MEKTÛBAT

138

[YİRMİ ALTINCI MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Şu Yirmi Altıncı Mektûb birbiriyle münâsebeti az Dört Mebhastır. Birinci Mebhas On Dokuzuncu Mektûb’un On Sekizinci İşareti’nde, yalnız kulağı bulunan avâm tabakasına karşı i‘câz-ı Kur’ân fehminde o kulaklı demiş: Şeytan bile diyemez cümlesine îzâhlı bir hâşiyedir.

Birinci Mebhas: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَاِمَّا یَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّیْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمٖیعُ الْعَلٖیمُ

حُجَّةُ الْقُرْاٰنِ عَلَی الشَّیْطَانِ وَحِزْبِهٖ

İblîs’i ilzâm, şeytânı ifhâm, ehl-i tuğyânı iskât eden Birinci Mebhas. Bî-tarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini kat‘î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını on sene evvel Lemeât’da yazmıştım. Şöyle ki:

Bundan on bir sene evvel, Ramazân-ı Şerîf’de, İstanbul’da, Bâyezîd Câmi‘-i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden şahsını görmedim, fakat ma‘nevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim. Baktım ki, bana der: Sen Kur’ân’ı pek âlî, çok parlak görüyorsun. Bî-tarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?

Hakîkaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bâyezîd’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce, ortalık karanlığa düşer. Öyle de, o farz ile Kur’ân’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor.

Kur’ân’dan istimdâd ettim. Birden bir nûr kalbime geldi. Müdâfaaya kat‘î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı. Dedim: Ey şeytan Bî-tarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaz‘iyettir. Hâlbuki hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin dediğiniz bî-tarafâne muhâkeme ise, taraf-ı muhâlifi iltizâmdır.

139

Bî-taraflık değildir. Muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur’ân’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk-ı muhâlifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizâmdır. Bî-tarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgîrliktir. Şeytan dedi ki: Öyle ise, ne Allâh’ın kelâmı, ne beşer kelâmı deme, ortada farz et, bak. Ben dedim: O da olamaz. Çünkü münâzaun-fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yerde bırakılacak. Hangisi isbat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gāyet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise, o vakit kaideten sâhibü’l-yed kim ise, onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kābil değildir.

İşte Kur’ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü vücûd ve adem gibi ve nakzeyn gibi iki zıddırlar. Ortası olamaz. Öyle ise, Kur’ân için sâhibü’l-yed taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, onun elinde kabûl edilip, öylece delâil-i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf onun Kelâmullâh olduğuna dâir bütün burhânları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhât Binler berâhîn-i kat‘iyenin mıhlarıyla Arş-ı A‘zam’a çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir. İşte, ey şeytan Senin rağmine ehl-i hak ve insaf bu sûretteki hakîkatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hatta en küçük bir delilde dahi Kur’ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler. Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise, bir kerre beşer kelâmı farz edilse, yani Arş'a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhânların metânetinde bir tek burhân lâzım ki, onu yerden kaldırıp Arş-ı ma‘nevîye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için senin desîsen ile şu zamanda bî-tarafâne muhâkeme sûreti altında çoklar îmânlarını kaybediyorlar.

Şeytan döndü, dedi ki: Kur’ân beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Allâh’ın kelâmı olsa, ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san‘atı

140

nasıl beşer san‘atına benzemiyor, kelâmı da benzememeli. Cevâben dedim: Nasıl ki Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, mu‘cizâtından ve hasâisinden başka, ef‘âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye ve evâmir-i tekvîniyesine münkād ve mutî‘ olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ. Her bir ahvâl ve etvârında hârikulâde bir vaz‘iyet verilmemiş. Tâ ki ümmetine ef‘âliyle imam olsun. Etvârıyla rehber olsun. Umûm harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hârikulâde olsa idi, bizzât her bir cihetçe imam olamazdı. Herkese mürşid-i mutlak olamazdı. Bütün ahvâliyle Rahmeten lil’âlemîn olamazdı.

Aynen öyle de, Kur’ân-ı Hakîm ehl-i şuûra imamdır. Cin ve inse mürşiddir. Ehl-i kemâle rehberdir. Ehl-i hakîkate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat‘îdir. Çünkü cin ve ins münâcâtını ondan alıyor. Duâsını ondan öğreniyor. Mesâilini onun lisânıyla zikrediyor. Edeb-i muâşereti ondan taallüm ediyor ve hâkezâ. Herkes onu merci‘ yapıyor. Öyle ise, eğer Mûsâ Aleyhisselâm’ın Tûr-u Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi. Ve merci‘ edemezdi. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ûlü’l-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ? قَالَ اللّٰهُ: لٖی قُوَّةُ جَمٖیعِ الْاَلْسِنَةِ

Şeytan yine döndü, dedi ki: Kur’ân’ın mesâili gibi, çok zâtlar o çeşit mesâili dîn nâmına söyleyebilirler. Onun için bir beşer, dîn nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi? Cevâben Kur’ân’ın nûruyla dedim ki: Evvelâ dîndâr bir adam dîn muhabbeti için Hak böyledir, hakîkat budur, Allâh’ın emri böyledir der. Yoksa Allâh’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allâh’ın taklîdini yapıp, onun yerinde konuşmaz. فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَی اللِّٰە düstûrundan titrer. Ve sâniyen bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması, hiç bir cihetle mümkün değildir. Belki yüz derece muhâldir. Çünkü birbirine yakın zâtlar, birbirini taklîd edebilirler. Bir cinsten olanlar, birbirinin sûretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklîd edebilirler. Muvakkaten insanları iğfâl ederler. Fakat dâimî iğfâl edemezler. Çünkü ehl-i dikkat nazarında alâküllihâl etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar, tekellüfâtlar sahtekârlığını gösterecek. Hilesi devam etmeyecek. Eğer sahtekârlıkla taklîde çalışan,

141

ötekinden gāyet uzaksa, meselâ âdî bir adam, İbn-i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklîd etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaz‘iyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki kendi maskara olacak. Her bir hâli bağıracak ki: Bu sahtekârdır; İşte hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ Kur’ân, beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl ki bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîkî bir yıldız olarak rasad ehline görünsün? Hem bir sinek bir sene tamâmen tavus sûretini tasannu‘suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr âmî bir nefer, nâmdâr, âlî bir müşîrin tavrını takınsın? Makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfterî, yalancı, i‘tikādsız bir adam, müddet-i ömründe dâimâ en sâdık, en emîn, en mu‘tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaz‘iyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin? Dâhîlerin nazarında tasannuu saklansın? Bu ise yüz derece muhâldir. Ona hiç bir zîakıl mümkün diyemez. Ve öyle de farz etmek, bedîhî bir muhâli vâki‘ farz etmek gibi bir hezeyandır.

Aynen öyle de, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki: Âlem-i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâimâ envâr-ı hakāiki neşreden bir yıldız-ı hakîkat, belki bir şems-i kemâlât telakkî edilen Kitâbün Mübîn’in mâhiyeti, hâşâ, bir yıldız böceği hükmünde tasannu‘cu ve yalancı bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar, farkında bulunmasın. Ve onu dâimâ âlî ve menba‘-ı hakāik bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber, sen ey şeytan, yüz derece şeytanetinde ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin. Bozulmamış hiç bir aklı kandıramazsın. Yalnız ma‘nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun. Yıldızı yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.

Sâlisen: Hem Kur’ân’ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki: Âsârıyla, te’sîrâtıyla, netâiciyle âlem-i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat-feşân, en hakîkatli ve saadetresân, en cem‘iyetli ve mu‘cizbeyân ve âlî meziyetleriyle yaldızlı bu Furkān’ın gizli hakîkati, hâşâ, muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın sahtekâr, âdî fikrinin tasnîâtı olsun. Ve yakınında onu temâşâ eden ve merâk ile dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar, onda hiç bir zaman, hiç bir cihette sahtekârlık ve tasannu‘ eserini görmesin. Dâimâ ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun. Bu ise yüz derece muhâl olmakla beraber, bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikāmeti gösteren

142

ve ders veren ve sıddîkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en âlî haslet telakkî edilen ve kabûl edilen bir zâtı en emniyetsiz, en îmânsız, en ihlâssız, en i‘tikādsız farz etmekle, muzâaf bir muhâli vâki‘ görmek gibi, şeytânı dahi utandıracak bir hezeyân-ı fikrîdir. Çünkü şu mes’elenin ortası yoktur. Zîrâ farz-ı muhâl olarak, Kur’ân Kelâmullâh olmazsa, Arş'dan ferşe düşer gibi sukūt eder. Ortada kalmaz. Mecma‘-ı hakāik iken, menba‘-ı hurâfât olur. Ve o hârika fermanı gösteren zât, hâşâ, sümme hâşâ, eğer Resûlullâh olmazsa, a‘lâ-yı illiyyînden esfelü’s-sâfilîne sukūt etmek ve menba‘-ı kemâlât derecesinden ma‘den-i desâis makamına düşmek lâzım gelir. Ortada kalamaz. Zîrâ Allâh nâmına iftirâ eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes’ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki, buna ihtimâl versin.

Râbian: Hem Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki: Benî-âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin asm mukaddes bir kumandanı olan Kur’ân, bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düstûrlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihânı fethedecek bir derecede bir intizâm verdiği, bir inzibât altına aldığı ve maddî ve ma‘nevî techîz ettiği ve umûm efrâdın derecâtına göre akıllarını ta‘lîm ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshîr ve vicdanlarını tathîr, a‘zâ ve cevârihlerini isti‘mâl ve istihdâm ettiği hâlde; hâşâ, yüz bin hâşâ, kuvvetsiz, kıymetsiz, hakîkatsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber; müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî-âdeme ders veren; ve samîmî ef‘âliyle hakîkatin düstûrlarını beşere ta‘lîm eden; ve hâlis ve ma‘kūl akvâliyle istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te’sîs eden; ve bütün târîhçe-i hayâtının şehâdetiyle Allâh’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allâh’ı bilen ve bildiren; ve nev‘-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden ve cihânı velveleye veren şöhretşiâr şuûnâtıyla, nev‘-i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr-ı fahri olan bir zâtı, hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ, sahtekâr, düzmeci, Allah’dan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz, insaniyetin en âdî derecesinde farz etmek ile, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir. Çünkü şu mes’elenin ortası yoktur. Zîrâ farz-ı muhâl olarak, Kur’ân Allâh kelâmı olmazsa, Arş'dan düşse,

143

orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli şeytan olsan, bozulmamış hiç bir aklı kandıramazsın. Ve çürümemiş hiç bir kalbi iknâ‘ edemezsin.

Şeytan döndü, dedi: Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanların en meşhûr âkillerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i asm inkâr ettirdim ve kandırdım? Elcevab Evvelen gāyet uzak bir mesâfeden bakılsa, en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mûm kadardır denilebilir. Sâniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazar ile bakılsa, gāyet muhâl bir şey mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyâr adam Ramazân hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş. Ay’ı gördüm demiş. İşte muhâldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasden ve bizzât aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telakkî etmiş.

Sâlisen Hem kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabûl bir lâkaydlıktır. Bir göz kapamaktır. Ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Ama inkâr ise, o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecbûrdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır. Sonra inkârı ona yutturur. Hem ey şeytan, bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet; ve safsata ve inâd; ve mağlata ve mükâbere; ve iğfâl ve görenek gibi şeytânî desîselerle çok muhâlâtı intâc eden küfür ve inkârı, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun.

Hâmisen: Hem Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semâsında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddîkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden; ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkāniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ü emâneti umûm tabakāt-ı ehl-i kemâle ta‘lîm eden; ve erkân-ı îmâniyenin hakāikiyle ve erkân-ı İslâmiyenin desâtîriyle iki cihânın saâdetini te’mîn eden; ve bu icrââtının şehâdetiyle bizzarûre hâlis, hak ve sâfî hakîkat ve gāyet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı, kendi evsâfının ve te’sîrâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip hâşâ, hâşâ, bir sahtekârın tasnîât ve iftirâlarının mecmûası nazarıyla bakmakla sofestâîleri ve şeytanları dahi utandıracak

144

ve titretecek şenî‘ bir hezeyân-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği dîn ve şerîat-ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil’ittifâk fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil’ittifâk kendinde göründüğü ahlâk-ı hasenesinin iktizâsıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakîkatin ve sâhib-i kemâlâtın tasdîkiyle en mu‘tekid, en mütedeyyin, en emîn, en sâdık bir zâtı, hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kerre hâşâ, i‘tikādsız, en emniyetsiz, Allah’dan korkmaz, yalandan çekinmez bir vaz‘iyette farz edip, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulümâtlı bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.

Elhâsıl: On Dokuzuncu Mektûb’un On Sekizinci İşareti’nde denildiği gibi, nasıl kulaklı âmî tabakası, i‘câz-ı Kur’ân fehminde demiş: Kur’ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiç birisine benzemiyor. Ve onların derecesinde değildir. Öyle ise, ya Kur’ân umûmun altındadır. Veya umûmun fevkınde bir derecesi vardır. Umûmun altındaki şık ise, muhâl olmakla beraber, hiç bir düşman, hatta şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise Kur’ân umûm kitapların fevkındedir. Öyle ise mu‘cizedir.

Aynen öyle de, biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça sebir ve taksîm denilen en kat‘î huccetle deriz: Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri Kur’ân ya Arş-ı A‘zam'dan ve İsm-i A‘zam'dan gelmiş bir Kelâmullâh'dır. Veyâhûd hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kerre hâşâ, yerde sahtekâr ve müfterî ve Allah’dan korkmaz ve Allâh’ı bilmez, haysiyetini tanımaz, i‘tikādsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise ey şeytan, sâbık huccetlere karşı bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ-şübhe Kur’ân, Hâlik-ı Kâinât’ın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur. Ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat‘î bir sûrette isbat ettik. Sen de gördün ve dinledin.

Hem Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm ya Resûlullâh’dır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkātın efdalidir. Veyâhûd hâşâ, yüz bin def‘a hâşâ, Allâh’a iftirâ ettiği ve en büyük yalanları irtikâb ettiği ve Allâh’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i‘tikādsız, vicdânsız, esfelü’s-sâfilîne sukūt etmiş dîvâne bir beşer farz etmeklâzım gelir Hâşiye.

145

Bu ise ey İblîs, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz. Ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o münâfıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm çok akıllı idi. Ve çok güzel ahlâklı idi.

Mâdem şu mes’ele iki şıkka münhasırdır. Ve mâdem ikinci şık muhâldir. Ve hiç bir kimse buna sâhib çıkmıyor. Ve mâdem kat‘î huccetlerle isbat ettik ki, ortası yoktur. Elbette ve bizzarûre senin ve hizbüşşeytânın rağmine olarak, bizzarûre ve bilbedâhe ve bihakkilyakîn Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’dır. Ve bütün resûllerin ekmelidir. Ve bütün mahlûkātın efdalidir. عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَٓانِّ.

Şeytanın ikinci küçük bir i‘tirâzı: Sûre-i قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجٖیدِ i okurken مَا یَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَیْهِ رَقٖیبٌ عَتٖیدٌ وَجَٓائَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَحٖیدُ وَنُفِخَ فِی الصُّورِ ذٰلِكَ یَوْمُ الْوَعٖیدِ وَجَٓائَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَهٖیدٌ لَقَدْ كُنْتَ فٖی غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْیَوْمَ حَدٖیدٌ وَقَالَ قَرٖینُهُ هٰذَا مَا لَدَیَّ عَتٖیدٌ اَلْقِیَا فٖی جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنٖیدٍ Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: Kur’ân’ın en mühim fesâhatini, siz onun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette nereden nereye atlıyor Sekerâttan, tâ kıyâmete atlıyor. Nefh-i Sûrdan, muhâsebenin hitâmına intikāl ediyor. Ve ondan cehenneme idhâli zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur’ân’ın ekser yerlerinde böyle birbirinden uzak mes’eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaz‘iyetle selâset, fesâhat nerede kalır?

Elcevab: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın esâs-ı i‘câzı, en mühimlerinden belâgatinden sonra îcâzdır. Îcâz, i‘câz-ı Kur’ân’ın en metîn ve mühim bir esasıdır. Kur’ân-ı Hakîm’de şu mu‘cizâne îcâz o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, ehl-i tedkîk karşısında hayrettedirler. Meselâ وَقٖیلَ یَٓا اَرْضُ ابْلَعٖی مَٓائَكِ وَیَا سَمَٓاءُ اَقْلِعٖی وَغٖیضَ الْمَٓاءُ وَقُضِیَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَی الْجُودِیِّ وَقٖیلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمٖینَ Kısa birkaç cümle ile, Tûfân hâdise-i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu‘cizâne beyân ediyor ki, çok ehl-i belâgatı belâgatine secde ettirmiş.

146

Hem meselâ كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰیهَا اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰیهَا فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْیٰیهَا فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَیْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰیهَا وَلَا یَخَافُ عُقْبٰیهَا İşte Kavm-i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû’-i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i‘câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.

Hem meselâ وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَیْهِ فَنَادٰی فِی الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖی كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖینَ. İşte اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَیْهِ cümlesinden فَنَادٰی فِی الظُّلُمَاتِ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan cümleler fehmi ihlâl etmiyor. Selâsete zarar vermiyor. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasından mühim esasları zikreder. Mütebâkîsini akla havâle eder.

Hem meselâ Sûre-i Yûsuf’da as اَرْسِلُونِ kelimesinden یُوسُفُ اَیُّهَا الصِّدٖیقُ ortasında yedi-sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor. Bu çeşit mu‘cizâne îcâzlar, Kur’ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.

Ama sûre-i قٓın âyeti ise, ondaki îcâz pek acîb ve mu‘cizânedir. Çünkü kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır birsahîfe gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisâtı hayâle havâle edip, ulvî bir selâset ile beyân eder. وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

İşte ey şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle. Şeytan der: Bunlara karşı gelemem. Müdâfaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok firavunlar var, enâniyetlerini okşayan mes’eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana karşı teslîm-i silâh etmem.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

147

İkinci Mebhas: Şu Mebhas, bana dâimî hizmet edenlerin ahlâkımda gördükleri acîb ihtilâftan gelen hayretlerine karşı, hem iki talebemin benim hakkımda haddimden fazla hüsn-ü zanlarını ta‘dîl etmek için yazılmıştır.

Ben görüyorum ki, Kur’ân-ı Hakîm’in hakāikine âit bazı kemâlât, o hakāike dellâllık eden vâsıtalara veriliyor. Şu ise yanlıştır. Çünkü me’hazin kudsiyeti, çok burhânlar kuvvetinde te’sîrât gösteriyor. Onun ile ahkâmı umûma kabûl ettiriyor. Ne vakit dellâl ve vekîl gölge etse, yani onlara teveccüh edilse, o me’hazdeki kudsiyetin te’sîri kaybolur. Bu sır içindir ki, bana karşı haddimden çok fazla teveccüh gösteren kardeşlerime bir hakîkati beyân edeceğim. Şöyle ki:

Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ büyük bir me’mûrun, me’mûriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki, vakār iktizâ ediyor. Makamın izzetini muhâfaza edecek etvâr istiyor. Meselâ, her ziyâretçi için tevâzu‘ göstermek tezellüldür. Makamı tenzîldir. Fakat kendi hânesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevâzu‘ etse iyidir. Az bir vakār gösterse, tekebbür olur. Ve hâkezâ

Demek bir insanın vazîfesi i‘tibâriyle bir şahsiyeti bulunur ki, hakîkî şahsiyeti ile çok noktalarda muhâlif düşer. Eğer o vazîfe sâhibi o vazîfeye hakîkî lâyıksa ve tam müstaid ise, o iki şahsiyeti birbirine yakın olur. Eğer müstaid değilse, meselâ bir nefer bir müşîr makamında oturtulsa, o iki şahsiyet birbirinden uzak düşer. O neferin şahsî, âdî, küçük hasletleri, makamın iktizâ ettiği âlî, yüksek ahlâk ile kābil-i te’lîf olamıyor.

İşte şu bîçâre kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar.

Birincisi: Kur’ân-ı Hakîm’in hazîne-i âliyesinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur’ân’a âit bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktizâ ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil, ben sâhib değilim. Belki o makamın ve o vazîfenin iktizâ ettiği seciyelerdir. Bende bu nev‘den ne görseniz, benim değil. Onun ile bana bakmayınız. O makamındır.

İkinci şahsiyet: Ubûdiyet vaktinde dergâh-ı İlâhî’ye müteveccih olduğum vakit, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor. O âsâr, ma‘nâ-yı ubûdiyetin esası olan kusûrunu bilmek,

148

fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmek noktalarından geliyor ki, o şahsiyetle kendimi herkesten ziyâde bedbaht, âciz, fakîr ve kusûrlu görüyorum. Bütün dünya beni medh-ü senâ etse beni inandıramaz ki, ben iyiyim ve sâhib-i kemâlim.

Üçüncüsü: Hakîkî şahsiyetim, yani eski Saîd’in bozması bir şahsiyetim var ki, o da eski Saîd’den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyâya, hubb-u câha bir arzu bulunuyor. Hem asîl bir hânedândan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisâd ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor. Ey kardeşler Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû’-i hâllerini söylemeyeceğim. İşte kardeşlerim, ben müstaid ve makam sâhibi olmadığım için, şu şahsiyetim dellâllık ve ubûdiyet vazîfelerindeki ahlâktan ve âsârdan çok uzaktır. Hem دَادِ حَقْ رَاقَابِلِیَّتْ شَرْطْ نٖیسْتْ kāidesince, Cenâb-ı Hakk merhametkârâne kudretini benim hakkımda böyle göstermiş ki, en ednâ bir nefer gibi bu şahsiyetimi, en a‘lâ bir makam-ı müşîriyet hükmünde olan hizmet-i esrâr-ı Kur’âniyede istihdâm ediyor. Yüz binler şükür olsun. Nefis cümleden süflî, vazîfe cümleden a‘lâ.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖی.

Üçüncü Mebhas: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰی وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا Yani لِتَعَارَفُوا مُنَاسَبَاتِ الْحَیَاةِ الْاِجْتِمَاعِیَّةِ فَتَعَاوَنُوا عَلَیْهَا لَا لِتَنَاكَرُوا فَتَخَاصَمُوا Yani Sizi tâife tâife, millet millet, kabîle kabîle yaratmışım. Tâ birbirinizi tanımalısınız. Ve birbirinizdeki hayât-ı ictimâiyeye âit münâsebetlerinizi bilesiniz. Birbirinize muâvenet edesiniz. Yoksa sizi kabîle kabîle yapmadım ki, yekdiğerinize karşı inkâr ile yabânî bakasınız, husûmet ve adâvet edesiniz, değildir. Şu mebhas Yedi Mes’ele dir.

Birinci Mes’ele: Şu âyet-i kerîmenin ifade ettiği hakîkat-i âliye; hayât-ı ictimâiyeye âit olduğu için, hayât-ı ictimâiyeden çekilmek isteyen Yeni Saîd lisânıyla değil, belki İslâm’ın hayat-ı ictimâiyesiyle münâsebetdâr olan Eski Saîd lisânıyla, Kur’ân-ı Azîmüşşân’a bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkîl etmek fikriyle yazmaya mecbûr oldum.

149

İkinci Mes’ele: Şu âyet-i kerîmenin işâret ettiği teârüf ve teâvün düstûrunun beyânı için deriz ki: Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrîk edilir. Tâ ki her neferin muhtelif ve müteaddid münâsebâtı ve o münâsebâta göre vazîfeleri tanınsın, bilinsin. Tâ o ordunun efrâdları, düstûr-u teâvün altında hakîkî bir vazîfe-i umûmiye görsün. Ve hayat-ı ictimâiyeleri, a‘dânın hücûmundan masûn kalsın. Yoksa tefrîk ve inkısâm, bir bölük bir bölüğe karşı rekābet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhâsamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.

Aynen öyle de, hey’et-i ictimâiye-i İslâmiye büyük bir ordudur. Kabâil ve tavâife inkısâm edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlikları bir, Rezzâkları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir, binler kadar bir bir. İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktizâ ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısâm, şu âyetin i‘lân ettiği gibi teârüf içindir, teâvün içindir. Tenâkür için değil, tahâsum için değildir.

Üçüncü Mes’ele: Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessâs Avrupa zâlimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir sûrette uyandırıyorlar. Tâ ki parçalayıp onları yutsunlar. Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsânî var. Gafletkârâne bir lezzet var. Şeâmetli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayât-ı ictimâiye ile meşgul olanlara, fikr-i milliyeti bırakınız denilmez.

Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir. Diğerlerine adâvetle devam eder. Müteyakkız davranır. Şu ise muhâsamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadîs-i şerîfte ferman etmiş: اَلْاِسْلَامِیَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِیَّةَ الْجَاهِلِیَّةَ ve Kur’ân da ferman etmiş: اِذْ جَعَلَ الَّذٖینَ كَفَرُوا فٖی قُلُوبِهِمُ الْحَمِیَّةَ حَمِیَّةَ الْجَاهِلِیَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَكٖینَتَهُ عَلٰی رَسُولِهٖ وَعَلَی الْمُؤْمِنٖینَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰی وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖیمًا

İşte şu hadîs-i şerîf ve şu âyet-i kerîme, kat‘î bir sûrette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabûl etmiyorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyâç bırakmıyor.

150

Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sâhibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın? Evet, menfî milliyetin târîhce pek çok zararları görülmüş.

Ezcümle, Emevîler bir parça fikr-i milliyeti siyâsetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâm’ı küstürdüler. Hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka, harb-i umûmîdeki hâdisât-ı müdhişe dahi, menfî milliyetin nev‘-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.

Hem bizde ibtidâ-yı hürriyette, Bâbil Kal‘ası’nın harâbiyeti zamanında tebelbül-ü akvâm ta‘bîr edilen teşa‘ub-u akvâm ve o teşa‘ub sebebiyle dağılmaları gibi, menfî milliyet fikriyle, başta Rûm ve Ermenî olarak pek çok kulüpler nâmında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif milletçiler cem‘iyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ecnebîlerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların hâlleri, menfî milliyetin zararını gösterdi.

Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtâç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakîr ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabânî bakmak ve birbirini düşman telakkî etmek, öyle bir felâkettir ki, ta‘rîf edilmez. Âdetâ bir sineğin ısırmaması için müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukābele etmek gibi bir dîvânelikle, büyük ejderhâlar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki ma‘nen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenûb tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cebhe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber, o cenûb efrâdları içimizde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cebhe alınsın. Cenûbdan gelen Kur’ân nûru var. İslâmiyet ziyâsı gelmiş. O içimizde vardır. Ve her yerde bulunur.

İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyet’e, Kur’ân’a dokunur. İslâmiyet ve Kur’ân’a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayât-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi‘ adâvettir. Hamiyet nâmına hayât-ı ictimâiyeye hizmet edeyim diye, iki hayâtın temel taşlarını harâb etmek, hamiyet değil, hamâkattir.

151

Dördüncü Mes’ele: Müsbet milliyet, hayât-ı ictimâiyenin ihtiyâc-ı dâhilîsinden ileri geliyor. Teâvüne, tesânüde sebebdir. Menfaâtli bir kuvvet te’mîn eder. Uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyâde te’yîd edecek bir vâsıta olur. Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyet’e hâdim olmalı, kal‘a olmalı, zırhı olmalı, yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var. Âlem-i bekāda ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâkî kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikāme etmek, aynı kal‘anın taşlarını kal‘anın içindeki elmas hazînesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev‘inden ahmakāne bir cinâyettir.

İşte ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâdları Altı yüz sene değil, belki Abbâsîler zamanından beri bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayrakdârı olarak bütün cihâna karşı meydan okuyup, Kur’ân’ı i‘lân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kal‘a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müdhiş tehâcümâtı def‘ ettiniz. یَاْتِی اللّٰهُ بِقَوْمٍ یُحِبُّهُمْ وَیُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَی الْمُؤْمِنٖینَ اَعِزَّةٍ عَلَی الْكَافِرٖینَ یُجَاهِدُونَ فٖی سَبٖیلِ اللّٰهِ âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve frenk-meşreb münâfıkların desîselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitâba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız

Cây-ı dikkat bir hâl: Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu hâlde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sâir unsurlar gibi müslim ve gayr-i müslim olarak iki kısma inkısâm etmemiştir. Nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır. Macarlar gibi. Hâlbuki küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-i müslim var.

Ey Türk kardeş Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyet’le imtizâc etmiş. Ondan kābil-i tefrîk değil. Tefrîk etsen mahvsın. Bütün senin mâzîdeki mefâhirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemîn yüzünde hiç bir kuvvet ile silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle, desîseleriyle o mefâhiri kalbinden silme.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç