlak bir lem‘a-i i‘câz-ı ma‘nevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâ‘ı ve o ma‘den-i ilm-i hakîkatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i ma‘neviyesi olduğundan, onun kıymetini ve ehemmiyetini beyân etmek, Kur’ân’ın şerefine
SAYFA 2
ve hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risâle-i Nûr’un meziyetini beyân etmekliği, hak iktizâ eder ve hakîkat ister. Kur’ân izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiç bir cihetle fahra, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz. Gelecek âyetlerin işârâtına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbînlik ile ithâm edenlere hakkımı helâl etmem.
Bu çok ehemmiyetli suâle karşı iki üç sâat zarfında birden Kur’ân’ın âyât-ı meşhûresinden Sözler adedince otuz üç âyet hem ma‘nâsıyla, hem cifir ile Risâle-i Nûr’a işâret ettiği uzaktan uzağa icmâlen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda, otuz üç âyet müttefikan Risâle-i Nûr’u remizleriyle gösterdiği hayâl meyâl görüldü.
İhtâr: En evvel yirmi dördüncü âyetin başında zikredilen ihtâra dikkat etmek lâzımdır. O ihtârın yeri başta idi. Fakat orada hâtıra geldi, oraya girdi.
İkinci Bir İhtâr: Tevâfuk ile işaretler, eğer münâsebet-i ma‘neviyeye istinâd etmezse, ehemmiyeti azdır. Eğer münâsebet-i ma‘neviyesi kuvvetli ise ve onun bir ferdi ve bir mâsadakı hükmünde olsa; ve müstesnâ bir liyâkati bulunsa, o vakit tevâfuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan, onun irâde edildiğine bir emâre olur. Ve ondan, o ferdin husûsî bir sûrette dâhil olduğuna ya remiz, ya işâret, ya delâlet hükmünde onu gösterir.
İşte gelecek âyât-ı Kur’âniyenin Risâle-i Nûr’a işaretleri ve tevâfukları, ekseriyet ile kuvvetli bir münâsebet-i ma‘neviyeye istinâd ederler. Evet, bu gelecek âyât-ı meşhûre, müttefikan on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar. Ve Kur’ân ve îmân hesabına bir hakîkate işâret ediyorlar. Ve medâr-ı teselli bir nûrdan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalâlet fitnesinden gelen şübühâtı izâle edecek Kur’ânî bir burhânı müjde veriyorlar. Ve o işaretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazîfeleri bihakkın görecek Risâle-i Nûr gibi bir tefsîr-i Kur’ânî olacağını ihbâr ediyorlar. İşte Risâle-i Nûr bu mezkûr noktalarda ileri olduğunu, onu okuyanlarca şübhesiz olmasıyla delâlet eder ki, o âyetler, bilhassa Risâle-i Nûr’a bakıp ona işâret ediyorlar.
Mütebâkî kısmı Sikke-i Tasdîk-i Gaybî Mecmûası’nda 59. sahîfeden 99. sahîfeye kadar yazıldığı için buraya derc edilmemiştir.
SAYFA 3
[İKİNCİ ŞU‘]
[Eskişehir Hapishânesi’nin Son Meyvesi Otuz birinci Lem‘a’nın İkinci Şuâ‘ı]
On altı sene evvel Eskişehir Hapishânesi’nde arkadaşlarımın tahliyeleriyle yalnız kaldığım bir vakitte, şu şuâ‘ gāyet acele, pek noksân kalemimle, sıkıntılı râhatsızlık bir zamanda te’lîf edildiğinden, bir derece intizâmsız olmakla beraber, bugünlerde tashîh ederken, îmân ve tevhîd noktasında pek çok kıymetdâr ve kuvvetli ve ehemmiyetli gördüm.
Saîdü’n-Nûrsî
İhtâr: Bu risâle, benim nazarımda çok mühimdir. Çünki içinde çok mühim ve ince olan esrâr-ı îmâniye inkişâf ediyor. Bu risâleyi anlayarak okuyan adam, îmânını kurtarır inşâallâh. Maatteessüf ben burada kimse ile görüşemediğimden kendime tebyîz edip yazdıramadım. Bu risâlenin kıymetini birden anlamak istersen, başta bulunan İkinci ve Üçüncü Meyveleri ve âhirdeki Hâtime’yi ve Hâtime’den iki sahîfe evvelki mes’eleyi evvelce dikkatle oku. Sonra tamamını, teennî ile mütâlaa et.
Bu nükte, altı ism-i a'zamın altı nüktelerinin اَللّٰهُ اَحَدٌ e dâir yedinci nükte-i a'zamıdır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَبِهٖ نَسْتَعٖینُ
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin muhteşem bir nüktesiyle ve meşhûr bir kasem-i Nebevînin işârâtı ve ilhâmıyla hissettiğim gāyet güzel ve çok şirin ve nihâyet derecede latîf üç meyve-i tevhîde ve üç muktezîsine ve üç huccetine dâir bir nüktedir.
İşte Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemîn ettiği vakit en çok isti‘mâl ettiği; ve tekrar ile her zaman ferman ettiği şu وَالَّذٖی نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِیَدِهٖ kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki, şecere-i kâinâtın en geniş dâiresi ve en müntehâsı ve nihâyâtı ve teferruâtı dahi, Zât-ı Vâhid-i Ehad’in kudretiyle, irâdesiyle hareket eder. Çünki mahlûkātın en müntehabı ve ihtiyârca en mümtâzı olan, nev‘-i insanın en müntehabı ve en müstesnâsı olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nefsi kendi kendine mâlik olmazsa ve ef‘âlinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir iktidâra, başka ihtiyâra bağlı ise, elbette hiç bir şey ve hiç bir şe’n ve hiç bir hâl ve hiç bir keyfiyet cüz’î olsun, küllî olsun, o muhît iktidârın ve o şâmil ihtiyârın dâire-i tasarrufunun hâricinde olamaz.
SAYFA 4
Evet, bu çok ma‘nîdâr kasem-i Muhammedînin asm ifade ettiği, gāyet muazzam ve muhît bir tevhîd-i rubûbiyettir. Ve bu tevhîdin isbatına dâir yüz, belki bin bâhir burhânlar sirâcünnûr olan Risâle-i Nûr’da beyân edildiğinden, bu hakîkat-i âliyenin tafsîlâtını ve isbatını Risâle-i Nûr’a havâle ederek, bu İkinci Şuâ‘da muhtasar üç makam içinde, bu çok ehemmiyetli hakîkat-i îmâniyenin Birinci Makamı’nda, gāyet latîf ve tatlı ve çok kıymetdâr ve nûrlu hadsiz semerelerinden üç küllî meyvelerini gāyet muhtasar bir sûrette beyânla, o meyvelere benim kalbimi sevk eden zevklerime ve hislerime işâret edilecek. İkinci Makam’da ise, bu kudsî hakîkatin üç küllî muktezîsi ve esbâb-ı mûcibesi beyân edilir. Ve o üç muktezî, üç bin muktezîlerin kuvvetindedirler. Ve Üçüncü Makam’da, o hakîkat-i tevhîdiyenin üç alâmetleri zikredilecek. O üç alâmet, üç bin alâmet ve emâre ve delîller kuvvetindedirler.
Birinci Makam’ın Birinci Meyvesi: Tevhîdde ve vahdette, cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezâhür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazîne-i ezeliye gizlenir.
Evet, hadsiz cemâl ve kemâlât-ı İlâhiye ve nihâyetsiz mehâsin ve hüsn-ü Rabbânî ve hesabsız ihsânât ve bahâ-yı Rahmânî ve gāyetsiz kemâl ve cemâl-i Samedânî, ancak vahdet aynasında ve vahdet vâsıtasıyla şecere-i hilkatin nihâyetindeki cüz’iyâtın sîmâlarında temerküz eden cilve-i esmâda görünür. Meselâ, iktidârsız ve ihtiyârsız bir yavrunun imdâdına umulmadık bir yerden, yani kan ve fışkı ortasından beyaz, sâfî, temiz bir süt göndermek olan cüz’î fiil ise, tevhîd nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hârikulâde ve pek çok şefkatkârâne olan küllî ve umûmî iâşeleriyle ve vâlidelerinin onlara musahhar edilmeleriyle rahmet-i Rahmânın cemâl-i lâyezâlîsi, kemâl-i şa‘şaa ile görünür. Eğer tevhîd nazarıyla bakılmazsa, o cemâl gizlenir. Ve o cüz’î iâşe dahi esbâba ve tesâdüfe ve tabiata havâle edilir. Bütün bütün kıymetini kaybeder. Belki de mâhiyetini de kaybeder.
Hem meselâ, müdhiş bir hastalıktan şifâ bulmak, eğer tevhîd nazarıyla bakılsa, birden zemîn denilen hastahâne-i kübrâda bulunan bütün derdlilere, âlem denilen eczâhâne-i ekberden ilaçlarıyla, dermanlarıyla şifâ ihsân etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak’ın cemâl-i şefkati ve mehâsin-i rahîmiyeti, küllî ve şa‘şaalı bir sûrette görünür. Eğer tevhîd nazarıyla bakılmazsa, o cüz’î, fakat alîmâne, basîrâne, şuûrkârâne olan şifâ vermek dahi, câmid ilaçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata verilir. Bütün bütün mâhiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.
Bu makam münâsebetiyle hâtıra
SAYFA 5
gelen bir salavâtın bir nüktesini beyân ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbîhâtının âhirinde Şâfiîlerde gāyet müsta‘mel ve meşhûr bir salavât olan اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰی سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓی اٰلِ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَٓاءٍ وَدَوَٓاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَیْهِ وَعَلَیْهِمْ كَثٖیرًا كَثٖیرًا nın ehemmiyeti bundandır ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise, her zaman, her dakîka Hâlik’ına ilticâ ve yalvarmak ve hamd edip şükür etmek olduğundan, insanı, kamçı vurup dergâh-ı İlâhî’ye sevk eden en keskin, müessir sâik, hastalıklar olduğu gibi, insanı kemâl-i şevk ile şükre sevk eden ve tam ma‘nâsıyla minnetdâr edip hamdettiren tatlı ni‘metler ise, başta şifâlar, devâlar ve âfiyetler olduğundan, bu salavât-ı şerîfe gāyet müşerref ve ma‘nîdâr olmuştur. Ben bazen بِعَدَدِ كُلِّ دَٓاءٍ وَدَوَٓاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahâne sûretinde ve maddî ve ma‘nevî bütün derdlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsân eden Şâfî-i Hakîkî’nin pek âşikâr bir mevcûdiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
Hem meselâ, dalâletin gāyet müdhiş ma‘nevî elemini hisseden bir adama îmân ile hidâyet ihsân etmek, eğer tevhîd nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve âciz ve fânî adam, bütün kâinâtın Hâlik’ı ve Sultân’ı olan Ma‘bûdunun muhâtab bir abdi olmak ve o îmân vâsıtasıyla bir saâdet-i ebediyeyi ve şâhâne ve çok geniş ve şa‘şaalı bir mülk-ü bâkîyi ve bâkî bir dünyayı ihsân etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre, o lütfa mazhar etmek olan bu ihsân-ı ekber yüzünde ve sîmâsında, bir Zât-ı Kerîm ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemâl-i lâyezâlîsi görünür ki, bir lem‘ası ile, bütün ehl-i îmânı kendine dost; ve hâs kısmını da âşık yapıyor. Eğer tevhîd nazarıyla bakılmazsa, o cüz’î îmânı ya mütehakkim veyâhûd hodbîn Mu‘tezileler gibi, kendi nefsine veya bazı esbâba havâle eder ki, hakîkî fiyatı ve bahâsı cennet olan o Rahmânî pırlanta, bir cam parçasına inip, aynadârlık ettiği kudsî cemâlin lem‘asını kaybeder.
İşte bu üç misâle kıyâsen, dâire-i kesretin müntehâsındaki cüz’iyâtın, cüz’iyât-ı ahvâlinde tevhîd noktasında cemâl-i İlâhînin ve kemâl-i Rabbânînin binler envâı ve yüz binler çeşitleri onlarda temerküz etmeleri cihetiyle görünür, anlaşılır, bilinir. Tahakkuku sâbit olur.
İşte tevhîdde cemâl ve kemâl-i İlâhînin kalben görünmesi ve rûhen hissedilmesi içindir ki, bütün evliyâ ve asfiyâ, en tatlı zevklerini ve en şirin ma‘nevî rızıklarını kelime-i tevhîd olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ zikrinde ve tekrarında buluyorlar.
SAYFA 6
Hem kelime-i tevhîdde, azamet-i kibriyâ ve celâl-i Sübhânî ve saltanat-ı mutlaka-i rubûbiyet-i Samedâniye tahakkuk ettiği içindir ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِیُّونَ مِنْ قَبْلٖی لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Yani Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyâde fazîletli ve kıymetli sözleri لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelâmıdır.
Evet, bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsân, bir ni‘met, bir rızık birer küçük ayna iken, tevhîdin sırrıyla birden bütün emsâline omuz omuza verip ittisâl ettiklerinden, o nev‘ler birer büyük aynaya dönüp o nev‘lere mahsûs cilvelenen bir çeşit cemâl-i İlâhîyi gösterirler. Ve fânî ve muvakkat olan güzellik ile bâkî bir nevi‘ hüsn-ü Sermedîyi irâe ederler. Mevlânâ Celâleddîn’in dediği gibi: اٰنْ خَیَالَاتٖی كِە دَامِ اَوْ لِیَاسْتْ عَكْسِ مَهْرُویَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ sırrıyla bir âyîne-i cemâl-i İlâhî olurlar. Yoksa eğer tevhîd sırrı olmazsa, o cüz’î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemâli ve ne de o ulvî kemâli gösterir. İçindeki cüz’î bir lem‘a dahi söner, kaybolur. Âdetâ baş aşağı olup elmastan şişeye döner.
Hem tevhîdin sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlâhiye ve bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb‘aca ma‘nevî bir sîmâ-yı Rahmânî ve bir temerküz-ü esmâ ve اِیَّاكَ نَعْبُدُ وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ deki hitâba muhâtab olan zâtın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezâhür eder. Yoksa o şahsiyetin ve o ehadiyetin ve o sîmânın ve o taayyünün cilvesi inbisât ederek kâinât nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihâtalı kalbî gözlere görünür. Çünki azamet-i kibriyâ perde olur. Herkesin kalbi göremez.
Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zâhirî bir sûrette anlaşılır ki, onun Sâni‘i, onu görür, bilir, dinler. İstediği gibi yapar. Âdetâ o zîhayatın masnûiyeti arkasında, muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir zâtın ma‘nevî bir teşahhusu ve bir taayyünü îmâna görünür. Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gāyet âşikâr bir tarzda, o ma‘nevî teşahhus ve o kudsî taayyün, sırr-ı tevhîd ile ve îmân ile müşâhede olunur. Çünki o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem‘ ve basar gibi ma‘nâların hem numûneleri insanda var, hem o numûnelerle insan onlara işâret eder. Çünki meselâ gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir ma‘nâ olan gözün gördüğünü de görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür,
SAYFA 7
sonra yapar. Hem kulağı veren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sâir sıfatlar buna kıyâs edilsin.
Hem esmânın nakışları ve cilveleri insanda var. İnsan onlarla, o kudsî ma‘nâlara şehâdet eder. Hem insan za‘fıyla, acziyle, fakrıyla, cehliyle diğer bir tarzda aynadârlık edip, yine za‘fına, fakrına merhamet eden ve meded veren bir zâtın kudretine, ilmine, irâdesine ve hâkezâ sâir evsâfına şehâdet eder.
İşte dâire-i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz’iyâtında sırr-ı vahdetle bin bir esmâ-yı İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektûblarda temerküz edip açık okunduğundan, o Sâni‘-i Hakîm, zîhayat nüshalarını pek çok teksîr ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin tâifelerinin nüshalarını, daha çoklukla teksîr ediyor. Ve her tarafa neşrediyor.
Bu birinci meyvenin hakîkatine beni îsâl eden ve sevk eden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki: Bir zaman, ziyâde rikkatimden ve fazla şefkatimden ve acımak duygusundan, zîhayatların, hususan onlardan zîşuûrların ve bilhassa insanların ve bilhassa mazlûmların ve musîbete giriftâr olanların hâlleri, benim çok ziyâde rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: Bu âciz ve zayıf bîçârelerin derdlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi, istîlâcı ve sağır olan unsurlar ve hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perişan hâllerine merhamet eden ve husûsî işlerine müdâhale eden yok mu? diye rûhum çok derinden feryâd ediyordu. Hem o çok güzel memlûklerin ve o çok kıymetdâr malların ve o çok müştâk ve minnetdâr dostların işlerine bakacak ve onlara sahâbet edip himâye edecek bir mâlikleri, bir sâhibleri ve bir hakîkî dostları yok mu? diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.
İşte rûhumun feryâdına ve kalbimin vâveylâsına vâfî ve kâfî gelici ve teskîn edici ve kanâat verici cevâb ise, sırr-ı tevhîd ile Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl’in, umûmî kanunların tazyîkātları ve hâdisâtın tehâcümâtı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine, kanunların fevkınde olarak, ihsânât-ı hususiyesi ve imdâdât-ı hâssası ve doğrudan doğruya her şeye karşı rubûbiyet-i hususiyesi olduğunu; ve her şeyin tedbîrini bizzât kendisi gördüğünü; ve her şeyin derdlerini bizzât dinlediğini; ve her şeyin hakîkî mâliki ve sâhibi ve hâmîsi olduğunu
SAYFA 8
sırr-ı Kur’ân ile ve nûr-u îmân ile bildim. O hadsiz me’yûsiyet yerinde, nihâyetsiz bir mesrûriyet hissettim. Ve her zîhayat, öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’e mensubiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle, nazarımda binler derece bir kıymet, bir ehemmiyet kesb ettiler.
Çünki mâdem herkes, efendisinin şerefiyle ve mensûb olduğu zâtın makamıyla, şöhretiyle iftihâr eder, bir izzet peydâ eder. Elbette nûr-u îmân ile, mensubiyetin ve memlûkiyetin inkişâfı sûretinde bir karınca bir firavun’u, o mensubiyet kuvvetiyle mağlûb ettiği gibi; o karınca o mensubiyet şerefiyle dahi, gāfil ve kendi kendine mâlik ve kendini başıboş zanneden; ve ecdâdıyla ve mülk-ü Mısır ile iftihâr eden; ve kabir kapısında o iftihârı sönen bin Firavun kadar iftihâr edebilir. Ve sinek dahi Nemrûd’un sekerât vaktinde azâba ve hicaba inkılâb eden iftihârına karşı, kendi mensubiyetinin şerefini irâe edip, onunkini hiçe indirebilir.
İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖیمٌ âyeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu bu ifade ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki, her bir mahlûkun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecâvüzdür. Onu ancak cehennem temizler.
Tevhîdin İkinci Meyvesi: Birinci Meyve, Hâlik-ı Kâinât olan Zât-ı Akdes’e baktığı gibi, bu İkinci Meyve de, kâinâtın zâtına ve mâhiyetine bakar.
Evet, sırr-ı vahdetle kâinâtın kemâlâtı tahakkuk eder. Hem mevcûdâtın ulvî vazîfeleri anlaşılır. Hem mahlûkātın netice-i hilkatleri takarrur eder. Hem masnûâtın kıymetleri bilinir. Hem bu âlemdeki makāsıd-ı İlâhiye vücûd bulur. Hem zîhayatların ve zîşuûrların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı îcâdları tezâhür eder. Hem bu dehşet-engîz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli ekşi sîmâları arkasında, rahmetin ve hikmetin güler ve güzel yüzleri görünür. Hem fenâ ve zevâlde kaybolan mevcûdâtın netîceleri ve hüviyetleri ve mâhiyetleri ve rûhları ve tesbîhâtları gibi çok vücûdlarını, kendilerine bedel âlem-i şehâdette bırakıp, sonra gittikleri bilinir.
Hem kâinât, baştan başa gāyet ma‘nîdâr bir kitâb-ı Samedânî; ve mevcûdât ferşten arşa kadar gāyet mu‘cizâne bir mecmûa-i mektûbât-ı Sübhâniye; ve mahlûkātın bütün tâifeleri, gāyet muntazam ve muhteşem birer ordu-yu Rabbânî; ve masnûâtın bütün kabîleleri mikroptan, karıncadan, tâ gergedana kadar, tâ kartallara kadar, tâ seyyârâta kadar Sultân-ı Ezelî’nin gāyet vazîfeperver me’mûrları olduğu bilinmesi; ve her şey, aynadârlık ve intisâb cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları; ve seyl-i mevcûdâtın ve kafile-i mahlûkātın, Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve ne için gelmişler? Ve ne yapıyorlar? diye halledilmeyen