MESNEVÎ-İ NÛRİYE

1

[Risâle-i Nûr Külliyâtı’ndan]

el-Mesneviyyü’l-Arabî'nin Türkçe Tercümesi

Müellifi

Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî

Mütercim

Mesnevî’nin müellifinin neseben küçük kardeşi ve on beş sene Van’da müellifin kendisinden ders alan

Abdülmecîdü’n-Nursî

İ‘tizâr: Risâle-i Nûr Külliyâtı’ndan el-Mesneviyyü’l-Arabî ile muanven büyük Üstâdın cihan-bahâ ve pek kıymetdâr bu eserini de Allâh’ın avn ve inâyetiyle Arabî’den Türkçe’ye çevirmeye muvaffak olduğum için kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız aslındaki ulviyet ve kuvvet ve cezâleti tercümede muhâfaza edemedim.

Evet, o cevher-bahâ hakîkatlere zarf olacak ne başka bir harf ve ne de başka bir lafız bulamadım. Tercüme lisânım da fikrim gibi nâkıs ve kāsır olduğundan, o azîm ve cesîm îmânî ve Kur’ânî hakîkatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedârik edebildim. Fabrika-i dimâğiyemin kifâyetsizliğinden, bu kadarını da müellif-i muhterem Hazret-i Bedîüzzaman’ın ma‘nevî yardımlarıyla yapabildim.

2

Evet, bir serçe kuşu, kendi uçuşuyla şâhinlerin ve kartalların uçuşlarını taklîd edemez. Bu tercüme, hakîkaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. Çok yerlerde pek kısa bir meâlini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Bu tercüme ancak aslındaki hakāiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir aynadır.

Abdülmecîdü’n-Nursî

Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ Arabî Mesnevî-i Şerîfi hükmünde olan bu mecmûanın Mukaddemesi Beş Nokta’dır.

Birinci Nokta: Kırk elli sene evvel Eski Saîd, ulûm-u akliye ve felsefede ziyâde hareket ettiği için, hakîkatü’l-hakāike karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanâat edemedi. Çünki aklı ve fikri hikmet-i felsefe ile bir derece yaralı idi. Tedâvi lâzımdı

Sonra hem kalben, hem aklen hakîkate giden bazı büyük ehl-i hakîkatin arkasından gitmek istedi. Baktı, onların her birinin ayrı ayrı, câzibedâr birer hâssası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmâm-ı Rabbânî ona gaybî bir tarzda Tevhîd-i kıble et demişti. Yani Yalnız bir üstâdın arkasından git diyordu.

O çok yaralı Eski Saîd’in kalbine geldi ki, Üstâd-ı hakîkî Kur’ân’dır. Tevhîd-i kıble bu üstâd ile olur” diye, yalnız o üstâd-ı kudsînin irşâdıyla hem kalbi, hem rûhu gāyet garîb bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmâresi de şükûk ve şübühâtıyla onu ma‘nevî ve ilmî mücâhedeye mecbûr etti. Gözleri kapalı olarak değil, belki İmâm-ı Gazâlî ks ve Mevlânâ Celâleddin ks ve İmâm-ı Rabbânî ks gibi, kalb ve rûh ve akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrâkın gözlerini kapadıkları yerlerde ve makamlarda o, gözleri açık olarak gezmiş.

3

Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki, Kur’ân’ın dersiyle ve irşâdıyla hakîkate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta وَفٖی كُلِّ شَیْءٍ لَهُٓ اٰیَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓی اَنَّهُ وَاحِدٌ hakîkatine mazhar olduğunu, Yeni Saîd Risâle-i Nûr eserleriyle göstermiş.

İkinci Nokta: Mevlânâ Celâleddin ks ve İmâm-ı Rabbânî ks ve İmâm-ı Gazâlî ks gibi, akıl ve kalbin ittifâkıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve rûhun yaralarını tedâvi etmiş. Ve nefsin evhâmından kurtulmasını te’mîn etmiş. Lillâhilhamd, Eski Saîd Yeni Saîd’e inkılâb etmiş. Aslı Fârisî, sonra Türkçeye çevrilen Mesnevî-i Şerîf gibi, o da Arabca bir nevi‘ Mesnevî hükmünde Katre, Habâb, Habbe, Zehre, Zerre, Şemme, Şu‘le, Lem‘alar, Reşhalar, Lâsiyyemâlar ve Yirmi İkinci Söz’ün Arabcası gibi dersleri ve Türkçe’de o vakit Nokta ve Lemeât’ı gāyet kısa bir sûrette yazmış, fırsat buldukça da tab‘ etmiş, yarım asra yakın o mesleğini Risâle-i Nûr sûretinde idâme ettirmiştir. Fakat dâhilî nefis ve şeytanla mücâdeleye bedel, hâriçteki muhtâç mütehayyirlere ve dalâlette giden ehl-i felsefeye karşı yazdığı Risâle-i Nûr eserleri, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçmiştir.

Üçüncü Nokta: O Yeni Saîd’in münâzarasıyla nefis ve şeytan tam mağlûb edilip susturulduğu gibi, Risâle-i Nûr da, yaralanmış tâlib-i hakîkati kısa bir zamanda tedâvi ediyor. Ve ehl-i ilhâd ve dalâleti de tam ilzâm ve iskât ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmûası, Risâle-i Nûr’un bir nevi‘ çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir. Bu mecmûanın yalnız dâhilî nefis ve şeytanla mücâdelesi, kalb ve rûhu nefs-i emmârenin ve şeytân-ı cinnî ve insînin şübühâtından tamamıyla kurtarıyor. O ma‘lûmât, meşhûdât hükmünde; ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itmi’nân ve bir kanâat veriyor.

Dördüncü Nokta: Eski Saîd, ilm-i hikmet ve ilm-i hakîkatin çok derin mes’eleleriyle meşgul olması; ve büyük ulemâlarla derin mes’eleler üzerinde münâzarası; ve medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin

4

fehimlerinin derecesine göre yazması; ve Eski Saîd de terakkıyât-ı fikriye ve kalbiyesinde yalnız kendi anlayacak bir sûrette, gāyet kısa cümlelerle ve gāyet muhtasar bir ifade ile uzun hakîkatlere kısa kelimelerle işâret etmek sûretiyle o mecmûayı yazdığı için, bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilirler. Eğer tam îzâh edilse idi, Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesini görecekti.

Demek o mecmûa fidanlık hükmünde, ma‘nevî turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış. Kalb ve rûh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risâle-i Nûr hem enfüsî, hem ekserî cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve hâricî dâireye bakıp, ma‘rifetullâha her yerde geniş yol açmıştır. Âdetâ Mûsâ aleyhisselâm’ın asâsı gibi, nereye vurulmuş ise su çıkarmıştır.

Hem Risâle-i Nûr, hukemâ ve ulemânın mesleğinde gitmeyip, Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsiyle gittiği için, her şeyde bir pencere-i ma‘rifet açmış. Bir senelik işi bir saatte görür gibi, Kur’ân’a mahsûs bir sırrı anlamış. Ve bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inâdın hücûmlarına karşı mağlûb olmamış, galebe etmiştir.

Beşinci Nokta: Eski Saîd’in Yeni Saîd’e inkılâb ettiği zamanda, yüzer ilimlerle alâkadâr binler hakîkatleri ki, o hakîkatler ayrı ayrı birer risâleye mevzû‘ olacak kıymette iken, o Saîd te’lîf ederken, mes’elelerin başlarında İ‘lem, İ‘lem, İ‘lem lerle, her bir hakîkati birkaç satırda, bazen bir sahîfede, bazen de bir iki satırda zikrediyor. Âdetâ her bir İ‘lem , bir risâlenin şifresidir.

Hem İ‘lem ler birbirine bakmazlar. Muhtelif ilimlerin ve hakîkatlerin fihristleri hükmünde yazılmıştır. O mecmûayı okuyanlar, bu noktaları nazara alıp i‘tirâz etmesinler.

Saîdü’n-Nûrsî

5

Mesnevî-i Nûriye’nin birinci parçası Lem‘alar Risâlesi

Türkçe Risâle-i Nûr’un Yirmi İkinci Söz’üyle aynı meâldedir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ وَكٖیلٌ لَهُ مَقَالٖیدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَسُبْحَانَ الَّذٖی بِیَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَیْءٍ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِیَتِهَا

Ey dâire-i esbâbdan zuhûr eden işleri, hâdiseleri esbâba isnâd eden gāfil-i câhil Mal sâhibi zannettiğin esbâb, mal sâhibi değillerdir. Asıl mal sâhibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar ancak o kudretten gelen hakîkî te’sîrleri i‘lân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek dâire-i esbâb, hükûmetin kalem dâiresi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin teblîğātı o dâireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktizâ eder. Tevhîd ve celâl dahi şirketi reddeder. Te’sîri esbâba vermez.

Evet, Sultân-ı Ezelî’nin me’mûrları vardır. Ama icrââtçıları değillerdir. Saltanat ve rubûbiyetinde ortak olamazlar. Ancak o me’mûrların vazîfeleri dellâllıktır. Kudretin icrââtını i‘lân ediyorlar. Veya o me’mûrlar nâzırlar, müşâhidlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekvîniyeye karşı yaptıkları itâat ve inkıyâd ile, isti‘dâdlarına göre bir nevi‘ ibâdet yapmış olurlar.

Demek esbâb, ancak ve ancak kudretin izzetini ve rubûbiyetin haşmetini ızhâr için vaz‘ edilmiş birtakım vâsıtalardır. Yoksa kudretin acz ve ihtiyacı için muâvenet eden yardımcılar değillerdir. Beşer sultanlarının me’mûrları ise, sultânların ihtiyâç ve aczlerini def‘ için ta‘yînlerine zarûret hâsıl olan yardımcı ve ortaklardır.

6

Binâenaleyh, Allâh’ın me’mûrları ile insanın me’mûrları arasında hiç münâsebet yoktur. Yalnız gāfil ve câhil olanlar, hâdiselerde ve vukūâttaki hikmetleri ve güzellikleri göremediklerinden Cenâb-ı Hakk’dan şekvâ ve şikâyetlere başlarlar.

İşte o şekvâ ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz‘ edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor. Onların kābiliyetsizliğinden ileri geliyor.

Bu sırra bir misâl-i latîf ve bir temsîl-i ma‘nevî rivâyet ediliyor ki, Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk’a demiş ki: Kabz-ıervâh vazîfesinde senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler” . Cenâb-ı Hakk lisân-ı hikmetle ona demiş ki: Senin ile ibâdımın ortasına musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. şekvâları onlara gidip sana küsmesinler .

Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir. Ve ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara merci‘dirler. Ve kabz-ı ervâhta hakîkî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm’ın vazîfesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrâîl aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci‘ olmak için, o me’mûriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.

Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhîd ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler te’sîr-i hakîkîden.

7

[Tenbîh]

Arkadaş, tevhîd iki çeşit olur:

Birisi Âmiyâne tevhîddir ki, Allâh’ın şerîki yok ve bu kâinât onun mülküdür der. Bu kısım tevhîd sâhiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.

İkincisi Hakîkî tevhîddir ki, Allâh birdir. Mülk onundur. Vücûd onundur. Her şey onundur der. Lâyetezelzel bir i‘tikāda sâhibdirler. Bu kısım tevhîd sâhibleri, her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk’ın sikkesini görür. Ve her şeyin cebhesinde bulunan mührünü ve damgasını okur. Ve bu sâyede huzûrî bir tevhîd melekesinin mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhâmın taarruzundan kurtulurlar. Kur’ân-ı Hakîm’den istifâde ettiğimiz ikinci kısım tevhîdin birkaç mertebelerini birkaç lem‘a zımnında îzâh edeceğiz.

Birinci Lem‘a: Bakınız, her bir masnûun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halk eden Hâlik’a mahsûstur. Ve her bir mahlûkun cebhesine öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni‘den mâadâ kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektûblardan her bir mektûbun âhirinde, kābil-i taklîd olmayan öyle bir turra vardır ki, ancak o turralar Sultân-ı Ezel ve Ebede hâstır.

O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i‘câza bakınız ki: hayat ile, bir şeyden çok şeyler husûle gelir, îcâd edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey'-i vâhide emr-i Rabbânîyle inkılâb eder. Meselâ su, bir şey'-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allâh’ın izniyle menşe’ olur, îcâd edilir. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemeklerden ve meyvelerden Hâlik-ı Teâlâ tek bir cismi îcâd eder.

İşte kalb, akıl, şuûr sâhibi olan bir adam bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri îcâd edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvîl etmek, ancak her şeyi halk eden ve her şeyi yapan Sâni‘e mahsûs bir sikkedir.

8

İkinci Lem‘a: Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkāta vaz‘ edilen hayat hâtemine bakınız. Evet, canlı bir mahlûk, câmiiyeti i‘tibâriyle kâinâta küçük bir misâldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ü vücûda bir nüvedir. Cenâb-ı Hakk o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini derc etmiştir. Sanki o zîhayat, gāyet hakîmâne muayyen nizâmlarla bütün vücûdlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır.

Bu i‘tibârla bir zîhayatı halketmek, ancak bütün kâinâtı yed-i tasarrufuna alan Cenâb-ı Hakk’a mahsûstur. Ve ondan mâadâ hiç bir şeye isnâd edilemez.

Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülünün netîcesinde anlar ki, meselâ bal arısını pek çok şeylere fihrist yapan ve kitâb-ı kâinâtın ekser mesâilini insanın mâhiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derc eden ve insanın kalbini binlerle âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında târîh-i hayâtını taallukātıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü’l-Âlemîn’e mahsûs bir hâtemdir.

Üçüncü Lem‘a: Cenâb-ı Hakk’ın canlı mahlûkāta bastığı ihyâ hâteminin gayr-i mütenâhî nakış ve keyfiyetlerinden bir numûnesini göstereceğiz. Şöyle ki:

Nasıl ki suyun katrelerinden ve şişenin parçalarından tut, seyyâr yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsûs bir turra, bir cilve bulunur.

Kezâlik, Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlûkātta ihyâ ve nefh-i hayat cihetiyle” bir tecellî-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbâb iktidâr ve ihtiyâr sâhibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne de taklîdini, ne münferiden ve ne de müctemian yapmaktan âcizdirler.

Buna binâen, şeffaf şeylerde görünen o timsâller şemsin timsâli olup, şemsten o şeffaf şeylere in‘ikâs etmiş olduklarına hükmedilmediği takdîrde, o sayısız katrelerin ve zerrelerin her birisinde hakîkî bir şemsin maddesiyle bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç