Bağış Yap
SÖZLERDördüncü Söz

7

Fakat meşhûr bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı? der, evhâma düşer. [Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.]

Evet, insan nihâyetsiz şeylere muhtâç olduğu hâlde, sermayesi hiç hükmünde; hem nihâyetsiz musîbetlere ma‘rûz olduğu hâlde, iktidârı hiç hükmünde bir şey; âdetâ sermaye ve iktidarının dâiresi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise, dâiresi gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zayıf, fakîr ve muhtâç olan rûh-u beşere ibâdet, tevekkül, tevhîd, teslîm ne kadar azîm bir kâr, bir saâdet, bir ni‘met olduğunu bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. Ma‘lûmdur ki, zararsız yol zararlı yola (velev on ihtimâlden bir ihtimâl ile olsa) tercîh edilir. Hâlbuki mes’elemiz olan ubûdiyet yolu zararsız olmakla beraber (ondan dokuz ihtimâl ile) bir saâdet-i ebediye hazînesi vardır. Fısk ve sefâhet yolu ise, (hatta fâsıkın i‘tirâfıyla dahi) menfaatsiz olduğu hâlde; (ondan dokuz ihtimâl ile) şekāvet-i ebediye helâketi bulunduğu, icmâ‘ ve tevâtür derecesinde hadsiz ehl-i ihtisâsın ve müşâhedenin şehâdetiyle sâbittir. Ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbârâtıyla muhakkaktır.

[Elhâsıl: Âhiret gibi dünya saâdeti dahi ibâdette ve Allâh’a asker olmaktadır. Öyle ise, biz dâimâ [اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الطَّاعَةِ وَالتَّوْفٖیقِ] demeliyiz. Ve müslüman olduğumuza şükretmeliyiz.

[DÖRDÜNCÜ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدّٖینِ

Namaz ne kadar kıymetdâr ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır; hem namazsız adam ne kadar dîvâne ve zararlı olduğunu iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör: Bir zaman bir büyük hâkim, iki hizmetkârını her birisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta hâs ve güzel

8

bir çiftliğine ikāmet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesâfede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur. Sermayeye göre binilir.

İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticâret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara-mumara verip zâyi‘ eder. Bir tek altını kalır. Arkadaşı ona der: Yâhû! Şu liranı bir bilete ver, tâ bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir. Belki merhamet eder. Ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i ikāmetimize gideriz. Yoksa iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbûr olursun. Acaba şu adam inâd edip o tek lirasını, bir defîne anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefâhete sarf etse, gāyet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?

İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim! O hâkim ise Rabbimiz, Hâlikımızdır. O iki hizmetkâr yolcu ise, biri mütedeyyin namazını şevk ile kılar, diğeri gāfil, namazsız insanlardır. O yirmi dört altın ise, yirmi dört sâat her gündeki ömürdür. O hâs çiftlik ise cennettir. O istasyon ise kabirdir. O seyâhat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat‘ ederler. Bir kısım ehl-i takvâ berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayâl gibi, elli bin senelik bir mesâfeyi bir günde kat‘ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşân şu hakîkate iki âyetiyle işâret eder. O bilet ise namazdır. Bir tek sâat beş vakit namaza abdest ile kâfî gelir. Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayât-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayât-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder? Zîrâ bin adamın iştirâk ettiği

9

bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabûl ederse: hâlbuki kazanç ihtimâli binden birdir, sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkil zanneden adam anlamaz mı? Hâlbuki namazda rûhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübâh dünyevî amelleri güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkā eder.

[BEŞİNCİ SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذٖینَ اتَّقَوْا وَالَّذٖینَ هُمْ مُحْسِنُونَ

Namaz kılmak ve büyük günâhları işlememek, ne derece hakîkî bir vazîfe-i insaniyet; ve ne kadar fıtrî münâsib bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle.

Seferberlikte bir taburda biri muallem vazîfeperver; diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazîfeperver nefer ta‘lîme ve cihada dikkat eder, erzâk ve ta‘yînâtını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış ki onu beslemek ve cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar, devletin vazîfesidir. Ve onun asıl vazîfesi ta‘lîm ve cihaddır. Fakat bazı erzâk ve cihâzât işlerinde işler. Kazan kaynatır. Karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: Ne yapıyorsun? Devletin angaryasını çekiyorum der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum. Diğer şikemperver ve acemî nefer ise, ta‘lîme ve harbe dikkat etmezdi. O devlet işidir. Bana ne, derdi. Dâim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi. Bir gün muallem arkadaşı ona dedi: Birader, asıl vazîfen ta‘lîm ve muhârebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha i‘timâd et. O seni aç bırakmaz. O onun vazîfesidir. Hem sen âciz ve fakirsin. Her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana

10

Âsîdir der. Cezâ verirler. Evet, iki vazîfe pîşimizde görünüyor. Biri padişahın vazîfesidir. Bazen biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazîfemizdir. Padişah bize teshîlât ile yardım eder ki, ta‘lîm ve harbdir. Acaba o serseri nefer o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın!

İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı meydân-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksîm edilen ordu ise, cem‘iyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın cemâat-i İslâmiyesidir. O iki nefer ise, biri, ferâiz-i dîniyesini bilen ve işleyen; ve kebâiri terk ve günâhları işlememek için nefis ve şeytanla mücâhede eden müttakî müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakîkî’yi ithâm etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp ferâizi terk; ve maîşet yolunda rast gelen günâhları işleyen fâsık-ı hâsirdir. Ve o ta‘lîm ve ta‘lîmât ise, (başta namaz) ibâdettir. Ve o harb ise nefis ve hevâ, cin ve ins şeytanlara karşı mücâhede edip günâhlardan ve ahlâk-ı rezîleden kalb ve ruhunu helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazîfe ise, birisi hayatı verip beslemektir. Diğeri hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir.

Evet, en parlak bir mu‘cize-i san‘at-ı Samedâniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de odur. Ondan başka olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en abdâl hayvan en iyi beslenir. [Meyve kurtları ve balıklar gibi] En âciz, en nâzik mahlûk en iyi rızkı o yer. [Çocuklar ve yavrular gibi]. Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl iktidâr ve ihtiyâr ile olmadığını; belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfîdir. Demek derd-i maîşet için namazını terk eden, o nefere benzer ki, ta‘lîmi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Rezzâk-ı Kerîm’in matbaha-i rahmetinden ta‘yînâtını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzât gitmek, güzeldir, merdliktir. O dahi bir ibâdettir. Hem insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihâzât-ı ma‘neviyesi gösteriyor. Zîrâ hayât-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidâr cihetinde, en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat hayat-ı ma‘neviye ve uhreviyesine

11

lâzım olan ilim ve iftikār ile tazarru‘ ve ibâdet cihetinde, hayvanâtın sultânı ve kumandanı hükmündedir. Demek ey nefsim! Eğer hayât-ı dünyeviyeyi gāye-i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayât-ı uhreviyeyi gāye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesîle ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın nazlı ve niyâzdâr bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misâfiri olursun. İşte sana iki yol. İstediğini intihâb edebilirsin. Hidâyet ve tevfîki Erhamürrâhimîn’den iste.

[ALTINCI SÖZ]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

Nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmak; ve ona abd olmak ve asker olmak, ne kadar kârlı bir ticâret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle: Bir zaman bir padişah raiyetinden iki adama, her birisine emâneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muhârebe zamanı olduğundan hiç bir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur. Veya tebeddül eder, gider. Padişah o iki nefere kemâl-i merhametinden bir yâver-i ekremini gönderdi. Gāyet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emânetimi bana satınız. Tâ sizin için muhâfaza edeyim. Beyhûde zâyi‘ olmasın. Hem muhârebe bittikten sonra size daha güzel bir sûrette iâde edeceğim. Hem güyâ o emânet malınızdır. Pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim nâmımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârıfâtını tedârik edemezsiniz. Bütün masârıfâtı ve levâzımâtı ben deruhde ederim. Bütün vâridâtı ve menfaati size vereceğim. Hem de terhîsât zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr! Eğer bana satmazsanız, zâten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhâfaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacaktır. Hem beyhûde gidecek, hem o yüksek fiyattan mahrûm kalacaksınız. Hem o nâzik, kıymetdâr âletler,

12

mîzânlar, isti‘mâl edilecek şâhâne ma‘denler ve işler bulmadığından, bütün bütün kıymetten düşecekler. Hem idare ve muhâfaza zahmeti ve külfeti başınıza kalacak. Hem emânette hıyânet cezâsını göreceksiniz. İşte beş derece hasâret içinde hasâret! Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim nâmımla tasarruf etmek demektir. Âdî bir esîr ve başıbozuğa bedel, âlî bir padişahın hâs, serbest bir yâver-i askeri olursunuz.

Onlar şu iltifâtı ve fermanı dinledikten sonra, o iki adamdan aklı başında olanı dedi: Baş üstüne! Ben maal-iftihâr satarım. Hem bin teşekkür ederim. Diğeri mağrûr, nefsi firavunlaşmış, hodbîn, ayyaş, güyâ ebedî o çiftlikte kalacak gibi dünya zelzelelerinden, dağdağalarından haberi yok, dedi: Yok, padişah kimdir? Ben mülkümü satmam. Keyfimi bozmam. Biraz zaman sonra birinci adam, öyle bir mertebeye çıktı ki, herkes hâline gıbta ederdi. Padişahın lütfuna mazhar olmuş, hâs sarayında saâdetle yaşıyor. Diğeri öyle bir hâle giriftâr olmuş ki, hem herkes ona acıyor, hem de Müstehak diyor. Çünkü hem saâdeti, mülkü, hatâsının netîcesi olarak gitmiş. Hem cezâ ve azâb çekiyor.

İşte ey nefs-i pür-heves! Şu misâlin dürbünü ile hakîkatin yüzüne bak. Ama o padişah ise, ezel ebed sultânı olan Rabbin, Hâlik’ındır. Ve o çiftlikler, makineler, âletler, mîzânlar ise, senin dâire-i hayatın içindeki mâmelekin; ve o mâmelekin içindeki cisim, rûh ve kalbin; ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayâl gibi zâhirî ve bâtınî hâsselerindir. Ve o yâver-i ekrem ise, Resûl-ü Kerîm’dir asm. Ve o fermân-ı ahkem ise, Kur’ân-ı Hakîm’dir ki, bahsinde bulunduğumuz ticâret-i azîmeyi şu âyetle i‘lân ediyor:. [اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰی مِنَ الْمُؤْمِنٖینَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ] Ve o dalgalı muhârebe meydanı ise, şu fırtınalı dünya yüzüdür ki, durmuyor, dönüyor, bozuluyor ve her insanın aklına şu fikri veriyor: [Mâdem her şey elimizden çıkacak. Fânî olup kaybolacak. Acaba bâkîye tebdîl edip ibkā etmek çâresi yok mu?] deyip düşünürken, birden semâvî sadâ-yı Kur’ân işitiliyor. Der: Evet, var. Hem beş mertebe kârlı bir sûrette, güzel ve râhat bir çâresi var. [Suâl] Nedir?

[Elcevab: Emâneti sâhib-i hakîkîsine satmak. İşte o satışta beş derece kâr içinde kâr var. [Birinci Kâr] Fânî mal, bekā bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder. Bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakîkaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür.

13

Fakat âlem-i bekāda saâdet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar.

[ İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor.

[Üçüncü Kâr: Her a‘zâ ve hâsselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm ve müz‘ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz‘âc ve ta‘cîzinden kurtulmak için gāliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz rahmet hazînelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini saâdet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.

Meselâ göz bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile, şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni‘-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.

Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukūt eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar. İşte ey akıl, dikkat et! Meş’ûm bir âlet nerede, kâinât anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdî bir kavvâd nerede, kütübhâne-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazîne-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede? Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve a‘zâları kıyâs etsen, anlarsın ki, hakîkaten mü’min cennete lâyık; ve kâfir cehenneme muvâfık bir mâhiyet kesb eder. Ve onların her biri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü’min, îmânıyla Hâlik’ının emânetini onun nâmına ve izni dâiresinde isti‘mâl etmesidir. Ve kâfir, hıyânet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır.

14

[Dördüncü Kâr: İnsan zaîftir, belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdânı dâim azâb içinde kalır. Semeresiz, meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.

[Beşinci Kâr: Bütün o a‘zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbîhâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtâç olduğun bir zamanda cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisâs ve müşâhede ittifâk etmişler. İşte bu beş mertebe kârlı ticâreti yapmazsan, şu kârlardan mahrumiyetten başka, beş derece hasâret içinde hasârete düşeceksin.

[Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ; ve meftûn olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. [İkinci Hasâret: Emânete hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünkü en kıymetdâr âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. [Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdâr cihâzât-ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp, hikmet-i İlâhiyeye iftirâ ve zulmettin. [Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip, zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin. [Beşinci Hasâret: Hayât-ı ebediye esâsâtını ve saâdet-i uhreviye levâzımâtını tedârik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir sûrete çevirmektir.

Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar? Yok, kat‘â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir. Keyfe kâfî gelir. Harâma girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allâh’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi, Allâh nâmına işlemeli, başlamalı; ve Allâh hesabıyla vermeli ve almalı; ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse istiğfâr etmeli. [Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabûl et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl. Âmîn.] demeli ve ona yalvarmalı.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç