MEKTÛBAT

75

ON DOKUZUNCU MEKTÛB

Mu‘cizât-ı Ahmediye asm Risâlesi Zülfikār mecmûasına yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

[YİRMİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللُّٰە وَحْدَهُ لَا شَرٖیكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ یُحْیٖی وَیُمٖیتُ وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ بِیَدِهِ الْخَیْرُ وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ وَاِلَیْهِ الْمَصٖیرُ

Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı pek çok fazîleti bulunan ve bir rivâyet-i sahîhada İsm-i A‘zam mertebesini taşıyan şu cümle-i tevhîdiyenin on bir kelimesi var. Her bir kelimesi’nde hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i tevhîd-i rubûbiyet, hem bir ism-i a‘zam noktasında bir kibriyâ-yı vahdet ve bir kemâl-i vahdâniyet vardır. Bu büyük ve ulvî hakîkatlerin îzâhını sâir Sözler’e havâle edip, bir va‘de binâen, şimdilik mücmel bir hulâsa sûretinde İki Makam ve bir Mukaddime ile ona bir fihriste yapacağız.

Mukaddime: Ey insan Kat‘iyen bil ki, hilkatin en yüksek gāyesi ve fıtratın en yüce netîcesi, îmân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki ma‘rifetullâhtır. Ve cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni‘meti, o ma‘rifetullâh içindeki muhabbetullâhtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki lezzet-i rûhâniyedir. Evet, bütün hakîkî saâdet ve hâlis sürûr ve şirin ni‘met ve sâfî lezzet, elbette ma‘rifetullâh

76

ve muhabbetullâhtadır. Onlar onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saâdete, ni‘mete, envâra, esrâra ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakîkî tanımayan, sevmeyen, nihâyetsiz şekāvete, âlâma ve evhâma ma‘nen ve maddeten mübtelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev‘-i beşer içinde, semeresiz bir hayâtta, sâhibsiz ve hâmîsiz bir sûrette, âciz, miskîn bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev‘-i beşer içinde, bu perişan fânî dünyada, insan sâhibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre, sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer sâhibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine ilticâ eder. Ve kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner. Bir ticaretgâh olur.

Birinci Makam, Asâ-yı Mûsâ mecmûasına idhâl edildiği için, buraya yazılmamıştır.

İkinci Makam: İsm-i A‘zam noktasında, tevhîdin isbatına muhtasar bir işârettir.

Birinci Kelime: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ da bir tevhîd-i ulûhiyet ve ma‘bûdiyet vardır. Şu mertebenin gāyet kuvvetli bir burhânına şöyle işâret ederiz ki: Şu kâinât yüzünde, hususan zemînin sahîfesinde, gāyet muntazam bir fa‘âliyet görünüyor. Ve gāyet hikmetli bir hallâkiyet müşâhede ediyoruz. Ve gāyet intizâmlı bir fettâhiyet, yani her şeye lâyık bir şekil açmak ve sûret vermek, aynelyakîn görüyoruz. Hem gāyet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânât görüyoruz. Öyle ise, bizzarûre şu hâl ve şu keyfiyet Fa‘âl, Hallâk, Fettâh, Vehhâb bir Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Belki ihsâs eder.

Evet, mevcûdâtın mütemâdiyen zevâlleri, tazelenmeleri gösteriyor ki, o mevcûdât, bir Sâni‘-i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleri ve envâr-ı esmâiyesinin gölgeleri ve ef‘âlinin eserleri ve kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahîfeleri ve cemâl-i kemâlinin aynalarıdır. Şu hakîkat-i uzmâya ve şu tevhîdin mertebe-i ulyâsına, şu kâinâtın

77

sâhibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla o tevhîdi gösterdiği gibi; bütün ehl-i hakîkat ve kâmilîn-i nev‘-i beşer, tahkîkātlarıyla ve keşfiyâtlarıyla aynı mertebe-i tevhîdi gösteriyorlar. Ve kâinât dahi, acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu dâimî mu‘cizât-ı san‘atın ve havârik-i iktidâr ve hazâin-i servetin şehâdetiyle, aynı mertebe-i tevhîde işâret eder. Demek Şâhid-i Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla ve ehl-i şuhûdun bütün tahkîkāt ve küşûfuyla; ve âlem-i şehâdet bütün muntazam ahvâl ve hakîmâne şuûnâtıyla o mertebe-i tevhîde bil’icmâ‘ ittifâk ediyorlar. İşte, o Vâhid-i Ehad’i kabûl etmeyen, ya nihâyetsiz ilâhları kabûl edecek veyâhûd ahmak sofestâî gibi hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr edecek.

İkinci Kelime: وَحْدَهُ İşte şu kelime sarîh bir mertebe-i tevhîdi gösterir. Şu mertebeyi dahi a‘zamî bir sûrette isbat eden gāyet kuvvetli bir burhânına şöyle işâret ederiz ki: Biz gözümüzü açtıkça, kâinât yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm ve mükemmel bir nizâmdır ve şâmil, hassâs bir mîzândır. Görüyoruz, her şey dakîk bir nizâm ile, hassâs bir mîzân ve ölçü içindedir.

Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe, yeniden yeniye bir tanzîm ve tevzîniyet gözümüze çarpıyor. Yani birisi intizâm ile o nizâmı değiştiriyor. Ve tartıyla o mîzânı tazelendiriyor. Her şey bir model olup, pek kesretle, muntazam ve mevzûn sûretler giydiriliyor.

Daha ziyâde dikkat ettikçe, o tanzîm ve tevzîn altında bir hikmet ve adâlet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor. Bir hak, bir fâide ta‘kîb ediliyor. Daha ziyâde dikkat ettikçe, gāyet hakîmâne bir fa‘âliyet içinde bir kudretin tezâhürâtı ve her şeyin her şe’nini ihâta eden gāyet muhît bir ilmin cilveleri nazar-ı şuûrumuza çarpıyor.

Demek bütün mevcûdâttaki şu nizâm ve mîzân, umûma âmm bir tanzîm ve tevzîni; ve o tanzîm ve tevzîn, âmm bir hikmet ve adâleti; ve o hikmet ve adâlet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek bir Kadîr-i Küll-i Şey’ ve bir Alîm-i Küll-i Şey’ şu perdeler arkasında akla görünüyor.

78

Hem her şeyin evveline ve âhirine bakıyoruz. Hususan zîhayat nev‘inde görüyoruz ki, başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve netîceleri öyle bir tarzdadır ki, güyâ tohumları, asılları birer ta‘rîfe, birer program şeklinde bütün o mevcûdun cihâzâtını tazammun ediyor. Ve netîcesinde ve meyvesinde, yine bütün o zîhayatın ma‘nâsı süzülüp onda tecemmu‘ eder. Târîhçe-i hayatını ona bırakır. Güyâ onun aslı olan çekirdeği, desâtîr-i îcâdiyesinin bir mecmûasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i îcâdiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz.

Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz. Gāyet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufâtı ve nâfiz bir irâdenin tasvîrâtı ve tanzîmâtı görünüyor. Yani bir kuvvet ve kudret îcâd eder. Bir emir ve irâde sûret giydirir.

İşte bütün mevcûdât, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin ta‘rîfenâmesi; ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâni‘in plânı ve beyânnâmesi; ve zâhirine baktıkça, bir Fâil-i Muhtâr’ın ve Mürîd’in gāyet san‘atlı ve tenâsüblü bir hulle-i san‘atı; ve bâtınına baktıkça, bir Kadîr’in gāyet muntazam bir makinesini müşâhede ediyoruz. İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarûre ve bilbedâhe i‘lân eder ki, hiç bir şey, hiç bir zaman, hiç bir mekân, bir tek Sâni‘-i Zülcelâl’in kabza-i tasarrufundan hâriç olamaz. Her bir şey ve bütün eşyâ, bütün şuûnâtıyla bir Kadîr-i Mürîd’in kabza-i tasarrufunda tedbîr edilir. Ve bir Rahmân-ı Rahîm’in tanzîmiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannân-ı Mennân’ın tezyîniyle süslendiriliyor.

Evet, başında şuûr ve yüzünde gözü bulunana, şu kâinât ve şu mevcûdâttaki nizâm ve mîzân ve tanzîm ve tevzîn; bir, tek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir. Evet, her şeyde bir birlik var. Birlik ise biri gösterir. Meselâ, dünyanın lâmbası olan güneş birdir. Öyle ise dünyanın mâliki dahi birdir. Meselâ, zemîn yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir. Öyle ise onları istihdâm eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.

Üçüncü Kelime: لَا شَرٖیكَ لَهُ Şu kelimeyi Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’i, gāyet kuvvetli ve şa‘şaalı bir sûrette isbat ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz. Ondan daha ileri beyâna lüzûm yok. Ve îzâh edilmez.

79

Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani ferşten Arş'a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar her bir mevcûd, semâvât ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzmâsı tevhîd-i a‘zam sûretinde onundur.

Şu mertebe-i uzmâ-yı mâlikiyet ve makam-ı a‘zam-ı tevhîdin bir huccet-i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hâtırada, Arabî ibâresinde şu âcizin hâtırına ilkā edildi. O latîf hâtıranın hâtırı için, aynı ibâre-i Arabiyeyi kaydedip sonra meâlini yazacağız. لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖیرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغٖیرِ مَصْنُوعُ قُدْرَتِهٖ مَكْتُوبُ قَدَرِهٖ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَیَّرَهُ مَسْجِدًا اٖیجَادُهُ لِهٰذَا صَیَّرَهُ سَاجِدًا اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ صَیَّرَ ذَاكَ مُلْكًا اٖیجَادُهُ لِهٰذَا صَیَّرَهُ مَمْلُوكًا صَنْعَتُهُ فٖی ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا صِبْغَتُهُ فٖی هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا قُدْرَتُهُ فٖی ذَاكَ تُظْهِرُ حَشْمَتَهُ رَحْمَتُهُ فٖی هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ حَشْمَتُهُ فٖی ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ نِعْمَتُهُ فٖی هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ سِكَّتُهُ فٖی ذَاكَ فِی الْكُلِّ وَالْاَجْزَٓاءِ خَاتَمُهُ فٖی هٰذَا فِی الْجِسْمِ وَالْاَعْضَٓاءِ

Birinci Fıkra: ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَبٖیرَ ilâ ahire Yani şu kâinât denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemi ile yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinâttaki san‘at-ı muntazamanın küçük bir mikyâsta numûnesi insanda vardır. O dâire-i kübrâdaki san‘at, Sâni‘-i Vâhid’e şehâdet ettiği gibi; şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san‘at dahi, yine o Sâni‘a işâret eder. Vahdetini gösterir.

Hem nasıl ki şu insan, gāyet ma‘nîdâr bir mektûb-u Rabbânîdir. Muntazam bir kasîde-i kaderdir. Öyle de, şu kâinât dahi aynı o kalem-i kader ile, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kasîde-i kaderdir. Hiç mümkün müdür ki, hadsiz alâmet-i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem-i vahdâniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun?

80

İkinci Fıkra: اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ; ilâ-âhirihî Meâli şudur: Sâni‘-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî‘ bir sûrette halk edip, âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki, kâinâtı bir mescid-i kebîr şekline döndürmüş. Ve insanı dahi öyle bir tarzda îcâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu‘cizât-ı san‘atına ve o bedî‘ kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebîrde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin Ma‘bûd-u Hakîkîleri, o Sâni‘-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?

Üçüncü Fıkra: اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ ilâ-âhirihî Meâli şudur ki: O Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bâhusûs küre-i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz dâireler olup, her bir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit-be-vakit, mevsim-be-mevsim, asır-be-asır eker, biçer, mahsûlât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır. Tasarruf eder. En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsûlâtı kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba, dâire-i kudretten dâire-i ilme gönderir. Sonra mütevassıt bir dâire olan zemîn yüzünü aynen öyle bir mezraa yapmış ki, mevsim-be-mevsim âlemleri, envâ‘ları içinde eker, biçer, kaldırır. Ma‘nevî mahsûlâtını dahi gaybî, uhrevî, misâlî ve ma‘nevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi yine yüz def‘a, bin def‘a kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı yüz def‘a onun kadar ondan mahsûlât alır.

Demek o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, küçük-büyük, cüz’î-küllî her şeyi birer model hükmünde inşâ ederek, yüzler tarzda taze taze nakışlarla münakkaş mensûcât-ı san‘atını onlara giydirir. Cilve-i esmâsını, mu‘cizât-ı kudretini izhâr eder. Kendi mülkünde her bir şeyi birer sahîfe hükmünde inşâ etmiş. Her sahîfede yüzer tarzda ma‘nîdâr mektûbâtını yazar. Hikmetinin âyâtını izhâr eder. Zîşuûrlara okutturur. Şu âlem-i ekberi mülk şeklinde inşâ etmekle beraber, şu insanı dahi öyle bir sûrette halketmiştir ve ona öyle cihâzât ve âletler ve havâs ve

81

hissiyâtlar ve bilhassa nefis, hevâ ve ihtiyâç ve iştihâ ve hırs ve da‘vâ vermiştir ki, o geniş mülkünde bütün mülke muhtâç bir memlûk hükmüne getirmiştir. İşte hiç mümkün müdür ki, pek büyük olan âlem-i zerrâttan, tâ bir sineğe kadar, bütününü mülk ve tarla yapan; ve küçük insanı o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccâr ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran; ve kendine muhterem bir misâfir ve sevgili bir muhâtab ittihâz eden o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl’den başka, o mülke tasarruf edip, o memlûke seyyid olabilsin?

Dördüncü Fıkra: صَنْعَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Sâni‘-i Zülcelâl’in âlem-i ekberdeki san‘atı o derece ma‘nîdârdır ki, o san‘at bir kitap sûretinde tezâhür edip, kâinâtı bir kitâb-ı kebîr hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakîkî fenn-i hikmet kütübhânesini ondan aldı. Ve ona göre yazdı. Ve o kitâb-ı hikmet o derece hakîkatle bağlı ve hakîkatten meded alıyor ki, büyük Kitâb-ı Mübîn’in bir nüshası olan Kur’ân-ı Hakîm şeklinde i‘lân edildi.

Hem nasıl ki kâinâttaki san‘atı, kemâl-i intizâmından kitap şekline girdi. İnsandaki sıbgatı ve nakş-ı hikmeti dahi, hitâb çiçeğini açtı. Yani o san‘at, o derece ma‘nîdâr ve hassâs ve güzeldir ki, o makine-i zîhayattaki cihâzâtı fonograf gibi nutka geldi, söylettirdi. Ve öyle bir ahsen-i takvîm içinde bir sıbga-i Rabbâniye vermiş ki, o maddî, cismânî, câmid kafada ma‘nevî, gaybî, hayâtdâr olan beyân ve hitâb çiçeği açıldı. Ve o insan kafasındaki kābiliyet-i nutuk ve beyâna, o derece ulvî cihâzât ve isti‘dâd verdi ki, Sultân-ı Ezelî’ye muhâtab olacak bir makamda inkişâf ettirdi. Terakkî verdi. Yani fıtrat-ı insaniyedeki sıbgat-i Rabbâniye hitâb-ı İlâhî çiçeğini açtı. Hiç mümkün müdür ki, kitap derecesine gelen bütün mevcûdâttaki san‘ata ve hitâb makamına gelen insandaki o sıbgata Vâhid-i Ehad’den başkası karışabilsin? Hâşâ

Beşinci Fıkra: قُدْرَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Kudret-i İlâhiye, âlem-i ekberde, haşmet-i rubûbiyetini gösteriyor. Rahmet-i Rabbâniye ise, âlem-i asgar olan insanda ni‘metleri tanzîm ediyor.

82

Yani Sâni‘in kudreti, kibriyâ ve celâl noktasında, kâinâtı öyle muhteşem bir saray şeklinde îcâd ediyor ki, güneşi büyük bir elektrik lâmbası, kameri kandîl ve yıldızları mumlar meyveleriyle yaldızlar, elektrikler; ve zemîn yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir halîçe; ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kal‘a; ve hâkezâ, bütün eşyâyı büyük bir mikyâsta o büyük sarayın levâzımâtı şekline getirerek şa‘şaalı bir sûrette haşmet-i rubûbiyetini gösterdiği gibi; cemâl noktasında rahmeti dahi, en küçük zîhayata kadar her zîrûha envâ‘-ı ni‘metini verir. Onun ile tanzîm eder. Baştan aşağıya kadar ni‘metlerle süsleyip lütuf ve keremle tezyîn eder. Ve o haşmet-i celâliyeye karşı cemâl-i rahmetini o küçücük lisânlarla o büyük lisâna karşı çıkarır.

Yani güneş ve Arş gibi büyük cirimler, haşmet lisânıyla Celîl, Kebîr, Azîm dedikleri vakit, sinek ve semek gibi o küçücük zîhayatlar dahi, rahmet lisânıyla, Yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Kerîm diyerek, o mûsîka-i kübrâya latîf nagamâtlarını katıyorlar, tatlılaştırıyorlar. Hiç mümkün müdür ki, o Celîl-i Zülcemâl’den ve o Cemîl-i Zülcelâl’den başka bir şey, kendi başıyla şu âlem-i ekber ve asgara îcâd cihetinde müdâhale edebilsin? Hâşâ

Altıncı Fıkra: حَشْمَتُهُ فٖی ذَاكَ ilâ-âhirihî ibâresidir. Meâli şudur ki: Yani kâinâtın hey’et-i mecmûasında tezâhür eden haşmet-i rubûbiyet, vahdâniyet-i İlâhiyeyi isbat edip gösterdiği gibi; zîhayatların cüz’iyâtlarına mukannen erzâklarını veren ni‘met-i Rabbâniye dahi, ehadiyet-i İlâhiyeyi isbat edip gösterir.

Vâhidiyet ise, Bütün o mevcûdât birinindir ve birine bakar ve birinin îcâdıdır demektir. Ehadiyet ise, Her bir şeyde Hâlik-ı Küll-i Şey’in ekser esmâsı tecellî ediyor demektir. Meselâ, güneşin ziyâsı bütün zemînin yüzünü ihâta ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misâlini gösterir. Ve her bir şeffaf cüz’de ve su katrelerinde güneşin ziyâsı ve harâreti ve ziyâsındaki yedi rengi ve bir nevi‘ gölgesi bulunması, ehadiyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zîhayatta ve bilhassa her bir insanda, o Sâni‘in ekser esmâsı onda tecellî ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.

İşte şu fıkra işâret eder ki, kâinâtta tasarruf eden haşmet-i rubûbiyet, o koca güneşi şu zemîn yüzündeki

83

zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lâmba, bir ocak; ve koca küre-i zemîni onlara bir beşik, bir menzil, bir ticaretgâh; ve ateşi heryerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu süzgeç ve murdia; ve dağları mahzen ve anbar; ve havayı zîhayatlara enfâs ve nüfûsa yelpâze; ve suyu yeniden hayâta girenlere süt emziren dâye ve hayvanâta âb-ı hayât veren bir şerbetçi hükmüne getiren rubûbiyet-i İlâhiye gāyet vâzıh bir sûrette vahdâniyet-i İlâhiyeyi gösterir.

Evet, Hâlik-ı Vâhid’den başka kim, güneşi arzlılara musahhar bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kim, havayı elinde tutar, pek çok vazîfelerle tavzîf edip rûy-u zemînde çevik-çalak bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe binler batman eşyâyı yuttursun? Ve hâkezâ, her bir şey, her bir unsur, her bir ecrâm-ı ulviye o haşmet-i rubûbiyet noktasında Vâhid-i Zülcelâl’i gösterir.

İşte celâl ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi, cemâl ve rahmet noktasında dahi ni‘met ve ihsân, ehadiyet-i İlâhiyeyi i‘lân eder. Çünkü zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san‘at-ı câmia içinde hadsiz envâ‘-ı ni‘meti anlayacak, kabûl edecek, isteyecek cihâzât ve âletler vardır ki, bütün kâinâtta tecellî eden bütün esmâsının cilvesine mazhardır. Âdetâ bir nokta-i mihrâkiye hükmünde bütün esmâ-yı hüsnâ’yı birden mâhiyetinin aynasıyla gösterir. Ve onunla ehadiyet-i İlâhiyeyi i‘lân eder.

Yedinci Fıkra: سِكَّتُهُ فٖی ذَاكَ فِی الْكُلِّ وَالْاَجْزَٓاءِ خَاتَمُهُ فٖی هٰذَا فِی الْجِسْمِ وَالْاَعْضَٓاءِ Meâli şudur ki: Sâni‘-i Zülcelâl, âlem-i ekberin hey’et-i mecmûasında bir sikke-i kübrâsı olduğu gibi, bütün eczâsında ve envâında dahi birer sikke-i vahdet koymuştur. Âlem-i asgar olan insanın cisminde ve yüzünde birer hâtem-i vahdâniyet bastığı gibi, her bir a‘zâsında dahi birer mühr-ü vahdeti vardır. Evet, o Kadîr-i Zülcelâl her şeyde, külliyâtta ve cüz’iyâtta, yıldızlarda ve zerrelerde birer sikke-i vahdet koymuştur ki, ona şehâdet eder. Ve birer mühr-ü vahdâniyet basmıştır ki, ona delâlet eder. Şu hakîkat-i uzmâ, Yirmi İkinci Söz’de ve Otuz İkinci Söz’de ve Otuz Üçüncü Mektûb’un otuz üç aded Penceresinde gāyet parlak ve kat‘î bir sûrette îzâh ve isbat edildiğinden, onlara havâle edip sözü keser, burada hâtime veririz.

84

Beşinci Kelime: لَهُ الْحَمْدُ Yani bütün mevcûdâtta sebeb-i medh ü senâ olan kemâlât onundur. Öyle ise, hamd dahi ona âittir. Ezelden ebede kadar, her kimden her kime karşı gelen ve gelecek medh ü senâ ona âittir. Çünkü sebeb-i medih olan ni‘met ve ihsân ve kemâl ve cemâl; ve medâr-ı hamd olan her şey onundur. Ona âittir. Evet, âyât-ı Kur’âniyenin işârâtıyla, bütün mevcûdâttan dâimî bir sûrette dergâh-ı İlâhî’ye giden bir ubûdiyettir, bir tesbîhdir, bir secdedir, bir duâdır ve bir hamd ü senâdır ki, dâimî o dergâha gidiyor.

Şu hakîkat-i tevhîdi isbat eden bir burhân-ı a‘zama şöyle işâret ederiz ki: Şu kâinâta baktığımız vakit, bâğistan şeklinde, sakfı ulvî yıldızlarla yaldızlanmış, zemîni ziynetli mevcûdâtla şenlenmiş sûrette görünüyor. İşte şu bâğistandaki muntazam nûrânî ecrâm-ı ulviye ve hikmetli ve ziynetli mevcûdât-ı süfliye, umûmen her biri lisân-ı mahsûsuyla derler ki: Biz bir Kadîr-i Zülcelâl’in mu‘cizât-ı kudretiyiz. Bir Hâlik-ı Hakîm ve bir Sâni‘-i Kadîr’in vahdetine şehâdet ederiz.

Ve şu bâğistân-ı âlem içindeki küre-i arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde, rengârenk, yüz binler süslü, çiçekli nebâtât tâifeleri onda serilmiş. Ve çeşit çeşit yüz binler envâ‘-ı hayvânât onda serpilmiştir. İşte şu zemîn bahçesinde bütün o süslü nebâtât ve ziynetli hayvanât, muntazam sûretleriyle ve mevzûn şekilleriyle i‘lân ediyorlar ki: Biz bir tek Sâni‘-i Hakîm’in san‘atından birer mu‘cizesi birer hârikasıyız. Ve vahdâniyetinin birer dellâlı, birer şâhidiyiz.

Hem o bahçedeki ağaçların başlarına bakar, görürüz ki: Gāyet derecede alîmâne, hakîmâne, kerîmâne, latîfâne, cemîlâne yapılmış muhtelif sûretlerde meyveleri, çiçekleri görüyoruz. İşte şunlar bilumûm bir lisân ile i‘lân ederler ki: Biz bir Rahmân-ı Zülcemâl’in ve bir Rahîm-i Zülkemâl’in mu‘ciznümâ hediyeleriyiz. Hayretnümâ ihsânlarıyız.

İşte bâğistân-ı kâinâttaki ecrâm ve mevcûdât; ve küre-i arz bahçesindeki nebâtât ve hayvanât; ve eşcâr ve nebâtâtın başlarındaki ezhâr ve semerât, nihâyet derecede yüksek bir sadâ ile şehâdet eder, i‘lân eder, derler ki:

85

Bizim Hâlikımız ve Musavvir’imiz ve bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemâl, Hakîm-i Bî-misâl, Kerîm-i Pür-nevâl her şeye kadîrdir. Hiç bir şey ona ağır gelmez. Hiç bir şey dâire-i kudretinden hâriç olamaz. Kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar birdir. Küllî, cüz’î kadar kolaydır. Cüz’, küll kadar kıymetlidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbeten rahattır. Küçük, büyük kadar san‘atlıdır. Belki san‘atça küçük, büyükten daha büyüktür. Bütün mâzîdeki acâib-i kudreti olan vukūât şehâdet eder ki, o Kadîr-i Mutlak bütün istikbâldeki acâib-i imkânâta muktedirdir. Dünü getiren yarını getirdiği gibi, mâzîyi îcâd eden o Zât-ı Kadîr, istikbâli dahi îcâd eder. Dünyayı yapan o Sâni‘-i Hakîm, âhireti de yapar. Evet, Ma‘bûd-u Bilhak yalnız o Kadîr-i Zülcelâl olduğu gibi, Mahmûd-u Bil’ıtlâk yine yalnız odur. İbâdet ona mahsûs olduğu gibi, hamd ü senâ dahi ona hâstır.

Hiç mümkün müdür ki, semâvât ve arzı halk eden bir Sâni‘-i Hakîm, semâvât ve arzın en mühim netîcesi ve kâinâtın en mükemmel meyvesi olan insanları başıboş bıraksın, esbâb ve tesâdüfe havâle etsin, hikmet-i bâhiresini abesiyete kalb etsin? Hâşâ

Hiç mümkün müdür ki, Hakîm, Alîm bir zât, bir ağacı gāyet ehemmiyetle tedbîr ve tasvîr edip ve gāyet derecede hikmetle idare ve terbiye ettiği hâlde, o ağacın gāyesi, fâidesi olan meyvelerine bakmayıp ehemmiyet vermesin? Hırsız ellere, boş yerlere dağılsın, zâyi‘ olsun? Elbette bakmamak, ehemmiyet vermemek olamaz. Ağaca ehemmiyet vermek, meyveleri içindir. İşte şu kâinâtın zîşuûru ve en mükemmel meyvesi ve netîcesi ve gāyesi insandır. Şu kâinâtın Sâni‘-i Hakîm’i mümkün müdür ki, şu zîşuûr meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibâdeti, şükür ve muhabbeti başkalara verip hikmet-i bâhiresini hiçe indirsin? Veyâhûd kudret-i mutlakasını acze kalb ettirsin? Veyâhûd ilm-i muhîtini cehle çevirsin? Yüz bin def‘a hâşâ

Hiç mümkün müdür ki, şu kâinât sarayının binasındaki makāsıd-ı Rabbâniyenin medârı olan zîşuûr ve zîşuûrun serfirâzı olan nev‘-i insanın mazhar olduğu ni‘metlere mukābil izhâr ettikleri şükür ve ibâdeti, o saray-ı kâinâtın Sâni‘inden başkasına gitsin? Ve o Sâni‘-i Zülcelâl, o gāyetü’l-gāye olan şükür ve ibâdeti, başkalara gitmesine müsâade etsin?

86

Hem hiç mümkün müdür ki, hadsiz envâ‘-ı ni‘metiyle kendini zîşuûrlara sevdirsin. Ve hadsiz mu‘cizât-ı san‘atıyla kendini onlara tanıttırsın. Sonra onların şükür ve ibâdetlerini hamd ve muhabbetlerini ma‘rifet ve minnetdârlıklarını esbâba ve tabiata terk edip ehemmiyet vermesin? Hikmet-i mutlakasını inkâr ettirsin? Saltanat-ı rubûbiyetini hiçe indirsin? Yüz bin def‘a hâşâ ve kellâ

Hiç mümkün müdür ki, bir baharı halk edemeyen ve bütün meyveleri îcâd edemeyen ve yer yüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşâ edemeyen, onların bir misâl-i musağğarı olan bir elmayı halk edip ve o elmayı ni‘met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmûd-u Bil’ıtlâk’a hamd noktasında iştirâk etsin? Hâşâ Çünkü bir elmayı halk eden kim ise, bütün dünyaya gelen elmaları îcâd eden yine o olabilir. Çünkü sikke birdir. Hem elmaları îcâd eden kim ise, bütün dünyada medâr-ı rızık olan hubûbât ve semerâtı halk eden yine odur.

Demek en küçük cüz’î bir zîhayata en cüz’î bir ni‘meti veren, doğrudan doğruya kâinâtın Hâlik’ıdır ve Rezzâk-ı Zülcelâl’dir. Öyle ise şükür ve hamd, doğrudan doğruya ona âittir. Öyle ise, hakîkat-i kâinât dâimâ hak lisânıyla der: لَهُ الْحَمْدُ مِنْ كُلِّ اَحَدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَی الْاَبَدِ

Altıncı Kelime: یُحْیٖی Yani hayat veren yalnız odur. Öyle ise her şeyin Hâlik’ı dahi yalnız odur. Çünkü kâinâtın rûhu, nûru, mayası, esası, netîcesi, hulâsası hayattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinâtın Hâlik’ı da odur. Hayatı veren elbette odur. Hayy Kayyûm’dur.

İşte, şu mertebe-i tevhîdin burhân-ı a‘zamına şöyle işâret ederiz ki: Başka bir Söz’de îzâh ve isbat edildiği gibi, zemîn yüzünün sahrâsında çadırları kurulmuş gāyet muhteşem zîhayatlar ordusunu görüyoruz. Evet, Hayy u Kayyûm’un hadsiz ordularından, her bahar mevsiminde yeni silâh altına alınmış, gāibden gelen taze bir ordu meydana çıkmış görüyoruz. Şu orduya bakıyoruz ki, nebâtât tâifelerinden iki yüz binden ziyâde ve hayvanât milletlerinden yine yüz binden fazla, çeşit çeşit, muhtelif kavimler görüyoruz. Her bir milletin her bir tâifenin elbisesi ayrı, erzâkı ayrı, ta‘lîmâtı ayrı, terhîsâtı ayrı, silâhları ayrı, müddet-i askeriyeleri

87

ayrı olduğu hâlde; bir kumandan-ı a‘zam, hadsiz kudret ve hikmetiyle ve nihâyetsiz ilim ve irâdesiyle, bitmez rahmetiyle tükenmez hazinesiyle, hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak, karıştırmayarak, geciktirmeyerek ayrı ayrı bütün o üç yüz binden ziyâde milletleri ve tâifeleri kemâl-i intizâm ile, tamâm-ı mîzân ile vakti vaktine, ayrı ayrı erzâklarını, ayrı ayrı elbiselerini, ayrı ayrı silâhlarını vererek, ayrı ayrı ta‘lîmât yaptırarak, ayrı ayrı terhîsât ettiğini gözü bulunan bilmüşâhede görür. Ve kalbi bulunan biaynilyakîn tasdîk eder.

İşte hiç mümkün müdür ki, şu ihyâ ve idareye ve şu terbiye ve iâşeye, o orduyu bütün şuûnâtıyla ihâta eden bir ilm-i muhîtin ve o orduyu bütün levâzımâtıyla idare eden bir kudret-i mutlakanın sâhibinden başkası karışabilsin, müdâhale edebilsin, onda hissesi olsun? Yüz binler def‘a hâşâ

Ma‘lûmdur ki, bir taburda on millet bulunsa, ayrı ayrı techîz etmesi on tabur kadar güç olduğundan, âciz insanlar ister istemez bir tarzda techîze mecbûr olmuşlar. Hâlbuki Hayy u Kayyûm, şu muhteşem ordusu içinde, üç yüz binden ziyâde milletlere ayrı ayrı techîzât-ı hayatiyeyi veriyor. Hem külfetsiz, müşkilâtsız, kolay bir tarzda, hafîf bir şekilde, gāyet hakîmâne ve intizâmperverâne veriyor. Ve koca orduya bir tek lisân ile هُوَ الَّذٖی یُحْیٖی dedirtip, kâinât mescidinde o cemâat-i uzmâya اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَیُّ الْقَیُّومُ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ ilâ-âhirihî okutturuyor.

Yedinci Kelime: وَیُمٖیتُ Yani mevti veren odur. Yani hayatı veren o olduğu gibi, hayatı alan, mevti veren dahi yine odur. Evet, mevt yalnız tahrîb ve sönmek değildir ki esbâba verilsin, tabiata havâle edilsin. Belki, nasıl ki bir tohum zâhiren ölüp çürüyor. Fakat bâtınen bir sünbülün hayatına ve yoğurmasına, yani cüz’î tohumluk hayatından küllî sünbül hayatına geçiyor. Öyle de, mevt dahi zâhiren bir inhilâl ve bir intıfâ göründüğü hâlde, hakîkatte insan için hayât-ı bâkiyeye ünvân ve mukaddeme ve mebde’ oluyor. Öyle ise, hayatı veren ve idare eden Kadîr-i Mutlak, yine elbette mevti o îcâd eder.

88

Şu kelimedeki mertebe-i uzmâ-yı tevhîdin bir burhân-ı a‘zamına şöyle işâret ederiz ki: Otuz Üçüncü Mektûb’un Yirmi Dördüncü Penceresi’nde beyân edildiği gibi, şu mevcûdât, irâde-i İlâhiye ile seyyâledir. Şu kâinât, emr-i Rabbânî ile seyyâredir. Şu mahlûkāt, izn-i İlâhî ile zaman nehrinde mütemâdiyen akıyor. Âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehâdette vücûd-u zâhirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbânî ile mütemâdiyen istikbâlden gelip hâle uğrayarak teneffüs eder. Mâzîye dökülür. İşte şu mahlûkātın şu seyelânı, gāyet hakîmâne rahmet ve ihsân dâiresinde; ve şu seyerânı, gāyet alîmâne hikmet ve intizâm dâiresinde; ve şu cereyânı, gāyet rahîmâne şefkat ve mîzân dâiresinde, baştan aşağıya kadar hikmetlerle, maslahatlarla, neticelerle ve gayelerle yapılıyor. Demek bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Hakîm-i Zülkemâl, mütemâdiyen tavâif-i mevcûdâtı ve her tâife içindeki cüz’iyâtı ve o tâifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzîf eder. Sonra hikmetiyle terhîs edip mevte mazhar eder. Âlem-i gayba gönderir. Dâire-i kudretten dâire-i ilme çevirir.

İşte hiç mümkün müdür ki, şu kâinâtı hey’et-i mecmûasıyla çevirmeye muktedir olmayan; ve bütün zamanlara hükmü geçmeyen; ve âlemleri hayâta ve mevte bir ferd gibi mazhar etmeye kudreti yetmeyen; ve baharları bir çiçek gibi hayat verip, yer yüzüne takıp, sonra mevt ile ondan koparıp alamayan bir zât, mevt ve imâteye sâhib çıkabilsin? Evet, en cüz’î bir zîhayatın mevti dahi, hayatı gibi, bütün hakāik-i hayat ve envâ‘-ı mevt elinde bulunan bir Zât-ı Zülcelâl’in kanunuyla, izniyle, emriyle, kuvvetiyle, ilmiyle olmak zarûrîdir.

Sekizinci Kelime: وَهُوَ حَیٌّ لَا یَمُوتُ Yani hayatı dâimîdir. Ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fenâ, adem ve zevâl ona ârız olamaz. Çünkü hayat ona zâtîdir. Zâtî olan, zâil olamaz. Evet, ezelî olan, elbette ebedîdir. Kadîm olan, elbette bâkîdir. Vâcibü’l-Vücûd olan, elbette sermedîdir. Evet, bir hayat ki, bütün vücûd bütün envârıyla onun gölgesidir. Nasıl adem ona ârız olabilir? Evet, bir hayat ki, vâcib bir vücûd onun lâzımı ve ünvânıdır. Elbette adem ve fenâ hiç bir cihetle ona ârız olamaz. Evet, bir hayat ki, bütün hayatlar mütemâdiyen onun cilvesiyle zuhûra gelir. Ve bütün hakāik-i sâbite-i kâinât, ona istinâd eder. Onunla kāimdir.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç