SİKKE-İ TASDÎK-İ GAYBÎ

1

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Bu Sikke-i Gaybiye risâlelerini mahrem tutuyorduk. Yalnız hâs kardeşlerime mahsûstu. Ben vefât ettikten sonra neşredilsin demiştim. Fakat zâbıta geldi. adliye hesabına onları sakladığımız yerden çıkardı. İki sene ellerinde kaldı. Üç mahkeme tedkîk ettikten sonra iâde edildi. Bize muhâlif olan gāyet nâmahremler dahi beraber okudular. Bize çok yabânî olan insanlar gördüler. Hem bu iki def‘adır, Isparta Adliyesi’nin eline geçti. Başka risâlelerle beraber almışlardı. Hiç bir i‘tirâz edilmeden geri verildi.

Mâdem umûmun nazarına istemediğimiz hâlde gösterilmiş. Ve mâdem Risâle-i Nûr’un ehemmiyetini isbat edip şâkirdlerini şevke getiriyor, kuvve-i ma‘neviyelerini ziyâdeleştiriyor; elbette Medresetü’z-Zehrâ erkânlarının neşrine karar vermelerine ben de iştirâk ederim.

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Evvelen: Leyle-i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakîkate, pek kısaca işâret edeceğiz. Şöyle ki:

Nev‘-i beşerin, bu son harb-i umûmî’de eşedd-i zulmü ve istibdâdı ile ve merhametsiz tahrîbâtı ile; ve bir düşmanın yüzünden yüzer ma‘sûmu perişan etmesiyle; ve mağlûbların dehşetli me’yûsiyetleriyle; ve gāliblerin dehşetli telâşlarıyla; ve hâkimiyetlerini muhâfaza etmekten ve büyük tahrîbâtlarını ta‘mîr edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla; hem dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umûma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti‘dâdâtın ve mâhiyet-i insâniyenin umûmî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla; ve ebedperest hissiyât-ı bâkîye ve fıtrî aşk-ı insanîyenin heyecan içinde uyanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin ve en sert sağır olan tabiatın Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla; ve gaflet ve dalâletin en boğucu ve aldatıcı ve en geniş perdesi olan siyâsetin rûy-u zemînde pek çirkin ve pek gaddârâne hakîkî sûreti görünmesiyle, elbette ve elbette hiç şübhe yok ki, şimâlde ve garbda ve Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev‘-i beşer, ma‘şûk-u mecâzîsi olan hayât-ı dünyeviyeyi böyle çirkin ve geçici

2

olduğunu görmesiyle, fıtraten beşerin hakîkî sevdiği ve aradığı hayât-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacaktır.

Ve elbette ve hiç şübhe yok ki, bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şâkirdi bulunan; ve her hükmüne ve da‘vâsına milyonlar ehl-i hakîkat tasdîk ile imza basan; ve her dakîkada milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyet ile bulunup lisânlarıyla beşere ders veren; ve hiç bir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda beşer için hayât-ı bâkiyeyi ve saâdet-i ebediyeyi müjde verip beşerin yaralarını tedâvi eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın şiddetli ve kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işareten on binler def‘a da‘vâ ettiği ve haber verdiği sarsılmaz kat‘î delîllerle ve şübhe getirmez hadsiz huccetlerle hayât-ı bâkiyeyi kat‘iyetle müjde ve saâdet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev‘-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya ma‘nevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ın kabûlüne çalışan meşhûr hatîbleri; ve Amerika’nın dîn-i hakkı arayan ehemmiyetli cem‘iyeti gibi, rûy-u zemînin geniş kıt‘aları ve hükûmetleri, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ı arayacaklar. Ve hakîkatlerini anladıktan sonra bütün rûh u cânlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakîkat noktasında kat‘iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz. Ve hiç bir şey bu mu‘cize-i kübrânın yerini tutamaz.

Sâniyen: Mâdem Risâle-i Nûr, o mu‘cize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini görmüş ve göstermiş ve en muannid düşmanları teslîme mecbûr etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hatta hissiyâtı tenvîr edecek ve ilaçlarını verecek bir tarzda hazîne-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu‘cize-i ma‘neviyesi bulunan Risâle-i Nûr, o vazîfeyi yapıyor. Ve aleyhinde olan dehşetli propagandalara ve gāyet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert ve kuvvetli kal‘ası olan tabiatı, Tabiat Risâlesiyle parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyve’nin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Huccetleriyle gāyet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nûr-u tevhîdi göstermiş.

Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen dîn tedrîsâtı için husûsî dershâneler açılmasına izin verilmesine binâen,

3

Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershâne-i Nûriye açmaları lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Hem îmân hakîkatlerinin îzâhı olduğu için, hem ilim, hem ma‘rifet, hem ibâdettir. Hâşiye Eski medreselerde beş on seneye mukābil, inşâallâh Nûr Medreseleri beş on haftada aynı netîceyi te’mîn edecek. Yirmi senedir ediyor.

Hem hükûmet ve millet ve vatana, hem hayât-ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok fâidesi bulunan bu Kur’ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risâle-i Nûr’a, değil ilişmek, belki tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günâhlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.

Sâlisen: Bu Ramazân-ı Şerîf’de, Kur’ân’ı zevk ve şevk ile okumaya benim çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalığın, maddî ve ma‘nevî sıkıntıların, yorgunluğun ve meşgalelerin te’sîriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle yazdığı mu‘cizâtlı cüz’ler; ve mu‘cizâtlı ve Hâfız Alî ve Tâhirî’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî'yi birbiri arkasından okumaya başladım. Öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunluklarımı hiçe indirdi. Hiç bir vesveseye meydan vermeyerek pek parlak bir sûrette ders-i Kur’ânî’yi onlardan dinlerken bütün rûh u cânımla arzu ettim ve kasd ettim ve azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı Hizbü’l-Ekber-i Kur’ânî gibi, mu‘cizâtlı Kur’ân’ımızı fotoğrafla tab‘ edelim. İnşâallâh tab‘ edeceğiz

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz Saîdü’n-Nûrsî

4

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, sıddîk kardeşlerim,

Evvelen: Nûr’un fevkalâde hâlis şâkirdleri, müştemelâtıyla beraber neşretmek istedikleri Sikke-i Gaybiye’yi, evliyâ-yı meşhûreden, kırk günde bir def‘a ekmek yeyip kırk gün yemeyen Osmân-ı Hâlidî’nin rh sarîh ihbârı ve evlâdlarına vasiyeti ile; ve Isparta’nın meşhûr ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zâhiren haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakîkati kardeşlerim da‘vâ edip, fakat iki iltibâs içinde, bu bîçâre ehemmiyetsiz kardeşleri Saîd’e bin derece ziyâde hisse vermişler. On seneden beri kanâatlerini ta‘dîle çalıştığım hâlde, o bahâdır kardeşlerim kanâatlerinde ileri gidiyorlar. Evet onlar, On Sekizinci Mektûb’daki iki ehl-i kalb çobanın mâcerâsı gibi, hak bir hakîkati görmüşler, fakat ta‘bîre muhtâçtır. O hakîkat da şudur:

Ümmetin beklediği âhirzamanda gelecek zâtın üç vazîfesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdârı olan îmân-ı tahkîkîyi neşredip, ehl-i îmânı dalâletten kurtarmak cihetiyle yapılan bu en ehemmiyetli vazîfeyi, aynen bitamâmihâ Risâle-i Nûr’da görmüşler. İmâm-ı Alî ra ve Gavs-ı A‘zam ks ve Osmân-ı Hâlidî rh gibi zâtlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risâle-i Nûr’un şahs-ı ma‘nevîsinde keşfen görmüşler gibi işâret etmişler. Bazen da o şahs-ı ma‘nevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitâne bakmışlar. Bu hakîkatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübârek zât, Risâle-i Nûr’u bir program olarak neşir ve tatbîk edecek.

O zâtın ikinci vazîfesi, şerîatı icrâ ve tatbîk etmektir. Birinci vazîfe, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli i‘tikād ve ihlâs ve sadâkatle olduğu hâlde; bu ikinci vazîfe, gāyet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzımdır ki, tatbîk edilebilsin.

O zâtın üçüncü vazîfesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihâd-ı İslâm’a binâ ederek, Îsevî rûhânîlerle ittifâk edip dîn-i İslâm’a hizmet etmektir. Bu üçüncü vazîfe, pek büyük bir saltanat ve kuvvetle ve milyonlar fedâkârlarla tatbîk

5

edilebilir. Birinci vazîfe, o iki vazîfeden üç-dört derece daha kıymetdârdır. Fakat o ikinci ve üçüncü vazîfeler, pek parlak ve çok geniş bir dâirede ve şa‘şaalı bir tarzda olduğundan umûmun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünürler. İşte o hâs Nûrcular ve bir kısmı evliyâ olan o kardeşlerimizin ta‘bîre ve te’vîle muhtâç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyâyı ve ehl-i siyâseti telâşa verir ve vermiş. Hücûmlarına vesîle olur. Çünki birinci vazîfenin hakîkatini ve kıymetini göremiyorlar. Öteki cihetlere hamlederler.

Kardeşlerimin ikinci iltibâsı: Fânî ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazîfede pişdârlık eden Nûr şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsini temsîl eden o âciz kardeşine veriyorlar. Hâlbuki bu iki iltibâs da, Risâle-i Nûr’un hakîkî ihlâsına; ve hiç bir şeye, hatta ma‘nevî ve uhrevî makamâta dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyâseti de evhâma düşürüp Risâle-i Nûr’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı ma‘nevî zamanı olduğu için böyle büyük ve bâkî hakîkatler, fânî ve âciz ve sukūt edebilir şahsiyetlere binâ edilmez.

Elhâsıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazîfesini birden hâtıra getiriyor, yanlış olur. Hem hiç bir şeye âlet olmayan Nûr’daki ihlâs zedelenir. Avâm-ı mü’minînin nazarında hakîkatlerin kuvveti bir derece noksânlaşır. Yakîniyet-i burhâniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gālibe inkılâb eder. Daha muannid ehl-i dalâlete ve mütemerrid ehl-i zındıkaya tam galebesi mütehayyir ehl-i îmânda görünmemeye başlar. Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i‘tirâza başlarlar. Onun için Nûrlara o ismi vermek münâsib görülmüyor. Belki Müceddiddir, onun pişdârıdır denilebilir.

Umûm kardeşlerimize binler selâm.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

6

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, sıddîk, sarsılmaz, sebâtkâr, fedâkâr, vefâdâr kardeşlerim,

Bilirsiniz ki, Ankara ehl-i vukūfu, Risâle-i Nûr’a âit kerâmetleri ve işârât-ı gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerâmetlerde hissedâr olduğumu zannedip i‘tirâz etmişler. Ve Böyle şeyler kitapta yazılmamalı idi. Kerâmet izhâr edilmez. demişler. Bunların bu hafîf tenkîdlerine mukābil müdâfaâtımda onlara cevâben demiştim ki, O kerâmetler bana âit değildir. Ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değildir. Belki Kur’ân’ın mu‘cize-i ma‘neviyesinin tereşşuhâtı ve lem‘alarıdır ki, hakîkî bir tefsîri olan Risâle-i Nûr’da kerâmetler şeklini almıştır. O kerâmetler Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kuvve-i ma‘neviyelerini takviye etmek için ikrâmât-ı İlâhiye nev‘indendir. İkrâm ise, izhârı bir şükürdür, câizdir, Hem makbûldür.

Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen cevâbı bir parça îzâh edeceğim. Ve ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşîdât yapıyorum ve ne için bu birkaç aydır bu mevzû‘da çok ileri gidiyorum ve ne için ekser mektûblar o kerâmete bakıyor? diye suâl edildi.

Elcevab: Risâle-i Nûr’un hizmet-i îmâniyesinde, bu zamanda binler tahrîbâtçılara mukābil, yüz binler ta‘mîrâtçı lâzım gelirken; hem benimle beraber lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmaya ihtiyâç varken değil çekinmek ve temas etmemek, belki milletin ve ehl-i idârenin takdîr ile ve teşvîk ile yardım etmeleri ve temas etmeleri zarûrî iken ve o hizmet-i îmâniye hayât-ı bâkiyeye baktığı için, hayât-ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercîh etmek ehl-i îmâna vâcib iken kendimi misâl olarak derim ki, beni her şeyden ve temastan ve yardımcılardan men‘ etmek ile beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i ma‘neviyelerini kırmak ve benden ve Risâle-i Nûr’dan soğutmak; ve benim gibi ihtiyâr, hasta, zaîf, garîb, kimsesiz bîçâreye, binler adamın göreceği vazîfeyi başına yüklemek; ve tecrîd ve tazyîklerde maddî bir hastalık nev‘inden insanlarla temastan ve ihtilâttan çekilmeye mecbûr olmaklığım;

hem o derece te’sîrli bir tarzda halkları ürküttürmek ile

7

kuvve-i ma‘neviyeyi kırmak cihetlerinden ve sebeblerinden, ihtiyârım hâricinde bütün o mâni‘lere karşı Risâle-i Nûr şâkirdlerinin kuvve-i ma‘neviyelerinin takviyesine medâr ikrâmât-ı İlâhiyeyi beyân ederek Risâle-i Nûr etrafında tahşîdât yaptırmak; ve Risâle-i Nûr kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtâç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmıştır. Yoksa hâşâ, kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfurûşluk etmek, Risâle-i Nûr’un ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallâh Risâle-i Nûr kendi kendine hem kendini müdâfaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma‘nen müdâfaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesîle olacaktır.

Umûm kardeşlerime ve hemşîrelerime, hâssaten duâları makbûl mübârek ma‘sûmlar tâifesine ve muhterem ihtiyârlar cemâatinden her birerlerine binler selâm ve duâ ederek Ramazân-ı Şerîflerini tebrîk ederiz. Duâlarını ricâ ederiz.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Hasta kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

[İkrâmı izhâr mektûbunun tetimmesi ]

[Risâle-i Nûr’un makbûliyetine imza basan ve gaybî işaretler ile ondan haber veren sekiz parçadan birinci parçadır.]

Aynı mes’eleye dâir bu birinci risâlede yirmi dokuz işâret var. Sâir parçalarla beraber bine yakın işaretler, remizler, îmâlar, emâreler aynı mes’eleye, aynı da‘vâya ittifâkla bakmaları sarâhat derecesindedir. Vahdet-i mes’ele cihetiyle, o emâreler birbirine kuvvet verir, te’yîd eder. O sekizden üç tanesi İmâm-ı Alî’nindir ra. İmâm-ı Alî ra bu üç kerâmet-i gaybiyesiyle Risâle-i Nûr’dan haber vermiş.

Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukūfu tedkîk etmiş, i‘tirâz etmemişler. Bu kerâmetler yazılmamalı idi, kerâmet sâhibi kerâmetini yazamaz. demişler.

Ben de onlara cevâb verdim ki, Bu kerâmetler benim değil, Risâle-i Nûr’un kerâmetidir. Risâle-i Nûr ise Kur’ân’ın malıdır ve tefsîridir. dedim. Onlar da sustular. Demek kabûl ettiler. Gerçi bu çeşit ikrâmlar yazılmasa idi, daha münâsib

8

olurdu. Fakat bu kadar hadsiz muârızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zaîf olan bizlere, kuvve-i ma‘neviye ve gaybî imdâd ve teşcî‘ ve sebât ve metânet vermek için mecbûriyet-i kat‘iye oldu, ben de yazdım.

Benim benliğime bir hodfurûşluk verip sukūtuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete yani ehl-i îmânı dalâlet-i mutlakadan kurtarmaya lüzûm olsa, dünyevî hayâtım gibi uhrevî hayatımı da fedâ etmeyi bir saâdet bilirim. Binler dostlarımın ve kardeşlerimin cennete girmeleri için, cehennemi kabûl ederim.

Saîdü’n-Nûrsî

[İşârât-ı Kur’âniye ve üç kerâmet-i Aleviye ve kerâmet-i Gavsiye hakkında bir tenbîh ve bir ihtâr]

Birinci Nokta: Bu gāyet mahrem risâlelerden birisi, her nasılsa muannid bir nâmahremin eline geçmiş, gāyet sathî ve inâd nazarı ile bakmış. Ve bir-iki yerine haksız bir i‘tirâz edip, ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmûa Risâle-i Nûr’un hâs talebelerine, belki ehassu’l-havâssa mahsûs olduğu hâlde ve benim vefâtımdan sonra intişârına müsâade edilmesiyle beraber, şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl-i insâfa ve Risâle-i Nûr’la alâkadâr ve talebelerinden bulunanlara hâslardan birkaç şâkirdin tensîbiyle gösterilebilir fikriyle yazdık. Şimdi ise, iki sene iki mahkeme tedkîkten sonra bize iâde ettiler. Biz de neşrine mecbûr olduk.

İkinci Nokta: Bu mecmûa baştan aşağıya kadar bir tek netîceye bakıyor. Bine yakın emârelerle, Risâle-i Nûr’un makbûliyetine gaybî bir imza basıldığını isbat ediyor. Böyle bir tek da‘vâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emâreler ve îmâlar onu göstermesi, ilmelyakîn değil, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde o da‘vâyı isbat eder.

Üçüncü Nokta: Bu mecmûayı mütâlaa eden zâtların inceden inceye tedkîk etmelerine, hususan cifrî hesabâtına meşgul olmalarına lüzûm yoktur. Bir kısmı anlaşılmasa da, zararı yok. Hem umumunu anlamak da lâzım değil. Hem kerâmet-i Gavsiye’nin âhirindeki Şâm’lı Hâfız Tevfîk’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi de okuduktan sonra, istediği parçayı okusun.

Saîdü’n-Nûrsî

9

Risâle-i Nûr’un tesvîd ve tebyîzinde çok hizmeti sebkat eden Şâm'lı Hâfız Tevfîk’in Risâle-i Nûr’un hakkāniyetine dâir istihrâcı bir fıkrasıdır.

[Mukaddime]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Ma‘lûm olsun ki, Zübdetü’r-Resâil Umdetü’l-Vesâil nâmında Kutbü’l-Ârifîn Ziyaeddin Mevlânâ Şeyh Hâlid kuddise sırruhunun mektûbât ve resâil-i şerîfelerinden muktebes nasâyih-i kudsiyenin tercümesine dâir bir risâleyi, on üç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstâdımın hemşehrisidir. Hem İmâm-ı Rabbânî’den ra sonra Tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk-ı Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir. Risâleyi mütâlaa ederken Hazret-i Mevlânâ’nın tercüme-i hâlinden şu fıkrayı gördüm:

Ashâb-ı Kütüb-i Sitte’den İmâm-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebû Davud Kitâb-ı Sünen’de Beyhakî Şuab-ı Îmân’da tahrîc buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ یَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰی رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ یُجَدِّدُ لَهَا دٖینَهَا Yani Her yüz senede Cenâb-ı Hakk bir müceddid-i dîn gönderiyor. hadîs-i şerîfine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tâm olan Mevlânâ eş-Şehir Kutbü’l-Ârifîn Gavsü’l-Vâsılîn Vâris-i Muhammedî Kâmilü’t-Tarîkatü’l-Âliyeti ve’l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn kuddise sırruhu ilâ-âhirihî;

Sonra târîhçe-i hayâtında gördüm ki, tevellüdü bin yüz doksan üç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin iki yüz yirmi dört târîhinde saltanat-ı Hind’in pâyitahtı olan Cihan-âbâd’a dâhil olmuş, Tarîk-i Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra bin iki yüz otuzsekizde ehl-i siyâsetin nazar-ı dikkatini celb edip vatanını terk ederek diyâr-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ’nın nesli Hazret-i Osmân ibn-i Affân radıyallâhü anha mensubdur. Sonra gördüm ki, tercüme-i hâlinde isti‘dâd-ı fıtrî ve kābiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a‘lem-i ulemâ-yı asır ve allâme-i vakit olmuş, Süleymâniye kasabasında tedrîs-i ulûm ile iştigāl etmiştir.

Sonra Üstâdımın târîhçe-i hayatını düşündüm. Baktım dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar.

Birincisi: Hazret-i Mevlânâ bin yüz doksanüçde dünyaya gelmiş; Üstâdım ise Arabî bin iki yüz doksanüçte tam Mevlânâ Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.

10

İkincisi: Hazret-i Mevlânâ’nın tecdîd-i dîn mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi olan Hindistân’ın pâyitahtına bin iki yüz yirmidörtte girmiş. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz yirmi dörtte Osmanlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede-i ma‘neviyesine hazırlanmış.

Üçüncüsü: Ehl-i siyâset, Hazret-i Mevlânâ’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek, Hazret-i Mevlânâ’nın diyâr-ı Şam’a nakletmesi, bin iki yüz otuzsekizde vâki‘ olmuştur. Üstâdım ise, aynen yüz sene sonra, bin üç yüz otuzsekizde Ankara’ya gitmiş. Onlarla uyuşamayıp onları reddetmiş. Küserek tekrar Van’a gitmiş. Van’da bir dağda inzivâ ederken bin üç yüz otuz sekiz senesini müteâkib, Şeyh Saîd hâdisesinin vukū‘u münâsebetiyle ehl-i siyâsetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur, Isparta, Kastamonu, Afyon vilâyetlerinde dokuz sene, şimdi yirmi senedir ikāmet ettirilmiş.

Dördüncüsü: Hazret-i Mevlânâ, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde fuhûl-ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstâdım ise, târîhçe-i hayatını görenlere ve bilenlere ma‘lûmdur ki, on dört yaşında icâzet almış, a‘lem-i ulemâ-yı zamana karşı muârazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icâzet almaya yakın talebeleri tedrîs etmiştir.

Hem Hazret-i Mevlânâ neslen Hazret-i Osmân’dan ra olduğu ve sünnet-i seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi; Üstâdım Kur’ân-ı Hakîm’e hizmet noktasında meşreben Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’in arkasından gidip, Hazret-i Mevlânâ gibi, Risâle-i Nûr eczâlarıyla bütün kuvvetiyle sünnet-i seniyenin ihyâsına çalıştı.

İşte bu dört noktadaki tevâfukāt, tam yüz sene fâsıla ile Risâle-i Nûr’un takviye-i dîn husûsundaki te’sîrâtı, Hazret-i Mevlânâ’nın Tarîk-ı Nakşî vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. Hâşiye

Üstâdım kendine âit medh ü senâyı kabûl etmez. Fakat Risâle-i Nûr Kur’ân’a âit olup, medh ü senâ Kur’ân’ın esrârına âittir.

Yalnız Üstâdım ile Hazret-i Mevlânâ’nın birkaç farkı var.

11

Birincisi: Hazret-i Mevlânâ zülcenâheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sâhibidir. Fakat Nakşî tarîkati onda daha gālibdir. Üstâdımda bilakis Kādirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyâde hükmediyor.

Ben Üstâdımdan işittim ki, Hazret-i Mevlânâ ks Hindistan’dan tarîk-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdâd dâiresi Şâh-ı Geylânî’nin ba‘de’l-memât, hayâtta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlânâ ma‘nen bu tasarrufu cây-ı kabûl göremedi. Şâh-ı Nakşibend ile İmâm-ı Rabbânî’nin rûhâniyetleri Bağdad’a gelip Şâh-ı Geylânî’nin ziyâretine giderek ricâ etmişler ki, Mevlânâ Hâlid senin evlâdındır, kabûl et. Şâh-ı Geylânî onların iltimâsını kabûl ederek Mevlânâ Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden parlamış. Bu vâkıa, ehl-i keşifçe vâki‘ ve meşhûd olmuştur. Bu hâdise-i rûhâniyeyi o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazıları da rüya ile görmüşler. Üstâdımın sözü burada tamam oldu.

İkinci Fark: Üstâdım kendi şahsiyetini merci‘likten azletmiştir. Yalnız Risâle-i Nûr’u merci‘ gösteriyor. Hazret-i Mevlânâ’nın şahsiyeti ise, kutbü’l-irşâd ve merciü’l-hâs ve’l-avâm olmuştur.

Üçüncü Fark: Hazret-i Mevlânâ zü’l-ecnihadır. Fakat zamanın muktezâsıyla sünnet-i seniyeye çok kuvvet vermekle beraber, ilm-i tarîkati esas tutmak cihetiyle tarîkati daha ziyâde tutmuş. O noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstâdım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla ilm-i hakîkati ve hakāik-i îmâniye cihetini iltizâm ederek, tarîkate üçüncü derecede bakmışlardır.

Elhâsıl: Baştaki hadîs-i şerîfin, Her yüz sene başında dîni tecdîd edecek bir müceddid gönderiyor va’d-i İlâhîsine binâen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid ekser ehl-i hakîkatçe bin iki yüz senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risâle-i Nûr eczâları aynı vazîfeyi görmüştür. Kanâat verir ki, nass-ı hadîsle, Risâle-i Nûr tecdîd-i dîn husûsunda bir müceddid hükmündedir.

Benim Üstâdım dâimâ diyor ki, Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değildir. Kur’ân-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risâle-i Nûr eczâları bir müşîriyet-i ma‘neviye hizmetini görüyorlar.

Üstâdımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.

Şâm'lı Hâfız Tevfîk

12

Re’fet Bey, Husrev ve Rüşdü gibi Risâle-i Nûr şâkirdlerinin Risâle-i Nûr’un bereketine işâret eden buldukları bir tevâfuk-u latîftir. Ve Risâle-i Nûr’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk-u acîbdir.

Risâle-i Nûr’un mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur: Isparta vilâyeti sekiz seneden beri Risâle-i Nûr’un müellifini sînesinde saklamıştı. Ve Barla gibi şirin bir nâhiyesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve keremiyle muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişâr eden Risâle-i Nûr’dan Isparta’da binler adam îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifâde ve istifâza ettiler.

Vaktâ ki, Üstâdımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti. Risâle-i Nûr’un müellifi olan Üstâdımızın nazarı Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl-i dünyânın teşebbüskârâne harekât-ı zâhiriyesi bir sebeb-i âdî oldu; Üstâdımız Isparta’ya getirildi.

Fakat Üstâdımız teşrîf ettiği zaman yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskā eden sular azalmış, bir kısm-ı mühimminin menba‘ı kesilmişti. Ağaçlar sararmaya, otlar kurumaya, çiçekler buruşmaya başlamıştı.

Risâle-i Nûr’un en ziyâde intişâr ettiği mahal Isparta vilâyeti olduğu için, Risâle-i Nûr hakkındaki inâyât-ı Rabbâniyeyi pek yakından temâşâ eden Risâle-i Nûr’un şâkirdleri olan bizler, bir vak‘aya daha şâhid olduk.

Bu hâdise ise, Üstâdımızın Isparta’ya teşrîfini müteâkib, bir asır içinde bir veya iki def‘a vukū‘a gelen bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek hârika bir sûrette yağan bu yağmur, Isparta’nın her tarafını tamâmen iskā etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahş edilmiş; bağlar bahçeler güzelleşmiş, ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigāl eden halkın yüzleri Risâle-i Nûr’un nâil olduğu inâyetten ve bereketinden olan bu yağmurdan istifâde ederek gülmüş, rûhları inbisât etmişti. Cenâb-ı Hakk kemâl-i rahmetiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaz‘iyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaz‘iyetine tebdîl etti. Güyâ Risâle-i Nûr, yüz on dokuz parçasıyla müellifi olan Üstâdımıza bir taraftan hoş-âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine teselli vermek ve gamnâk ruhunu tatyîb etmek; diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadâr olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb-ı Hakk’dan yüz on dokuz risâlenin elleriyle yüz on dokuz bin

13

kelimeleri diliyle duâ etti ve yağmur istedi. Cenâb-ı Hakk öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki, bir misli doksan üç târîhinde yağdığını ihtiyârlarımızdan işitiyoruz. Bu târîh ise, Üstâdımızın târîh-i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umûmî hâdise-i rahmet olan kesretli yağmurun husûsî bir şekilde Risâle-i Nûr’a baktığına bir delîli şudur:

Risâle-i Nûr’un neşrine vâsıta olan Üstâdımız geldiği gün, Isparta’yı gāyet sıcak ve yağmursuzluktan toz toprak içinde görmüş, Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telâş ediyordu. Üçüncü ve dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebzelerin, ot ve çiçeklerin susuzluktan buruşmuş olduklarını gördü. Gāyet müteessir oldu. Cenâb-ı Hakk’tan yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız Bekir Bey’den değirmenleri çeviren suyu göstererek Isparta’nın suyu bu kadar mıdır? diye sordu. Bekir Bey de: Gölcük suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur. diye cevâb verdi.

Üstâdımızın Isparta’da çok talebeleri bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksan dokuz menfaat vermiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesâdüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risâle-i Nûr’a bakıyor. Lillâhilhamd, bu kerem-i İlâhî netîcesi olarak Üstâdımız: Bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa, o da her yerde olduğu gibi, Barla’da bulunan ciddî dost ve talebelerimdir. diyor.

Mustafâ Lütfü Rüşdü Husrev Bekir Bey Re’fet

Risâle-i Nûr’un bereketine âit yağmur hâdisesini te’yîd eden Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleymân, Mustafâ Çavuş, Bekir Bey ve Şem‘î’nin bir fıkrasıdır

Isparta’daki kardeşlerinin fıkrasındaki da‘vâyı isbat eden kuvvetli iki delîli gösteriyor.

Re’fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin yazdıkları hârika bir sûrette yağan yağmurun Risâle-i Nûr’un bereketine husûsî baktığına kanâatimiz geliyor. Çünki yağmur hâdisesinin, husûsî bir şekilde hizmet-i Kur’ân'a ve Risâle-i Nûr’a iki sûretle baktığını

14

gözümüzle gördük.

Birinci Sûret: Risâle-i Nûr’un vâsıta-i neşri olan Üstâdımızın câmi‘i seddedildi. Risâle-i Nûr’u yazacak hâriçteki talebelerinin yanına gelmeleri men‘ edildi. O sırada kuraklık başladı. Yağmura ihtiyâç şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan i‘tibâren, bir dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstâdımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki: Kur’ân’ın hizmetine sed çekildi. Bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itâb var ki yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur’ân’ın itâbı var, Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur’ân’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.

Üstâdımız, Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: Sen kırk bir Yâsîn-i Şerîf oku. Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde Üstâdımız dâimâ i‘timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi'ye söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı. Yağmur gelecek.

Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki, Üstâdımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesinin duvarı yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultân’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem‘î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.

İşte bu hâdise kat‘iyen delâlet ediyor ki, o yağmur hizmet-i Kur’ân ile münâsebetdârdır. O rahmet-i âmme içinde bir husûsiyeti var. Sûre-i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur da kâfî mikdarda yağdı.

İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamış iken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda, menbaına yakın Üstâdımız, ben yani Süleymân ve ben yani Mustafâ Çavuş ve Ahmed Çavuş ve Abbâs, Mehmed, filan filan beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbîhâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık. Üstâdımız yağmur duâsı etti. Kur’ân’ı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, her birimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi-otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele yedi-sekiz damla düşmesi gösteriyor ki, bunda bir sır var. Üstâdımız dedi ki: Bu bir işâret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hakk ma‘nen diyor ki, Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum Demek sonra Sûre-i Yâsîn şefâat edecek. Ve nitekim de öyle olmuştur.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç