Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 1
Muhâkemât
Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi
Veyahud
Saykalü’l-İslâmiyet
Veyahud
Bedîüzzaman’ın Muhâkemât’ı
Müellifi
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 2
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Cümle tahiyyât, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahmân-ı Lemyezelî’ye elyaktır ki, bizi İslâmiyet’le serfirâz ve şerîat-ı garrâ ile sırât-ı müstakîme hidâyet etmiştir. Öyle bir şerîat ki, akıl ve nakil, dest-bedest ittifâk vererek ol şerîatın hakāikinin hakkāniyetini tasdîk etmişlerdir.
Öyle hakāik ki, kökleri hakîkat zemininde rüsûh ile beraber dal ve budakları kemâlâtın göklerine yükselip, intişâr edip, öyle fürûât ki, meyveleri saâdet-i dâreyndir. Ve bizi Kur’ân-ı Mu‘ciz ile irşâd eylemiş.
Öyle kitap ki, kâideleri ile hilkat-i âlemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektub ve cârî olan kavânîn-i amîka-i dakîka-i İlâhiyyeyi izhâr ettiğinden. ahkâm-ı âdilânesiyle nev‘-i beşerin nizâm ve muvâzenet ve terakkîsine kefîl-i mutlak ve üstâd-ı küll olmuştur.
Salavât-ı bînihâye, ol Server-i Kâinât ve Fahr-i Âlem’e asm hediye olsun ki, âlem, envâ‘ ve ecnâsıyla onun risâletine şehâdet ve mu‘cizelerine delâlet ve hazîne-i gaybden getirdiği metâ‘-ı âlîye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrîf ettiğinden, her bir nevi‘, kendi lisân-ı mahsûsuyla alkışladığı gibi. Sultân-ı Ezel, zemin ve âsumânın evtârını intâk edip, her bir tel başka lisân ile mu‘cizâtının nagamâtını inşâd etmekle, o sadâ-yı şîrîn bu kubbe-i mînâda ilel-ebed tanîn-endâz etmiştir. Güya âsumân, kendi mi‘râc ve melek ve kamerin elsine-i semâviyesiyle risâletini tebrik. ve zemin kendi hacer ve şecer ve
SAYFA 3
hayvanın dilleriyle mu‘cizelerine senâhân. ve cevv-i fezâ, kendi cin ve bulutların işârâtıyla nübüvvetine beşâret ve sâyebân. ve zamân-ı mâzî, enbiyâ ve kütüb ve kâhinlerin rumûz ve telvîhâtıyla o şems-i hakîkatin fecr-i sâdıkını göstererek müjdeci. ve zamân-ı hâl, yani asr-ı saâdet, lisân-ı hâliyle tabîat-ı Arabdaki inkılâb-ı azîmin ve bedeviyet-i sırftan medeniyet-i mahzânın def‘aten tevellüdünü şâhid göstererek nübüvvetini isbat. ve zaman-ı müstakbel kendi vukūât ve fünûnunun etvâr-ı müdakkikānesiyle onun mevkib-i ikbâlini istikbâl ve lisân-ı hakîmâne ile irşâdâtına teşekkür. nev‘-i beşer kendi muhakkikleriyle, bâhusus hatîb-i belîği ki, şems gibi kendi kendine burhân olan Muhammed’in asm lisân-ı fasîhânesiyle haktan geldiğini i‘lân. ve Zât-ı Zülcelâl kendi Kur’ân’ının lisân-ı belîğānesiyle ol Nebiyy-i Ümmî’nin asm fermân-ı risâletini kırâat ediyorlar ve okuyorlar.
Beyt
Cümle şîrân-ı cihân beste-i în silsile end
Rûba ez-hîle, çi-sân bi-küseld în silsile-râ.
Emmâ ba‘d: Şu fakir, garib Nûrsî ki, 'Bid‘atü'z-zaman’' lakabıyla müsemmâ olmaya lâyık iken, haberi olmadan 'Bedîüzzaman' ile meşhur olan bîçâre, tedennî-i milletten ciğeri yanmış gibi feryâd u figān ederek, ah, ah, ah, vâ-esefâ der ki: İslâmiyet’in mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zâhirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû’-i fehm ve sû’-i edeb ile İslâmiyet’in hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfâ edemedik. Tâ o da bizden nefret ederek evhâm ve hayâlâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. ’
SAYFA 4
Hem de hakkı var. Zîrâ biz İsrâîliyyâtı usûlüne ve hikâyâtı akāidine ve mecâzâtı hakāikine karıştırarak kıymetini takdîr edemedik. O da cezâ olarak bizi dünyada te’dîb için zillet ve sefâlet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak, yine onun merhametidir.
Öyle ise, ey ihvân-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. El birliğiyle dest-i sadâkati uzatacağız, bîat edeceğiz. Onun hablü’l-metînine sarılacağız.
Hem de bilâ-pervâ olarak i‘lân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübârezeye heyecan ve şecâate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü’l-ceyş ile kuvvet bulan hayâlât ve evhâmın müdâfaasına beni gayrete getiren i‘tikādım ve yakînimdir ki, hak neşv ü nemâ bulacaktır, eğer çendân toprakta gizlense. Ve tarafdâr ve mültezimleri muzaffer olacaklardır, eğer çendân zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zayıf olsalar.
Hem de i‘tikādımdır ki, istikbâle hüküm sürecek ve her kıt‘asında hâkim-i mutlak olacak, yalnız hakîkat-i İslâmiyet’tir. Evet, saâdet-sarây-ı istikbâlde taht-nişîn hakāik ve maârif yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur, emâreler görünüyorlar. Zîrâ mâzî kıt‘asında, vahşet-âbâd sahrâlarında hayme-nişîn taassub ve taklîd. veyahud cehlistân ülkesinde menzil-nişîn müzahrafât ve istibdâd olanlara, şerîat-ı garrânın galebe-i mutlak ve istîlâ-i tâmmına sed ve mâni‘ olan sekiz emir, üç hakîkat ile zîr ü zeber olmuşlardır ve oluyorlar.
SAYFA 5
O mâni‘ler ise, ecnebîlerde taklîd. ve cehâlet; ve taassub; ve kıssîslerin riyâseti. Ve bizdeki mâni‘ ise, istibdâd-ı mütenevvi‘; ve ahlâksızlık; ve müşevveşiyet-i ahvâl; ve atâleti intâc eden yeistir ki, şems-i İslâmiyet’in küsûfa yüz tutmasına sebeb olmuşlardır.
Sekizinci ve en birinci mâni‘ ve belâ budur: Biz ile ecnebîler. bazı zevâhir-i İslâmiyet ve bazı mesâil-i fünûn ortasında hayâl-i bâtıl (! ( ile tevehhüm eylediğimiz müsâdemet ve münâkazattır. Âferîn maârifin himmet-i feyyâzânesine ve fünûnun himmet-i merdânesine ki, meyl-i taharrî-i hakîkat ve muhabbet-i insâniyet ve meyl-i insâf olan hakāiki techîz ederek o mâni‘lere gönderip zîr ü zeber etmiş ve ediyor.
Evet, en büyük sebeb ki, bizi dünya râhatından ve ecnebîleri âhiret saâdetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet’i münkesif ettiren, sû’-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsâdemet ve muhâlefettir.
Feyâ lil’aceb! Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muârız olabilir? Halbuki İslâmiyet, fünûnun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakîkiyyenin reis ve pederidir. Fakat vâ-esefâ, bu sû’-i tefehhüm ve şu tevehhüm-ü bâtıl, şimdiye kadar hükmünü icrâ ederek vesvesesiyle ye’si ilkā edip bâb-ı medeniyet ve maârifi ekrâd ve emsâllerine kapattırdı. Zîrâ bazı zevâhir-i dîniyeyi, fünûnun bazı mesâiline muârız tahayyül ederek ürktüler.
Ezcümle: Küreviyyet-i arz ki, fünûnun en birinci derecesi olan coğrafyanın en birinci basamağıdır. İleride gelecek altı meseleye münâfî zannettiklerinden, bu bedîhî meselede mükâbere etmekten çekinmediler.
SAYFA 6
Ey benim şu kitabıma im‘ân-ı nazar ile nazar eden zât Ma‘lûmun olsun, bu kitabla istediğim hizmet budur: İslâmiyet’te olan tarîk-i müstakîmi göstermekle ehl-i tefrît olan a‘dâ-yı dînin teşkîkâtını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarîk-ı müstakîmin öteki cânibini ve sadîk-ı ahmak ünvânına lâyık olan ehl-i ifrât ve zâhir-perestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek; ve asıl rehber-i hakîkat ve âlem-i İslâmiyet’in ikbâl ve istikbâline yol açan ve sırât-ı müstakîmde kemâl-i ümîd-i zafer ile çalışan muhakkikîn-i İslâm ve âkil sıddîklara yardım etmek ve kuvvet vermektir. Elhasıl, maksadım, ol elmas kılıca saykal vurmaktır.
Eğer suâl edersen: Senin bu telâşın ve ulûm-u müteârife hükmüne geçen şeylere burhân getirmeye ne lüzûm vardır? Zîrâ telâhuk-u efkâr ve tecârübün keşfiyâtıyla meydân-ı bedâhete gelen mesâile burhân getirmek, ma‘lûmu i‘lâm demektir?
Cevâben derim: Maatteessüf benim ile şu zamânın kıt‘asında iştirâk eden cümlesi, eğer çendân, sûreten on üçüncü asrın evlâdıdırlar, fakat fikir ve terakkî cihetiyle kurûn-u vustânın yâdigârlarıdırlar. Güya muâsırlarımız, üçüncü asrın nihâyetinden on üçüncü asra kadar geçmiş olan asırların fihristesi veyahud enmûzeci veyahud melez bir kavimdirler. Hatta bu zamanın çok bedîhiyyâtı, onlarca mevhûmât sayılır.
SAYFA 7
Mukaddeme
Bu kitap, üç makāle ile üç kitap üzerine mürettebdir.
Birinci makāle, unsur-u hakîkatin veyahud bazı mukaddemât ve mesâil ile İslâmiyet’e saykal vurmanın beyânındadır. İkinci makāle, unsur-u belâgati keşfeder. Üçüncüsü, unsur-u akîde ile ecvibe-i Japoniye beyânındadır. Kitaplar ise, Kur’ân’da işaret olunan ilmü’s-semâ ve ilmü’l-arz ve ilmü’l-beşeri tahkîk ile bir nevi‘ tefsîrdir.
Birinci Makāle
Maksada urûc etmek için mukaddemelerden istimdâd etmek, ehl-i tahkîkin düstûrlarındandır. Öyle ise biz de on iki basamaklı bir merdiven yapacağız.
Birinci Mukaddeme
Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl i‘tibâr ve nakil te’vîl olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.
Hem de tahakkuk etmiş: Kur’ân’ın her bir tarafında intişâr eden makāsıd-ı esâsiye ve anâsır-ı asliye dörttür. Onlar da. isbât-ı Sâni‘-i Vâhid ve nübüvvet ve haşr-i cismânî ve adâlettir.
SAYFA 8
Yani hikmet tarafından kâinâta îrâd olunan suâllere şöyle: ”Ey kâinât! Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatîbiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?“ kat‘î cevab verecek yalnız Kur’ân’dır.
Öyle ise Kur’ân’da makāsıddan başka olan kâinât bahsi istitrâdîdir. Tâ san‘atın intizâmıyla Sâni‘-i Zülcelâl’e istidlâl yolu gösterilsin.
Evet, intizâm görünür ve kemâl-i vuzûh ile kendini gösterir. Sâni‘in vücûd ve kasd ve irâdesine kat‘iyyen şehâdet eden intizâm-ı san‘at, kâinâtın her cihetinde boynunu kaldırarak, her cânibinden lemeân eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Gûyâ her bir masnû‘, birer lisân olup Sâni‘in hikmetini tesbîh ediyor. Ve her bir nevi‘, parmağını kaldırarak şehâdet ve işaret ediyor.
Madem maksad budur ve madem kâinâtın kitabından intizâma olan rumûz ve işârâtını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar. Teşekkülât-ı kâinât nefsü’l-emirde nasıl olursa olsun, bize bizzât taalluk etmez. Fakat o meclis-i âlî-i Kur’ânîye girmiş olan kâinâtın her ferdi dört vazîfe ile muvazzaftır:
Birincisi: İntizâm ve ittifâk ile Sultân-ı Ezel’in saltanatını i‘lân.
İkincisi: Her biri birer fenn-i hakîkînin mevzû‘ ve müntehabı olduklarından, İslâmiyet fünûn-u hakîkiyenin zübdesi olduğunu izhâr.
Üçüncüsü: Herbiri birer nev‘in numûnesi olduklarından, hilkatte cârî olan kavânîn ve nevâmîs-i İlâhiyeye İslâmiyet’i tatbîk ve mutâbık olduğunu isbat. Tâ o nevâmîs-i fıtriyenin imdâdıyla, İslâmiyet
SAYFA 9
neşv ü nemâ bulsun. Evet, bu hâsiyetle dîn-i mübîn-i İslâm, sâir hevâ ve heves içinde muallak ve mededsiz, bazen ışık ve bazen zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtâz ve serfirâzdır.
Dördüncüsü: Her biri birer hakîkatin numûnesi olduklarından, efkârı hakāik cihetine tevcîh ve teşvîk ve tenbîh etmektir.
Ezcümle: Kur’ân’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecrâm-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri dâimâ îkāz ederler. Evet, kasemât-ı Kur’âniyye, nevm-i gaflette dalanlara kar‘u’l-asâdır.
Şimdi tahakkuk etmiş, şu şöyledir. Öyle ise, şekk ve şübhe etmemek lâzımdır ki, mu‘ciz ve en yüksek derece-i belâgatte olan Kur’ân-ı Mürşid, esâlîb-i Araba en muvâfıkı ve tarîk-i istidlâlin en müstakîm ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyâr edecektir. Demek, hissiyât-ı âmmeyi tefhîm ve irşâd için, bir derece ihtirâm edecektir. Demek, delil olan intizâm-ı kâinâtı öyle bir vecih ile zikredecek ki, onlarca ma‘rûf ve akıllarına me’nûs ola. Yoksa delil, müddeâdan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşâda ve meslek-i belâgate ve mezheb-i i‘câza muhâliftir.
Meselâ, eğer Kur’ân dese idi: Yâ eyyühe'n-nâs! Fezâda uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyânıyla beraber müstakarrında istikrâr eden şemse ve ecrâm-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan câzibe-i umûmiyeye ve fezâ-yı gayr-i mütenâhîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anâsır-ı kesîreden olan münâsebât-ı kimyeviyyeye nazar ve tedebbür ediniz. tâ Sâni‘-i Âlem’in azametini tasavvur edesiniz.
SAYFA 10
Veyahud: O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvânât-ı hurdebîniyeyi istîâb eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temâşâ ediniz. tâ Sâni‘-i Kâinât’ın her şeye kādir olduğunu tasdîk edesiniz.
Acaba o halde, delil müddeâdan daha hafî ve daha muhtâc-ı îzâh olmaz mı idi? Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakîkati tenvîr etmek veyahud onların bedâhet-i hislerine karşı muğālata-i nefis gibi bir emr-i gayr-i ma‘kūle teklîf olmaz mı idi? Halbuki i‘câz-ı Kur’ân pek yüksek ve pek münezzehtir ki, onun sâfî ve parlak dâmenine, ihlâl-i ifhâm olan gubâr konabilsin.
Bununla beraber Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân âyât-ı beyyinâtın telâfîfinde maksad-ı hakîkîye telvîh ve işaret ettiği gibi, bazı zevâhir-i âyâtı, kinâyede olduğu gibi, maksada menâr etmiştir.
Hem de usûl-ü mukarreredendir: Sıdk ve kizb, yahud tasdîk ve tekzîb, kinâyât ve emsâllerinde, fenn-i beyânda ”maânî-i ûlâ“ ta‘bîr olunan sûret-i ma‘nâya râci‘ değildirler. Ancak ”maânî-i sâneviyye“ ile ta‘bîr olunan maksad ve garaza teveccüh ederler. Meselâ: ”Filanın kılıcının bendi uzundur“ denilse, kılıcı olmaz ise de, fakat kāmeti uzun olursa, yine hüküm doğrudur, yalan değildir. Hem de nasıl kelâmda bir kelime, istiâreye karîne-i mecâzdır. Öyle de, kelime-i vâhid hükmünde olan Kelâmullâh’ın bir kısım âyâtı, sâir ihvânının hakîkat ve cevherlerine karîne ve reh-nümâ ve komşularının kalblerindeki sırlara delil ve tercüman oluyorlar.
Elhasıl: Bu hakîkati pîş-i nazara getiremeyen ve âyetleri muvâzene ve doğru muhâkeme edemeyen, meşhur Bektaşî gibi ki, namazın terkinde taallül yolunda demiş: ”Kur’ân diyor: لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ ilerisine de hâfız değilim.“ Nazar-ı hakîkate karşı maskara olacaktır.
SAYFA 11
İkinci Mukaddeme
Mâzîde nazarî olan bir şey, müstakbelde bedîhî olabilir. Şöyle tahakkuk etmiştir: Âlemde meylü’l-istikmâl vardır. Hâşiye Onun ile hilkat-i âlem, kānûn-u tekâmüle tâbi‘dir. İnsan ise, âlemin semerât ve eczâsından olduğundan, onda dahi meylü’l-istikmâlden bir meylü’t-terakkî mevcûddur. Bu meyil ise, telâhuk-u efkârdan istimdâd ile neşv ü nemâ bulur. Telâhuk-u efkâr ise, tekemmül-ü mebâdî ile inbisât eder. Tekemmül-ü mebâdî ise, fünûn-u ekvânın tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiye-gerdesi bir zemine ilkā ile telkîh eder. O tohumlar ise, tedrîcî tecrübeler ile büyür ve neşv ü nemâ bulur.
Buna binâendir: Bu zamanda bedîhiyye ve ulûm-u âdiye sırasına girmiş pek çok mesâil var. zaman-ı mâzîde gayet nazarî ve hafî ve burhâna muhtaç idiler. Zîrâ görüyoruz: Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbîkāt-ı hendesiyeden çok mesâil var ki, mebâdî ve vesâitin tekemmülüyle ve telâhuk-u efkârın keşfiyâtıyla, bu zamanın çocuklarına dahi meçhûl kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar.
Halbuki İbn-i Sînâ ve emsâline nazarî ve hafî kalmışlardır. Halbuki hikmetin pederi hükmünde olan İbn-i Sînâ, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemâl-i hikemiye ve vüs‘at-i karîha noktasında bu zamanın yüzlerce
SAYFA 12
hükemâsıyla muvâzene olunsa, tereccüh edip ve ağır gelecektir. Noksâniyet İbn-i Sînâ’da değil. çünki ibn-i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksâniyeti idi.
Acaba bedîhî değil midir ki, Kolomb-u Zûfünûn’un sebeb-i iştihârı olan Yeni Dünya’nın keşfi, farazâ bu zamana kadar kalmış olsa idi, kaptan arasında hiç kıymeti olmayan bir kayık sâhibi de Yeni Dünya’yı eski dünyaya komşu etmeye muktedir olacaktı. Evvelki keşşâfın tebahhur-u fikrine ve mehâlik-iiktihâmınabedel, bir küçük sefîne ile bir pusula kifâyet edecekti.
Fakat bununla beraber şimdi gelecek bir hakîkati nazar-ı dikkate almak lâzımdır. Şöyle ki: Mesâil iki kısımdır. Birisinde telâhuk-u efkâr te’sîr eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyâtta büyük bir taşı kaldırmak için teâvün lâzımdır. Kısm-ı diğerîde esas i‘tibâriyle telâhuk ve teâvün te’sîrsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki hâriçte bir uçurum üzerinden atlamak veyahud dar bir yerden geçmekte küll ve küll-ü vâhid birdir. Teavün fâide vermez.
Bu kıyâsa binâen fünûnun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teâvüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı, ikinci misâle benzer. Tekemmülü, def‘î, yahud def‘î gibi olur. Bu ise, ağlebi ma‘neviyât veya ulûm-u İlâhiyedendir. Lâkin, eğer çendân telâhuk-u efkâr bu kısm-ı sânînin mâhiyetini tağyîr ve tekmîl ve tezyîd edemez ise de, burhânların mesleklerine vuzûh ve zuhûr ve kuvvet verir.
Hem de nazar-ı dikkate almak lâzımdır ki, kim bir şeyde çok tevaggul etse, gāliben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binâendir ki, maddiyâtta tevaggul eden, ma‘neviyâtta gabîleşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran, maddiyâtta mahâreti olanın ma‘neviyâtta hükmü huccet olmasına
SAYFA 13
sebeb olmadığı gibi, çok def‘a sözü dahi şâyân-ı istimâ‘ değildir. Evet, bir hasta, tıbbı hendeseye kıyâs ederek, tabîbe bedelen mühendise mürâcaat edip gösterdiği ilacı isti‘mâl eder ise, akrabasına ta‘ziye vermeye da‘vet ve kendisi için kabristân-ı fenânın hastahânesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek demektir.
Kezâlik, hakāik-i mahza ve mücerredât-ı sırfeden olan ma‘neviyâtta, maddiyyûnun hükümlerine mürâcaat ve fikirleriyle istişâre etmek, âdetâ latîfe-i Rabbâniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nûrânî olan aklın sekerâtını i‘lân etmek demektir. Evet, her şeyi maddiyâtta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise ma‘neviyâtı göremez.
Üçüncü Mukaddeme
İsrâiliyâtın bir tâifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, dâire-i İslâmiyet’e duhûl etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki: O necîb kavm-i Arab, zaman-ı câhiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vaktâ ki içlerinden hak tecellî edip isti‘dâd-ı hissiyâtları uyandı da, meydanda yol açan dîn-i mübîni gördüklerinden, umum rağabât ve meyilleri, yalnız dinin ma‘rifetine inhisâr eylediler. Fakat kâinâta olan nazarları teşrîhât-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitrâden, yalnız istidlâl için idi. Onların o hassâs zevk-i tabîîlerine ilhâm eden, yalnız onların fıtratlarına münâsib olan geniş ve ulvî muhîtleri ve sâfî ve müsteid olan fıtrat-ı asliyeleri ta‘lîm ve terbiye eden yalnız Kur’ân idi.
SAYFA 14
Bundan sonra kavm-i Arab sâir akvâmı bel‘ ettiği gibi, milel-i sâirenin ma‘lûmâtları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrâîliyât ise Vehb, Ka‘b gibi ulemâ-yı ehl-i kitâbın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arabların hazâin-i hayâlâtına bir mecrâ ve menfez bularak o efkâr-ı sâfiyeye karıştılar.
Hem sonra da ihtirâm dahi gördüler. Zîrâ ulemâ-yı ehl-i kitâbdan İslâmiyet’e gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, ma‘lûmât-ı müzahrefe-i sâbıkaları makbûle ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünki İslâmiyet’in usûlüne müsâdim olmadığından, hikâyât gibi rivâyet olunur iken, ehemmiyetsizliği için tenkîdsiz dinlenirler idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.
Hem de vaktâ ki şu İsrâîliyât, Kitap ve Sünnet’in bazı îmââtlarına merci‘ ve bazı mefâhîmlerine bir münâsebetle me’haz olabilirler idi. Fakat âyât ve hadîsin ma‘nâları değil. Belki farazâ doğru olsalar idi, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan, sû’-i ihtiyârlarıyla başka bir me’hazi bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zâhirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyât-ı İsrâîliyeye tatbîk ederek tefsîr eylediler. Halbuki Kur’ân’ı tefsîr edecek, yine Kur’ân ve hadîs-i sahîhtir. Yoksa ahkâmı mensûh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir.
Evet, mâsadak ile ma‘nâ ayrıdırlar. Halbuki mâsadak olmaya mümkün olan şey, ma‘nâ yerine ikāme olundu. Çok da imkânât vukūâta karıştırıldı.
Hem de vaktâ hikmet-i Yunaniyeyi Müslüman etmek için Me’mûn’un asrında tercüme olundu. Fakat pek çok