MUHÂKEMÂT

1

Muhâkemât

Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi

Veyahud

Saykalü’l-İslâmiyet

Veyahud

Bedîüzzaman’ın Muhâkemât’ı

Müellifi

Saîdü’n-Nûrsî

2

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Cümle tahiyyât, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelî’ye elyaktır ki, bizi İslâmiyet’le serfirâz ve şerîat-ı garrâ ile sırât-ı müstakîme hidâyet etmiştir. Öyle bir şerîat ki, akıl ve nakil, dest-bedest ittifâk vererek ol şerîatın hakāikinin hakkāniyetini tasdîk etmişlerdir.

Öyle hakāik ki, kökleri hakîkat zemininde rüsûh ile beraber dal ve budakları kemâlâtın göklerine yükselip, intişâr edip, öyle fürûât ki, meyveleri saâdet-i dâreyndir. Ve bizi Kur’ân-ı Mu‘ciz ile irşâd eylemiş.

Öyle kitap ki, kâideleri ile hilkat-i âlemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektub ve cârî olan kavânîn-i amîka-i dakîka-i İlâhiyyeyi izhâr ettiğinden. ahkâm-ı âdilânesiyle nev‘-i beşerin nizâm ve muvâzenet ve terakkîsine kefîl-i mutlak ve üstâd-ı küll olmuştur.

Salavât-ı bînihâye, ol Server-i Kâinât ve Fahr-i Âlem’e asm hediye olsun ki, âlem, envâ‘ ve ecnâsıyla onun risâletine şehâdet ve mu‘cizelerine delâlet ve hazîne-i gaybden getirdiği metâ‘-ı âlîye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrîf ettiğinden, her bir nevi‘, kendi lisân-ı mahsûsuyla alkışladığı gibi. Sultân-ı Ezel, zemin ve âsumânın evtârını intâk edip, her bir tel başka lisân ile mu‘cizâtının nagamâtını inşâd etmekle, o sadâ-yı şîrîn bu kubbe-i mînâda ilel-ebed tanîn-endâz etmiştir. Güya âsumân, kendi mi‘râc ve melek ve kamerin elsine-i semâviyesiyle risâletini tebrik. ve zemin kendi hacer ve şecer ve

3

hayvanın dilleriyle mu‘cizelerine senâhân. ve cevv-i fezâ, kendi cin ve bulutların işârâtıyla nübüvvetine beşâret ve sâyebân. ve zamân-ı mâzî, enbiyâ ve kütüb ve kâhinlerin rumûz ve telvîhâtıyla o şems-i hakîkatin fecr-i sâdıkını göstererek müjdeci. ve zamân-ı hâl, yani asr-ı saâdet, lisân-ı hâliyle tabîat-ı Arabdaki inkılâb-ı azîmin ve bedeviyet-i sırftan medeniyet-i mahzânın def‘aten tevellüdünü şâhid göstererek nübüvvetini isbat. ve zaman-ı müstakbel kendi vukūât ve fünûnunun etvâr-ı müdakkikānesiyle onun mevkib-i ikbâlini istikbâl ve lisân-ı hakîmâne ile irşâdâtına teşekkür. nev‘-i beşer kendi muhakkikleriyle, bâhusus hatîb-i belîği ki, şems gibi kendi kendine burhân olan Muhammed’in asm lisân-ı fasîhânesiyle haktan geldiğini i‘lân. ve Zât-ı Zülcelâl kendi Kur’ân’ının lisân-ı belîğānesiyle ol Nebiyy-i Ümmî’nin asm fermân-ı risâletini kırâat ediyorlar ve okuyorlar.

Beyt

Cümle şîrân-ı cihân beste-i în silsile end

Rûba ez-hîle, çi-sân bi-küseld în silsile-râ.

Emmâ ba‘d: Şu fakir, garib Nûrsî ki, 'Bid‘atü'z-zaman’' lakabıyla müsemmâ olmaya lâyık iken, haberi olmadan 'Bedîüzzaman' ile meşhur olan bîçâre, tedennî-i milletten ciğeri yanmış gibi feryâd u figān ederek, ah, ah, ah, vâ-esefâ der ki: İslâmiyet’in mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zâhirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû’-i fehm ve sû’-i edeb ile İslâmiyet’in hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfâ edemedik. Tâ o da bizden nefret ederek evhâm ve hayâlâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. ’

4

Hem de hakkı var. Zîrâ biz İsrâîliyyâtı usûlüne ve hikâyâtı akāidine ve mecâzâtı hakāikine karıştırarak kıymetini takdîr edemedik. O da cezâ olarak bizi dünyada te’dîb için zillet ve sefâlet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak, yine onun merhametidir.

Öyle ise, ey ihvân-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. El birliğiyle dest-i sadâkati uzatacağız, bîat edeceğiz. Onun hablü’l-metînine sarılacağız.

Hem de bilâ-pervâ olarak i‘lân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübârezeye heyecan ve şecâate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü’l-ceyş ile kuvvet bulan hayâlât ve evhâmın müdâfaasına beni gayrete getiren i‘tikādım ve yakînimdir ki, hak neşv ü nemâ bulacaktır, eğer çendân toprakta gizlense. Ve tarafdâr ve mültezimleri muzaffer olacaklardır, eğer çendân zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar.

Hem de i‘tikādımdır ki, istikbâle hüküm sürecek ve her kıt‘asında hâkim-i mutlak olacak, yalnız hakîkat-i İslâmiyet’tir. Evet, saâdet-sarây-ı istikbâlde taht-nişîn hakāik ve maârif yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur, emâreler görünüyorlar. Zîrâ mâzî kıt‘asında, vahşet-âbâd sahrâlarında hayme-nişîn taassub ve taklîd. veyahud cehlistân ülkesinde menzil-nişîn müzahrafât ve istibdâd olanlara, şerîat-ı garrânın galebe-i mutlak ve istîlâ-i tâmmına sed ve mâni‘ olan sekiz emir, üç hakîkat ile zîr ü zeber olmuşlardır ve oluyorlar.

5

O mâni‘ler ise, ecnebîlerde taklîd. ve cehâlet; ve taassub; ve kıssîslerin riyâseti. Ve bizdeki mâni‘ ise, istibdâd-ı mütenevvi‘; ve ahlâksızlık; ve müşevveşiyet-i ahvâl; ve atâleti intâc eden yeistir ki, şems-i İslâmiyet’in küsûfa yüz tutmasına sebeb olmuşlardır.

Sekizinci ve en birinci mâni‘ ve belâ budur: Biz ile ecnebîler. bazı zevâhir-i İslâmiyet ve bazı mesâil-i fünûn ortasında hayâl-i bâtıl (! ( ile tevehhüm eylediğimiz müsâdemet ve münâkazattır. Âferîn maârifin himmet-i feyyâzânesine ve fünûnun himmet-i merdânesine ki, meyl-i taharrî-i hakîkat ve muhabbet-i insâniyet ve meyl-i insâf olan hakāiki techîz ederek o mâni‘lere gönderip zîr ü zeber etmiş ve ediyor.

Evet, en büyük sebeb ki, bizi dünya râhatından ve ecnebîleri âhiret saâdetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet’i münkesif ettiren, sû’-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsâdemet ve muhâlefettir.

Feyâ lil’aceb! Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muârız olabilir? Halbuki İslâmiyet, fünûnun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakîkiyyenin reis ve pederidir. Fakat vâ-esefâ, bu sû’-i tefehhüm ve şu tevehhüm-ü bâtıl, şimdiye kadar hükmünü icrâ ederek vesvesesiyle ye’si ilkā edip bâb-ı medeniyet ve maârifi ekrâd ve emsâllerine kapattırdı. Zîrâ bazı zevâhir-i dîniyeyi, fünûnun bazı mesâiline muârız tahayyül ederek ürktüler.

Ezcümle: Küreviyyet-i arz ki, fünûnun en birinci derecesi olan coğrafyanın en birinci basamağıdır. İleride gelecek altı meseleye münâfî zannettiklerinden, bu bedîhî meselede mükâbere etmekten çekinmediler.

6

Ey benim şu kitabıma im‘ân-ı nazar ile nazar eden zât Ma‘lûmun olsun, bu kitabla istediğim hizmet budur: İslâmiyet’te olan tarîk-i müstakîmi göstermekle ehl-i tefrît olan a‘dâ-yı dînin teşkîkâtını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarîk-ı müstakîmin öteki cânibini ve sadîk-ı ahmak ünvânına lâyık olan ehl-i ifrât ve zâhir-perestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek; ve asıl rehber-i hakîkat ve âlem-i İslâmiyet’in ikbâl ve istikbâline yol açan ve sırât-ı müstakîmde kemâl-i ümîd-i zafer ile çalışan muhakkikîn-i İslâm ve âkil sıddîklara yardım etmek ve kuvvet vermektir. Elhasıl, maksadım, ol elmas kılıca saykal vurmaktır.

Eğer suâl edersen: Senin bu telâşın ve ulûm-u müteârife hükmüne geçen şeylere burhân getirmeye ne lüzûm vardır? Zîrâ telâhuk-u efkâr ve tecârübün keşfiyâtıyla meydân-ı bedâhete gelen mesâile burhân getirmek, ma‘lûmu i‘lâm demektir?

Cevâben derim: Maatteessüf benim ile şu zamânın kıt‘asında iştirâk eden cümlesi, eğer çendân, sûreten on üçüncü asrın evlâdıdırlar, fakat fikir ve terakkî cihetiyle kurûn-u vustânın yâdigârlarıdırlar. Güya muâsırlarımız, üçüncü asrın nihâyetinden on üçüncü asra kadar geçmiş olan asırların fihristesi veyahud enmûzeci veyahud melez bir kavimdirler. Hatta bu zamanın çok bedîhiyyâtı, onlarca mevhûmât sayılır.

7

Mukaddeme

Bu kitap, üç makāle ile üç kitap üzerine mürettebdir.

Birinci makāle, unsur-u hakîkatin veyahud bazı mukaddemât ve mesâil ile İslâmiyet’e saykal vurmanın beyânındadır. İkinci makāle, unsur-u belâgati keşfeder. Üçüncüsü, unsur-u akîde ile ecvibe-i Japoniye beyânındadır. Kitaplar ise, Kur’ân’da işaret olunan ilmü’s-semâ ve ilmü’l-arz ve ilmü’l-beşeri tahkîk ile bir nevi‘ tefsîrdir.

Birinci Makāle

Maksada urûc etmek için mukaddemelerden istimdâd etmek, ehl-i tahkîkin düstûrlarındandır. Öyle ise biz de on iki basamaklı bir merdiven yapacağız.

Birinci Mukaddeme

Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl i‘tibâr ve nakil te’vîl olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.

Hem de tahakkuk etmiş: Kur’ân’ın her bir tarafında intişâr eden makāsıd-ı esâsiye ve anâsır-ı asliye dörttür. Onlar da. isbât-ı Sâni‘-i Vâhid ve nübüvvet ve haşr-i cismânî ve adâlettir.

8

Yani hikmet tarafından kâinâta îrâd olunan suâllere şöyle: ”Ey kâinât! Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatîbiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?“ kat‘î cevab verecek yalnız Kur’ân’dır.

Öyle ise Kur’ân’da makāsıddan başka olan kâinât bahsi istitrâdîdir. Tâ san‘atın intizâmıyla Sâni‘-i Zülcelâl’e istidlâl yolu gösterilsin.

Evet, intizâm görünür ve kemâl-i vuzûh ile kendini gösterir. Sâni‘in vücûd ve kasd ve irâdesine kat‘iyyen şehâdet eden intizâm-ı san‘at, kâinâtın her cihetinde boynunu kaldırarak, her cânibinden lemeân eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Gûyâ her bir masnû‘, birer lisân olup Sâni‘in hikmetini tesbîh ediyor. Ve her bir nevi‘, parmağını kaldırarak şehâdet ve işaret ediyor.

Madem maksad budur ve madem kâinâtın kitabından intizâma olan rumûz ve işârâtını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar. Teşekkülât-ı kâinât nefsü’l-emirde nasıl olursa olsun, bize bizzât taalluk etmez. Fakat o meclis-i âlî-i Kur’ânîye girmiş olan kâinâtın her ferdi dört vazîfe ile muvazzaftır:

Birincisi: İntizâm ve ittifâk ile Sultân-ı Ezel’in saltanatını i‘lân.

İkincisi: Her biri birer fenn-i hakîkînin mevzû‘ ve müntehabı olduklarından, İslâmiyet fünûn-u hakîkiyenin zübdesi olduğunu izhâr.

Üçüncüsü: Herbiri birer nev‘in numûnesi olduklarından, hilkatte cârî olan kavânîn ve nevâmîs-i İlâhiyeye İslâmiyet’i tatbîk ve mutâbık olduğunu isbat. Tâ o nevâmîs-i fıtriyenin imdâdıyla, İslâmiyet

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç