Bağış Yap
SİKKE-İ TASDÎK-İ GAYBÎSekizinci Şuâ

99

[SEKİZİNCİ ŞU‘]

[Üçüncü Kerâmet-i Aleviye Risâlesi]

[Bir ifâde-i merâm]

Ma‘lûm olsun ki, ben Risâle-i Nûr’un kıymetini ve ehemmiyetini beyân etmekle, Kur’ân’ın hakîkatlerini ve îmânın rükünlerini i‘lân etmek, ve za‘f-ı îmâna düşenleri onlara da‘vet etmek için onların kuvvetlerini ve hakkāniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa hâşâ, kendimi ve hiç bir cihetle beğenmediğim nefs-i emmâremi beğendirmek ve medhetmek maksadında değilim.

Hem Risâle-i Nûr’u zâhiren benim eserim olmak haysiyetiyle senâ etmiyorum. Belki yalnız Kur’ân’ın bir tefsîri ve Kur’ân’dan mülhem ve Kur’ân’ın bir tercümân-ı hakîkîsi ve îmânın huccetleri ve dellâlı olması haysiyetiyle meziyetlerini beyân ediyorum. Hatta bir kısım risâleleri ihtiyârım hâricinde yazdığım gibi, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyârsız hükmündeyim.

İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın Âyet-i Kübrâ nâmını verdiği Yedinci Şuâ‘ risâlesini yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfât-ı âcile ve bir alâmet-i makbûliyet ve bir medâr-ı teşvîk olarak bu kerâmet-i Celcelûtiye, inâyet-i İlâhiye tarafından verildiğine şübhem kalmamış. Tahdîs-i ni‘met kabîlinden bunu Sekizinci Şuâ‘ olarak yazdım. Yoksa haşre dâir bir âyetin mu‘cizeli olan burhânlarını yazacaktım.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın Risâle-i Nûr’a dâir üçüncü bir kerâmetidir.

Evet, İmâm-ı Alî radıyallâhü anh On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem‘alar'da îzâh ve isbat edilen iki zâhir kerâmetini te’yîd ve takviye ederek, Kasîde-i Celcelûtiye’sinde Sirâcünnûr’dan sarâhat derecesinde haber verdiği gibi, yine o kasîdesinde Sirâcünnûr’un en nâmdâr risâlelerine parmak basıyor, âdetâ alkışlıyor. Ve sekiz aded remizile meşhûr bir kısım risâlelerini gösteriyor.

Birincisi: Risâle-i Nûr’a tasrîh eden, تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً fıkrasından sonra, Süryânî lisânıyla esmâ-yı hüsnâ’dan istimdâd ve süver-i Kur’âniye ile bir münâcât yapıyor. Tam otuz üç sûrelerle öyle garîb ve ma‘nîdâr bir tarzda zikrediyor ki, bir kısım sırları ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediği anlaşılıyor. Ben sıkıntılı bir zamanda

100

İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın Âyetü’l-Kübrâ nâmını verdiği Yedinci Şuâ‘ı bitirdiğim aynı zamanda i‘tikādımca bana acele bir mükâfât ve bir ücret olarak geceleyin Celcelûtiye’yi okudum. Birden bir ihtâr-ı gaybî, kalbime denildi:

İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Risâle-i Nûr ile çok meşguldür. Mecmûundan haber verdiği gibi kıymetdâr risâlelerine de işâret derecesinde remzedip îmâ ediyor. Eğer sarîh bir sûrette gaybdan haber vermek çok zararlı olduğundan, hikmete münâfî olduğu cihetle hikmet-i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi, tasrîh edecekti.

Meselâ, sûreleri ta‘dât ederken, yirmi beşinciye geldiği vakit diyor ki: بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَسَٓائِلٍ وَفٖی سُورَةِ التَّهْمٖیزِ وَالشَّمْسِ كُوِّرَتْ وَبِالذَّارِیَاتِ الذَّرِّ وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰی وَبِاِقْتَرَبَتْ لِیَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ وَفٖی سُورَةِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰیَةً عَدَدَ مَا قَرَأَ الْقَارٖی وَمَا قَدْ تَنَزَّلَتْ وَاَسْئَلُكَ یَا مَوْلَایَ فٖی فَضْلِكَ الَّذٖی عَلٰی كُلِّ مَٓا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ İşte bu fıkralarda Eskişehir Ağır Cezâ Mahkemesi'ni hayrette bırakan ve üstünde göz ile görünen bir kerâmetiyle kıyâmet ve haşri isbat eden ve hârika huccetleriyle iştihâr eden Yirmi Dokuzuncu Söz’e Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh zikir ve ta‘dâd ettiği sûrelerin yirmi dokuzuncu mertebesinde وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile ona işâret eder.

Çünki, kıyâmet kopmasından gāyet dehşetli haber veren اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ sûresine tam mutâbık bir sûrette o Yirmi Dokuzuncu Söz, kıyâmetin ve harâb-ı âlemin ve mevt-i dünyânın ve hayat-ı âhiretin ve ihyâ-yı emvâtın kat‘î huccetlerini beyân ederken, bu sûrenin dehşetli tasvîrini zikretmesi, hem ma‘nâda, hem yirmi dokuzuncu mertebede tetâbukları ve işareti isbat eder.

Hem tahavvülât-ı zerrâtta boğulan maddiyyûnları susturan ve zerrâtın tahavvülât ve harekâtını, vazîfe ve intizâmlarını emsâlsiz bir tarzda isbat eden Otuzuncu Söz nâmındaki Zerrât Risâlesi’ne Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, otuzuncu mertebedeوَبِالذَّارِیَاتِ الذَّرِّ kasemiyle ona işâret eder.

Evet, bu işârette lafzan ve sûreten Sûre-i وَالذَّارِیَاتِ ذَرْوًا ve Risâle-i Zerrâtbirbirine müşâbehet ile beraber ma‘nâ cihetiyle dahi münâsebet var. Çünki Sûre-i اَلذَّارِیَاتِ ın başında, Tesâdüfî ve intizâmsız zannedilen temevvücât-ı havaiye, gāyet hikmetli ve vazîfedâr olarak rubûbiyetin tekvînî emirlerini etrâfa yetiştirir. diye ifade ettiği gibi, Risâle-i Zerrât dahi maddiyyûnlar tarafından tesâdüfî ve intizâmsız telakkî edilen harekât-ı zerrâtı dahi hikmetli ve o zerreler muntazam vazîfelerle vazîfedâr olduklarını gāyet kuvvetli ve kat‘î burhânlarla isbat ediyor.

Hem Mi‘râc-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı delâil-i akliye ile gāyet ma‘kūl ve kat‘î bir sûrette isbat eden

101

Otuz Birinci Söz nâmında ve mertebesinde bulunan Risâle-i Mi‘râc’a Hazret-i Alî radıyallâhü anh otuz birinci mertebede Mi‘râc-ı Muhammedî’yi asm ve Kāb-ı Kavseyn’deki müşâhede ve mükâlemeyi sarîh bir sûrette ifade eden ve Sûre-i وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰی nın başında bulunan وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰی cümlesiyle, sarâhate yakın bir tarzda o risâleye işâret eder. Ve Sûre-i وَالطُّورِ u bırakarak وَالذَّارِیَاتِ den sonra وَالنَّجْمِ sûresini zikretmesi, bu işareti kuvvetlendiriyor.

Hem şakk-ı kamer mu‘cizesini münkirlere karşı kuvvetli delîller ile isbat eden ve Mi‘râc Risâlesi’nin zeyli bulunan Şakk-ı Kamer Risâlesi nâmındaki otuz birinci mertebenin âhirinde olan risâleye, Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, şakk-ı kameri nass-ı sarîh ile zikreden Sûre-i اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ den iktibâs ederek otuz birinci mertebenin akabinde zikredilen وَبِاِقْتَرَبَتْ لِیَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ fıkrasıyla sarâhate yakın işâret eder.

Ma‘lûmdur ki, Risâle-i Nûr başta otuz üç aded Sözler’dir. Sözler nâmıyla yâd edilir. Sonra Otuz Üçüncü Söz otuz üç aded Mektubât’dan ibârettir. Mektûbât nâmıyla zikredilir. Sonra Otuz Birinci Mektub dahi müstakil değildir. Belki otuz bir aded lem‘alardan mürekkebdir. ve Lem‘alar adıyla müştehirdir. Sonra Otuz Birinci Lem‘a dahi müstakil olmamış, o da inşâallâh otuz bir aded şuâ‘lardan mürekkeb olacak. El-Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi Yedinci Şuâ‘, bu risâlede Sekizinci Şuâ‘dır. Demek Sözler’in hâtimesi, Otuz İkinci Söz’dür.

Hem Risâle-i Nûr’un yıldızları içinde şâkirdlerince bir güneş hükmünde telakkî edilen Otuz İkinci Söz nâmındaki üç mevkıflı risâle-i hârika ve câmiaya ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem‘iyetli netîcesi olan o risâleye İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur’ân’ın çok sûreleriyle birden otuz ikinci mertebede وَفٖی سُورَةِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰیَةً kasemi ile otuz ikinci mertebede bulunan o câmi‘ risâleye işâret eder.

Risâle-i Nûr’un Otuz Üçüncü Söz’ü ise, bundan evvel beyân ettiğimiz gibi, otuz üç aded mektûblardan ibâret ve Mektûbât nâmında otuz üç kitap ve yüzden ziyâde risâlelerdir.

İşte Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh otuz üçüncü mertebede ve kaseminde Otuz Üçüncü Söz’ün eczâları olan o yüz on kitap ve Mektûbât’a birden işâret etmek için, yüz on semâvî suhuf nâmında yüz on muhtasar kitaplardan ve üç büyük mukaddes kitaplardan istimdâd ma‘nâsında olan, şu: وَاَسْئَلُكَ یَا مَوْلَایَ فٖی فَضْلِكَ الَّذٖی عَلٰی كُلِّ مَٓا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ kelâmıyla işâret eder.

102

Ma‘lûmdur ki, ilm-i belâgatta ve fenn-i beyânda uzak ve gizli ma‘nâlara delâlet etmek için, karîne ta‘bîr ettikleri emârelerden ve münâsebetlerden bir şey bulunsa, uzak bir ma‘nâ ve gizli ve işârî olan bir mefhûm, karînenin kuvvetine göre sarîh ve zâhir ma‘nâsı gibi kabûl edilir. İşte bu kāideye binâen, bu işârî ma‘nâların her birisine müteaddid karîneler ve emâreler bulunduğu gibi, sâir arkadaşları da ona karîne olurlar. Risâle-i Nûr’un mecmûundan haber veren sarîh fıkralar dahi, her birisine kuvvetli bir karînedir.

İkinci Remiz: Kur’ân’ın Âyetü’l-Kübrâ'sı olan تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ âyetinin hakîkat-i kübrâsını ve tefsîr-i ekberini gösteren ve Ramazân-ı Şerîf’in ilhâmî bir hediyesi bulunan Yedinci Şuâ‘ risâlesine Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Mektûbât’a işaretten sonra, Lem‘alar'a işareti içinde Şuâ‘lar'a bakarak وَبِالْاٰیَةِ الْكُبْرٰٓی اَمِنّٖی مِنَ الْفَجَتْ Hâşiye deyip, ilm-i belâgatça müstetbeâtü’t-terâkîb ve maârîzü’l-kelâm denilen ma‘nâ-yı zâhirînin tebeiyetiyle ve perdesinin arkasıyla müteaddid karînelerin kuvvetine göre işâret eder. Ve o acîb ve yüksek tevhîdin huccetü’l-kübrâsı ve el-Âyetü’l-Kübrâ’nın bir alâmet-i kübrâsı ve tefsîr-i a‘zamı olan risâleye, Âyetü’l-Kübrâ nâmını veriyor. Ve o nâmla hem menba‘ı olan Âyetü’l-Kübrâ’nın azametini, hem bu Yedinci Şuâ‘ olan vahdâniyetin ve tevhîdin burhân-ı a‘zamının fevkalâde kuvvetini i‘lân eder, haber verir. Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın bu büyük iltifâtına, bu risâlenin liyâkatine her kimin bir şübhesi varsa, gelsin bir def‘a o risâleyi okusun. Eğer, Evet lâyıktır demezse, bana Tuh desin.

Evet, Kur’ân’ın aleyhinde bin seneden beri müntakimâne hazırlanan dinsizlerin i‘tirâzlarını ve kâfir feylesofların terâküm edip şimdi yol bularak intişâr eden şübhelerini ve Kur’ân’ın dehşetli darbelerinden intikām besleyen muannid Yahûdîlerin ve mağrûr bir kısım Hristiyanların hücûmlarını def‘ edip mukābele eden, her asırda Kur’ân’ın pek çok kahramanları ve ma‘nevî kal‘aları vardı. Şimdi ise, ihtiyâç bir-ikiden yüze çıkmış. Ve müdâfi‘ler yüzden iki-üçe inmiş.

Hem hakāik-i îmâniyeyi, ilm-i kelâmdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtâç bulunduğundan, bu zamanda dahi o kapı kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakîkatleri ta‘lîm eden Risâle-i Nûr, elbette Hazret İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın bu iltifâtına lâyıktır.

103

Hem İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, onuncu mertebe-i ta‘dâdında onuncu sûre olarak ve kıyâmete ve leyle-i Berâet’e bakan, وَفٖی سُورَةِ الدُّخَانِ سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ deyip ma‘nâ-yı işârîsiyle Onuncu Söz nâmında ve mertebesinde olan Haşir Risâlesi’ne işaretle beraber o risâlenin fevkalâde ehemmiyetini ve gāyet muhkem olduğunu ve o zamanın dumanlı karanlıklarını izâle eden bir leyle-i Berâet’in bir kandîli hükmünde bulunduğunu ve haşir ve kıyâmetin bir alâmeti olan duhânı, hem leyle-i Berâet’in senevî olarak hikmetli tefrîk ve taksîm-i umûr noktalarıyla ve başka karînelerle îmâen ve remzen haber veriyor.

Evet, Onuncu Söz çok ehemmiyetli bir belâyı def‘ etti. Hürriyet-i efkâr serbestiyeti ve harb-i umûmî sarsıntısı vaktinde haşri inkâr eden münâfıklar, fırsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhâra başladıkları bir zamanda Onuncu Söz çıktı ve tab‘ edildi. Bin nüshası etrâfa yayıldı. Onu gören herkes kemâl-i iştiyâk ve merâkla okudu. Zındıkların kâfirâne fikirlerini tam kırdı ve onları susturdu. İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın bu takdîrine liyâkatini isbat etti. Kimin şübhesi varsa gelsin, onu dikkatle okusun. Haşrin ne kadar kuvvetli bir burhânı olduğunu görsün.

Hem Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, on dokuzuncu sûre olarak Sûretü’n-Nûr’u بِسِرِّ حَوَامٖیمِ الْكِتَابِ جَمٖیعِهَا عَلَیْكَ بِفَضْلِ النُّورِ یَا نُورُ اُقْسِمَتْ fıkrasıyle zikrederek, pek muhtasar olan On Dokuzuncu Söz’e ve pek mükemmel bulunan On Dokuzuncu Mektûb’a işâret için nûr lafzını tekrar etmekle mektûbların mertebesi, yani On Dördüncü Mektûb noksân kalmasına îmâen Sûre-i Nûr’u on beşincide yine zikretmesiyle gāyet latîf ve müdakkikāne haber veriyor. Ve o iki risâleleri, Risâle-i Nûr’un büyük nûrları olduklarını bildiriyor.

Evet, Risâlet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dâir olan On Dokuzuncu Söz, hem üç cihetle kerâmetli ve hârika olan On Dokuzuncu Mektûb, elhak Risâle-i Nûr’un en parlak birer nûrudurlar. Ve Âişe-i Sıddîka radıyallâhü anhânın berâeti münâsebetiyle âyet-i Nûr’un مَثَلُ نُورِهٖ kelimesi’nde zamirin üç vecihten birisi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a râci‘ olması haysiyetiyle sûretü’n-Nûr, Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile ziyâde alâkadâr bulunduğundan, o sûre ile Risâlet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbat eden o iki risâleye iki nûr lafzıyla, belki üç nûr kelimeleriyle, yine aynen Risâlet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbat eden Mi‘râc Risâlesi’ne dahi işâret etmiş.

Ben i‘tirâf ediyorum ki, On Dördüncü Mektûb noksân kaldığını unutmuştum. Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh aynı sûreyi iki

104

def‘a tekrar etmesiyle tahattur ettim ve işârâtındaki dikkatine hayrân oldum. Fakat o tekrar, yalnız On Dokuzuncu Mektûb için sayılır. Ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz.

Üçüncü Remiz: Yirmi Sekizinci Lem‘a’da îzâh ve isbat edilen تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ fıkralarıyla Risâlei'n-Nûr’un üç ehemmiyetli vaz‘iyetini haber veriyor. Bu fıkraların sarâhate yakın bir sûrette hem cifir, hem ma‘nâ cihetiyle Risâle-i Nûr’a işareti On Sekizinci Lem‘a’da îzâh edilmesine binâen, burada ise, orada zikredilmeyen ve İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın nazar-ı dikkatini celb eden yalnız üç sırrı beyân edilecek.

Birinci sır: İslâmlar içinde, dellâllar elinde teşhîr sûretinde gezdirmeye lâyık olan Risâle-i Nûr, maatteessüf gāyet gizli, perde altında intişâr ve istitâra mecbûr olduğuna işareten, İmâm-ı Alî radıyallâhü anh iki def‘a سِرًّا بَیَانَةً ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ kelimeleriyle سِرًّا yani Yalnız gizli intişâr edebilir diye müteaccibâne haber veriyor.

İkincisi: Risâle-i Nûr, İsm-i A‘zam cilvesiyle ve İsm-i Rahîm ve Hakîm’in tecellîsiyle zuhûr ettiğinden, imtiyâzlı hâssası Allâhü Ekber’den iktibâsen celâl ve kibriyânın; ve بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ den istifâzaten merhamet ve şefkatin; وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ den istifadeten hikmet ve intizâmın esasları üzerine gidiyor. Onun rûhu ve hayatı onlardır. Sâir meşreblerdeki aşk yerinde, Risâle-i Nûr’un meşrebi müştâkāne şefkattir. Ve re’fetkârâne muhabbettir.

Nasıl ki Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh sarîh bir sûrette Sirâcünnûr’un târîh-i te’lîfini ve tekemmül zamanını ve meşhûr ismini تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla haber vermiş, öyle de بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ilâ-âhirihî fıkrasıyla da Sirâcünnûr’un esaslarından haber veriyor. جَلَالٍ بَازِخٍ izzet ve azamet, celâl ve kibriyâdır. شَرَنْطَخٍ Süryânîce Raûf demek, بَرْكُوتٍ Rahîm demektir. Demek Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Sirâcünnûr’u ta‘rîf ediyor. Hayatını ve nûrunu, kibriyâ ve azametten ve re’fet ve rahîmiyetten alıyor diye Risâle-i Nûr’un mümtâz hâsiyetini beyân ediyor.

Üçüncüsü: Hazret-i İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, bu fıkrada بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ cümlesiyle diyor ki:, Bin üç yüz ellidörtte Sirâcünnûr’un, yani Risâle-i Nûr’un nûru ile dalâletin tecâvüz eden nârı inşâallâh sönecek. Yani fitne-i dîniye ateşini ya tahrîbâttan vaz geçirecek veya ileri tecâvüzâtını kıracak.

Eğer Hicrî târîhî olsa, bundan iki sene evvel,

105

dîni dünyadan tefrîk fırsatından istifâde ile, dinin ve Kur’ân’ın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvurâtın tecâvüzâtı tevakkuf etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O sed ise, bu zamanda çok intişâr eden Risâle-i Nûr’un keskin huccetleri ve kuvvetli burhânları olduğu çok emârelerle hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimâldeki işâret-i Aleviye dahi onu te’yîd ediyor. Hâşiye

Evet, cifirce بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ خ altı yüz, تdört yüz, ر iki yüz, şeddeli نyüz, مkırk, د dört, üç الفüç, بiki, ەbeş, yekünü bin üç yüz elli dört eder.

Lillâhilhamd, Sirâcünnûr’un Âyetü’l-Kübrâ'sı gibi çok risâleleri var. Her biri birer lâmba hükmünde sırât-ı müstakîmi gösterip İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın haberini tasdîk ettiriyorlar.

Bu üçüncü sırrın münâsebetiyle aynen بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ gibi, bin üç yüz elli dört târîhine makam-ı cifrîsiyle bakan ve Saîd’in iki ma‘rûf lakabına remzeden ve ismine îmâ eden ve Kendini muhâfaza et emrini veren ve târihte herkesten ziyâde müteaddid tehlikelere ma‘rûz bulunacağını telvîh eden Ercûze’nin âhirlerindeki فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظٖیمِ الشَّأْنِ یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ بِاَنْ یَقٖیكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ fıkrasıyla diyor: Yâ Saîde’l-Kürdî Bin üç yüz elli dört târîhine yetişirsen, Mevlâ-yı Azîm'inden o zamanın ve o asrın şerlerinden muhâfazanı iste ve yalvar.

Evet, On Sekizinci Lem‘a’da Birinci Kerâmet-i Aleviye'nin îzâhında, Kasîde-i Ercûze’nin Risâle-i Nûr’a ve müellifine işârât-ı gaybiyesi beyân edilmiş. İsm-i A‘zam ve Sekîne ta‘bîr ettiği esmâ-yı sitte-i meşhûre ile dâimâ meşgul olan bir şâkirdiyle konuştuğu ve teselli verdiği ve çok emâreler ve karînelerle o şâkird, Saîd olduğu isbat edilmiş. Ve orada o şâkirdine demiş: اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖیرًا بِتَّ بِهَا الْاَمٖیرُ وَالْفَقٖیرًا Yani, ecnebî harfleri bin üç yüz kırk sekizde ta‘mîm edilecek. Çoluk-çocuk, emîrler ve fakirler icbâr sûretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar.

Evet سُطِّرَتْ تَسْطٖیرًا cümlesi tam tamına iki ت, iki س, iki ر, iki ط, bir ی, mecmûu bin üç yüz kırk sekiz eder ki,

106

aynı târihte latinî hurûflarına gece dersleriyle cebren çalıştırıldı.

Sonra İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Sekîne ile meşgul olan Saîd’e bakar, konuşur. Akîbinde: یَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ der. İki üç yerde kuvvetli işâret ile Saîd ismini verdiği şâkirdine hitâben: Sekîne ile duâ edip kendini muhâfazaya çalış der. Çünki yâ-yı nidâiyeden sonra müteaddid karîneler ve emâreler ile Saîd var. Demek یَا سَعٖیدُ مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ olur. Bu fıkra nasıl ki مُدْرِكًا kelimesiyle اَلْكُرْدٖی lakabına hem lafzan, hem cifren bakar. Çünki mimsiz دَرْكًاKürd lakabıdır. م ise, ل ve ی ye tam muvâfıktır. Öyle de diğer bir ismi olan Bedîüzzamanlakabına dahi اَلزَّمَانْ kelimesiyle îmâ etmekle beraber; bin üç yüz elli dört veya bin üç yüz elli beş makam-ı cifrîsiyle Saîd’in hakîkat-i hâlini ve hilâf-ı âdet vaz‘iyetini ve hıfz-ı vikāye için kesretli duâsını ve halvet ve inzivâsını tamamıyla ta‘bîr ve ifade ettiğinden, sarâhate yakın bir sûrette parmağını onun başına o kasîdede teselli için basıyor. Ve burada da بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ sırrına mazhar olan Risâle-i Nûr’u alkışlıyor.

Ma‘lûm olsun ki, Celcelûtiye’nin esası ve rûhu olan اَلْقَسَمُ الْجَامِعُ وَالدَّعْوَةُ الشَّرٖیفَةُ وَالْاِسْمُ الْاَعْظَمُ İmâm-ı Alî radıyallâhü anhın en mühim ve en müdakkik üveysî bir şâkirdi ve İslâmiyet’in en meşhûr ve parlak bir hucceti olan İmâm-ı Gazâlî Huccetü’l-İslâm diyor ki: Onlar vahiy ile Peygambere nâzil olduğu vakit, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm İmâm-ı Alî radıyallâhü anha emretti: Yaz dedi. O da yazdı. Sonra tanzîm etti.

İmâm-ı Gazâlî diyor: اِنَّ هٰذِهِ الدَّعْوَةَ الشَّرٖیفَةَ وَالْوَفْقَ الْعَظٖیمَ وَالْقَسَمَ الْجَامِعَ وَالْاِسْمَ الْاَعْظَمَ وَالسِّرَّ الْمَكْنُونَ الْمُعَظَّمَ بِلَا شَكٍّ وَاِنَّهُ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الدُّنْیَا وَالْاٰخِرَةِ İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Nûreddîn’den ders alarak bu Celcelûtiye’nin hem Süryânî kelimelerini, hem kıymetini, hem hâsiyetini şerh etmiş.

Dördüncü Remiz: İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Sirâcünnûr’dan haber verdikten sonra, yine otuz üç aded ve bir cihette otuz iki aded Süryânîce esmâyı ta‘dâd ederken, Risâle-i Nûr’un en kuvvetli ve en kıymetdâr olan Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risâlesi’ne ve Otuz İkinci Söz'e kuvvetli işâret ettiği gibi, sâir risâlelere de remzen veya îmâen veya telvîhan bakar.

Evet, Hazret-i İmâm-ı Alîradıyallâhü anh Risâle-i Nûr’a bakarak Süryânî isimleri derc ederek diyor: تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَیَانَةً تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍبِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ بِیَاهٍ

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç