Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
SAYFA 75
ON DOKUZUNCU MEKTÛB
Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi Zülfikār mecmûasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
[YİRMİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللُّٰە وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı pek çok fazîleti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A‘zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhîdiyenin on bir kelimesi var. Her bir kelimesi’nde hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet, hem bir ism-i a‘zam noktasında bir kibriyâ-yı vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakîkatlerin îzâhını sâir Sözler’e havâle edip, bir va‘de binâen, şimdilik mücmel bir hulâsa sûretinde İki Makam ve bir Mukaddime ile ona bir fihriste yapacağız.
Mukaddime: Ey insan Kat‘iyen bil ki, hilkatin en yüksek gāyesi ve fıtratın en yüce netîcesi, îmân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki ma‘rifetullâhtır. Ve cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni‘meti, o ma‘rifetullâh içindeki muhabbetullâhtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet, bütün hakîkî saâdet ve hâlis sürûr ve şirin ni‘met ve sâfî lezzet, elbette ma‘rifetullâh
SAYFA 76
ve muhabbetullâhtadır. Onlar onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saâdete, ni‘mete, envâra, esrâra ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakîkî tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekāvete, âlâma ve evhâma ma‘nen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev‘-i beşer içinde, semeresiz bir hayâtta, sâhibsiz ve hâmîsiz bir sûrette, âciz, miskîn bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev‘-i beşer içinde, bu perişan fânî dünyada, insan sâhibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre, sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder. Ve kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner. Bir ticaretgâh olur.
Birinci Makam, Asâ-yı Mûsâ mecmûasına idhâl edildiği için, buraya yazılmamıştır.
İkinci Makam: İsm-i A‘zam noktasında, tevhîdin isbatına muhtasar bir işârettir.
Birinci Kelime: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da bir tevhîd-i ulûhiyet ve ma‘bûdiyet vardır. Şu mertebenin gāyet kuvvetli bir burhânına şöyle işâret ederiz ki: Şu kâinât yüzünde, hususan zemînin sahîfesinde, gāyet muntazam bir fa‘âliyet görünüyor. Ve gāyet hikmetli bir hallâkiyet müşâhede ediyoruz. Ve gāyet intizâmlı bir fettâhiyet, yani her şeye lâyık bir şekil açmak ve sûret vermek, aynelyakîn görüyoruz. Hem gāyet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânât görüyoruz. Öyle ise, bizzarûre şu hâl ve şu keyfiyet Fa‘âl, Hallâk, Fettâh, Vehhâb bir Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Belki ihsâs eder.
Evet, mevcûdâtın mütemâdiyen zevâlleri, tazelenmeleri gösteriyor ki, o mevcûdât, bir Sâni‘-i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleri ve envâr-ı esmâiyesinin gölgeleri ve ef‘âlinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahîfeleri ve cemâl-i kemâlinin aynalarıdır. Şu hakîkat-i uzmâya ve şu tevhîdin mertebe-i ulyâsına, şu kâinâtın
SAYFA 77
sâhibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla o tevhîdi gösterdiği gibi; bütün ehl-i hakîkat ve kâmilîn-i nev‘-i beşer, tahkîkātlarıyla ve keşfiyâtlarıyla aynı mertebe-i tevhîdi gösteriyorlar. Ve kâinât dahi, acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu dâimî mu‘cizât-ı san‘atın ve havârik-i iktidâr ve hazâin-i servetin şehâdetiyle, aynı mertebe-i tevhîde işâret eder. Demek Şâhid-i Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla ve ehl-i şuhûdun bütün tahkîkāt ve küşûfuyla; ve âlem-i şehâdet bütün muntazam ahvâl ve hakîmâne şuûnâtıyla o mertebe-i tevhîde bil’icmâ‘ ittifâk ediyorlar. İşte, o Vâhid-i Ehad’i kabûl etmeyen, ya nihâyetsiz ilâhları kabûl edecek veyâhûd ahmak sofestâî gibi hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr edecek.
İkinci Kelime: وَحْدَهُ İşte şu kelime sarîh bir mertebe-i tevhîdi gösterir. Şu mertebeyi dahi a‘zamî bir sûrette isbat eden gāyet kuvvetli bir burhânına şöyle işâret ederiz ki: Biz gözümüzü açtıkça, kâinât yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm ve mükemmel bir nizâmdır ve şâmil, hassâs bir mîzândır. Görüyoruz, her şey dakîk bir nizâm ile, hassâs bir mîzân ve ölçü içindedir.
Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe, yeniden yeniye bir tanzîm ve tevzîniyet gözümüze çarpıyor. Yani birisi intizâm ile o nizâmı değiştiriyor. Ve tartıyla o mîzânı tazelendiriyor. Her şey bir model olup, pek kesretle, muntazam ve mevzûn sûretler giydiriliyor.
Daha ziyâde dikkat ettikçe, o tanzîm ve tevzîn altında bir hikmet ve adâlet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor. Bir hak, bir fâide ta‘kîb ediliyor. Daha ziyâde dikkat ettikçe, gāyet hakîmâne bir fa‘âliyet içinde bir kudretin tezâhürâtı ve her şeyin her şe’nini ihâta eden gāyet muhît bir ilmin cilveleri nazar-ı şuûrumuza çarpıyor.
Demek bütün mevcûdâttaki şu nizâm ve mîzân, umûma âmm bir tanzîm ve tevzîni; ve o tanzîm ve tevzîn, âmm bir hikmet ve adâleti; ve o hikmet ve adâlet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek bir Kadîr-i Küll-i Şey’ ve bir Alîm-i Küll-i Şey’ şu perdeler arkasında akla görünüyor.
SAYFA 78
Hem her şeyin evveline ve âhirine bakıyoruz. Hususan zîhayat nev‘inde görüyoruz ki, başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve netîceleri öyle bir tarzdadır ki, güyâ tohumları, asılları birer ta‘rîfe, birer program şeklinde bütün o mevcûdun cihâzâtını tazammun ediyor. Ve netîcesinde ve meyvesinde, yine bütün o zîhayatın ma‘nâsı süzülüp onda tecemmu‘ eder. Târîhçe-i hayatını ona bırakır. Güyâ onun aslı olan çekirdeği, desâtîr-i îcâdiyesinin bir mecmûasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i îcâdiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz.
Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz. Gāyet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufâtı ve nâfiz bir irâdenin tasvîrâtı ve tanzîmâtı görünüyor. Yani bir kuvvet ve kudret îcâd eder. Bir emir ve irâde sûret giydirir.
İşte bütün mevcûdât, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin ta‘rîfenâmesi; ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâni‘in plânı ve beyânnâmesi; ve zâhirine baktıkça, bir Fâil-i Muhtâr’ın ve Mürîd’in gāyet san‘atlı ve tenâsüblü bir hulle-i san‘atı; ve bâtınına baktıkça, bir Kadîr’in gāyet muntazam bir makinesini müşâhede ediyoruz. İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarûre ve bilbedâhe i‘lân eder ki, hiç bir şey, hiç bir zaman, hiç bir mekân, bir tek Sâni‘-i Zülcelâl’in kabza-i tasarrufundan hâriç olamaz. Her bir şey ve bütün eşyâ, bütün şuûnâtıyla bir Kadîr-i Mürîd’in kabza-i tasarrufunda tedbîr edilir. Ve bir Rahmân-ı Rahîm’in tanzîmiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannân-ı Mennân’ın tezyîniyle süslendiriliyor.
Evet, başında şuûr ve yüzünde gözü bulunana, şu kâinât ve şu mevcûdâttaki nizâm ve mîzân ve tanzîm ve tevzîn; bir, tek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir. Evet, her şeyde bir birlik var. Birlik ise biri gösterir. Meselâ, dünyanın lâmbası olan güneş birdir. Öyle ise dünyanın mâliki dahi birdir. Meselâ, zemîn yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir. Öyle ise onları istihdâm eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.
Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ Şu kelimeyi Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’i, gāyet kuvvetli ve şa‘şaalı bir sûrette isbat ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz. Ondan daha ileri beyâna lüzûm yok. Ve îzâh edilmez.
SAYFA 79
Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani ferşten Arş'a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar her bir mevcûd, semâvât ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzmâsı tevhîd-i a‘zam sûretinde onundur.
Şu mertebe-i uzmâ-yı mâlikiyet ve makam-ı a‘zam-ı tevhîdin bir huccet-i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hâtırada, Arabî ibâresinde şu âcizin hâtırına ilkā edildi. O latîf hâtıranın hâtırı için, aynı ibâre-i Arabiyeyi kaydedip sonra meâlini yazacağız. لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖیرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغٖیرِ مَصْنُوعُ قُدْرَتِهٖ مَكْتُوبُ قَدَرِهٖ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَیَّرَهُ مَسْجِدًا اٖیجَادُهُ لِهٰذَا صَیَّرَهُ سَاجِدًا اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ صَیَّرَ ذَاكَ مُلْكًا اٖیجَادُهُ لِهٰذَا صَیَّرَهُ مَمْلُوكًا صَنْعَتُهُ فٖی ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا صِبْغَتُهُ فٖی هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا قُدْرَتُهُ فٖی ذَاكَ تُظْهِرُ حَشْمَتَهُ رَحْمَتُهُ فٖی هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ حَشْمَتُهُ فٖی ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ نِعْمَتُهُ فٖی هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ سِكَّتُهُ فٖی ذَاكَ فِی الْكُلِّ وَالْاَجْزَٓاءِ خَاتَمُهُ فٖی هٰذَا فِی الْجِسْمِ وَالْاَعْضَٓاءِ
Birinci Fıkra: ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖیرَ ilâ ahire Yani şu kâinât denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemi ile yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinâttaki san‘at-ı muntazamanın küçük bir mikyâsta numûnesi insanda vardır. O dâire-i kübrâdaki san‘at, Sâni‘-i Vâhid’e şehâdet ettiği gibi; şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san‘at dahi, yine o Sâni‘a işâret eder. Vahdetini gösterir.
Hem nasıl ki şu insan, gāyet ma‘nîdâr bir mektûb-u Rabbânîdir. Muntazam bir kasîde-i kaderdir. Öyle de, şu kâinât dahi aynı o kalem-i kader ile, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kasîde-i kaderdir. Hiç mümkün müdür ki, hadsiz alâmet-i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem-i vahdâniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun?
SAYFA 80
İkinci Fıkra: اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ; ilâ-âhirihî Meâli şudur: Sâni‘-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî‘ bir sûrette halk edip, âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki, kâinâtı bir mescid-i kebîr şekline döndürmüş. Ve insanı dahi öyle bir tarzda îcâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu‘cizât-ı san‘atına ve o bedî‘ kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebîrde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin Ma‘bûd-u Hakîkîleri, o Sâni‘-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?
Üçüncü Fıkra: اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ ilâ-âhirihî Meâli şudur ki: O Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bâhusûs küre-i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz dâireler olup, her bir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit-be-vakit, mevsim-be-mevsim, asır-be-asır eker, biçer, mahsûlât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır. Tasarruf eder. En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsûlâtı kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba, dâire-i kudretten dâire-i ilme gönderir. Sonra mütevassıt bir dâire olan zemîn yüzünü aynen öyle bir mezraa yapmış ki, mevsim-be-mevsim âlemleri, envâ‘ları içinde eker, biçer, kaldırır. Ma‘nevî mahsûlâtını dahi gaybî, uhrevî, misâlî ve ma‘nevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi yine yüz def‘a, bin def‘a kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı yüz def‘a onun kadar ondan mahsûlât alır.
Demek o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, küçük-büyük, cüz’î-küllî her şeyi birer model hükmünde inşâ ederek, yüzler tarzda taze taze nakışlarla münakkaş mensûcât-ı san‘atını onlara giydirir. Cilve-i esmâsını, mu‘cizât-ı kudretini izhâr eder. Kendi mülkünde her bir şeyi birer sahîfe hükmünde inşâ etmiş. Her sahîfede yüzer tarzda ma‘nîdâr mektûbâtını yazar. Hikmetinin âyâtını izhâr eder. Zîşuûrlara okutturur. Şu âlem-i ekberi mülk şeklinde inşâ etmekle beraber, şu insanı dahi öyle bir sûrette halketmiştir ve ona öyle cihâzât ve âletler ve havâs ve
SAYFA 81
hissiyâtlar ve bilhassa nefis, hevâ ve ihtiyâç ve iştihâ ve hırs ve da‘vâ vermiştir ki, o geniş mülkünde bütün mülke muhtâç bir memlûk hükmüne getirmiştir. İşte hiç mümkün müdür ki, pek büyük olan âlem-i zerrâttan, tâ bir sineğe kadar, bütününü mülk ve tarla yapan; ve küçük insanı o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccâr ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran; ve kendine muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhâtab ittihâz eden o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl’den başka, o mülke tasarruf edip, o memlûke seyyid olabilsin?
Dördüncü Fıkra: صَنْعَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Sâni‘-i Zülcelâl’in âlem-i ekberdeki san‘atı o derece ma‘nîdârdır ki, o san‘at bir kitap sûretinde tezâhür edip, kâinâtı bir kitâb-ı kebîr hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakîkî fenn-i hikmet kütübhânesini ondan aldı. Ve ona göre yazdı. Ve o kitâb-ı hikmet o derece hakîkatle bağlı ve hakîkatten meded alıyor ki, büyük Kitâb-ı Mübîn’in bir nüshası olan Kur’ân-ı Hakîm şeklinde i‘lân edildi.
Hem nasıl ki kâinâttaki san‘atı, kemâl-i intizâmından kitap şekline girdi. İnsandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi, hitâb çiçeğini açtı. Yani o san‘at, o derece ma‘nîdâr ve hassâs ve güzeldir ki, o makine-i zîhayattaki cihâzâtı fonograf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvîm içinde bir sıbga-i Rabbâniye vermiş ki, o maddî, cismânî, câmid kafada ma‘nevî, gaybî, hayâtdâr olan beyân ve hitâb çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kābiliyet-i nutuk ve beyâna, o derece ulvî cihâzât ve isti‘dâd verdi ki, Sultân-ı Ezelî’ye muhâtab olacak bir makamda inkişâf ettirdi. Terakkî verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-i Rabbâniye hitâb-ı İlâhî çiçeğini açtı. Hiç mümkün müdür ki, kitap derecesine gelen bütün mevcûdâttaki san‘ata ve hitâb makamına gelen insandaki o sıbgata Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin? Hâşâ
Beşinci Fıkra: قُدْرَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Kudret-i İlâhiye, âlem-i ekberde, haşmet-i rubûbiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbâniye ise, âlem-i asgar olan insanda ni‘metleri tanzîm ediyor.
SAYFA 82
Yani Sâni‘in kudreti, kibriyâ ve celâl noktasında, kâinâtı öyle muhteşem bir saray şeklinde îcâd ediyor ki, güneşi büyük bir elektrik lâmbası, kameri kandîl ve yıldızları mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler; ve zemîn yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir halîçe; ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kal‘a; ve hâkezâ, bütün eşyâyı büyük bir mikyâsta o büyük sarayın levâzımâtı şekline getirerek şa‘şaalı bir sûrette haşmet-i rubûbiyetini gösterdiği gibi; cemâl noktasında rahmeti dahi, en küçük zîhayata kadar her zîrûha envâ‘-ı ni‘metini verir. Onun ile tanzîm eder. Baştan aşağıya kadar ni‘metlerle süsleyip lütuf ve keremle tezyîn eder. Ve o haşmet-i celâliyeye karşı cemâl-i rahmetini o küçücük lisânlarla o büyük lisâna karşı çıkarır.
Yani güneş ve Arş gibi büyük cirimler, haşmet lisânıyla Yâ Celîl, yâ Kebîr, yâ Azîm dedikleri vakit, sinek ve semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi, rahmet lisânıyla, Yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Kerîm diyerek, o mûsîka-i kübrâya latîf nagamâtlarını katıyorlar, tatlılaştırıyorlar. Hiç mümkün müdür ki, o Celîl-i Zülcemâl’den ve o Cemîl-i Zülcelâl’den başka bir şey, kendi başıyla şu âlem-i ekber ve asgara îcâd cihetinde müdâhale edebilsin? Hâşâ
Altıncı Fıkra: حَشْمَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Yani kâinâtın hey’et-i mecmûasında tezâhür eden haşmet-i rubûbiyet, vahdâniyet-i İlâhiyeyi isbat edip gösterdiği gibi; zîhayatların cüz’iyâtlarına mukannen erzâklarını veren ni‘met-i Rabbâniye dahi, ehadiyet-i İlâhiyeyi isbat edip gösterir.
Vâhidiyet ise, Bütün o mevcûdât birinindir ve birine bakar ve birinin îcâdıdır demektir. Ehadiyet ise, Her bir şeyde Hâlik-ı Küll-i Şey’in ekser esmâsı tecellî ediyor demektir. Meselâ, güneşin ziyâsı bütün zemînin yüzünü ihâta ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misâlini gösterir. Ve her bir şeffaf cüz’de ve su katrelerinde güneşin ziyâsı ve harâreti ve ziyâsındaki yedi rengi ve bir nevi‘ gölgesi bulunması, ehadiyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zîhayatta ve bilhassa her bir insanda, o Sâni‘in ekser esmâsı onda tecellî ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.
İşte şu fıkra işâret eder ki, kâinâtta tasarruf eden haşmet-i rubûbiyet, o koca güneşi şu zemîn yüzündeki