Bağış Yap
MEKTÛBATOn Üçüncü Mektub

35

[ON ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰی وَالْمَلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰی

Azîz kardeşlerim,

Hâl ve istirâhatimi ve vesîka için adem-i mürâcaatımı ve hâl-i âlem siyâsetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma‘nen de benden sorulduğundan, şu Üç Suâle Yeni Saîd değil, belki Eski Saîd lisânıyla cevâb vermeye mecbûr oldum.

Birinci Suâliniz: İstirahatin nasıl? Hâlin nedir? Elcevab: Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’e yüz bin şükrediyorum ki, ehl-i dünyânın bana ettiği envâ‘-ı zulmü, envâ‘-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:

Siyâseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünyâ zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlik-ı Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma‘rûz o dağdaki inzivâyı, emniyetli, ihlâslı, Barla Dağları’ndaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamü’r-râhimîn bana Barla’yı, o mağara yaptı. Mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini zaîf vücûduma yüklemedi. Yalnız Barla’da, iki-üç adamda bir vehhâmlık vardı. O vehhâmlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarım, güyâ istirâhatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhâmlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur’ân’ın hizmetine zarar verdiler.

Hem ehl-i dünyâ bütün menfîlere vesîka verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp affettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur’ân’ın hizmetinde ziyâde istihdâm etmek ve Sözler nâmıyla envâr-ı Kur’âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünyâ dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve

36

şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrîd etti. Bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, bir-iki tanesi müstesnâ olmak üzere, yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlik-ı Rahîmim, o tecrîdi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll-u gıştan âzâde olarak Kur’ân-ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almaya vesîle etti. Hem ehl-i dünyâ bidâyette iki sene zarfında iki âdî mektûb yazdığımı çok gördü. Hatta şimdi bile on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misâfirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler. Bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hâlik-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene ma‘nevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergūbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymaya çevirdi. الحمد للّٰە علی كلّ حال. İşte, hâl ve istirâhatim böyle.

İkinci Suâliniz: Neden vesîka almak için mürâcaat etmiyorsun? Elcevab: Şu mes’elede ben kaderin mahkûmuyum. Ehl-i dünyânın mahkûmu değilim. Kadere mürâcaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu ma‘nânın hakîkati şudur ki, başa gelen her işte iki sebeb var: Biri zâhirî, diğeri hakîkî. Ehl-i dünyâ zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise sebeb-i hakîkîdir. Beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti. Sebeb-i hakîkî ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: Şu adam ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder. Belki dünyamıza karışır ihtimâliyle beni nefyedip, üç cihetle katmerli bir zulmetti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum. Beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi. Mademki nefyimde kader hâkimdir. Ve o kader âdildir. Ona mürâcaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev‘inden bir şeyleri var. Demek onlara mürâcaat ma‘nâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsa idi, o vakit onlara karşı da mürâcaat olunurdu.

Başlarını yesin, dünyalarını tamâmen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyâsetlerini büsbütün terk ettiğim hâlde, düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara mürâcaatla o evhâmlara

37

bir hakîkat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyâsetine karışmak için bir iştihâm olsaydı, değil sekiz sene, belki sekiz sâat kalmayacak, tereşşuh edecekti. Kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezârette bulunuyorum. Hiç bir tereşşuh görünmedi. Demek Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyâsetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibâret olan dünya siyâsetine tenezzüle meydan vermiyor.

Adem-i mürâcaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da‘vâ etmek, bir nevi‘ haksızlıktır. Bu nevi‘ haksızlığı irtikâb etmek istemem.

Üçüncü Suâliniz: Dünyanın siyâsetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun. Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhûd korkuyor musun ki sükût ediyorsun?

Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyâset âleminden men‘ etti. Hatta düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup men‘ edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret-i kâzibeden ibâret olan şân ve şeref-i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet Kaldı ecelim. O, Hâlik-ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayâta tercîh edenlerdeniz. Eski Saîd gibi birisi şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَیْنَنَا لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمٖینَاَوِ الْقَبْرُ Belki hizmet-i Kur’ân, beni hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men‘ ediyor. Şöyle ki:

Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur’ân’ın nûruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi, mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider.

38

Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vâsıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru, misk ü anber zannederek yüzüne, gözüne bulaştırıyor. Düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar. Ufûnetli, pis olduğunu hisseder. Fakat mütehayyirdirler. Selâmetli yolu göremiyorlar.

İşte bunlara karşı iki çâre var. Birisi, topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır. İkincisi, bir nûr göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir. Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o bîçâre ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nûr gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nûr olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, Acaba nûrla beni celb edip, topuzla dövmek mi istiyor? diye telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nûr dahi uçar veya söner.

İşte o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı ictimâiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir. Fakat çıkamıyorlar. Kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar. Mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyâset cereyânlarıdır. O nûrlar ise, hakāik-i Kur’âniyedir. Nûra karşı kavga edilmez. Ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytân-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de nûr-u Kur’ânı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَمِنَ السِّیَاسَةِ deyip, siyâset topuzunu atarak, iki elim ile nûra sarıldım. Gördüm ki, siyâset cereyânlarında, hem muvâfıkta, hem muhâlifte o nûrların âşıkları var. Bütün siyâset cereyânlarının ve tarafgîrliklerin çok fevkınde ve onların garazkârâne telakkıyâtlarından müberrâ ve sâfî olan bir makamda verilen ders-i Kur’ân ve gösterilen envâr-ı Kur’âniyeden, hiç bir taraf ve hiç bir kısım çekinmemek ve ithâm etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyâset zannedip, ona tarafgîrlik eden insan sûretinde şeytanlar ola. Veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola.

39

الحمد للّٰە siyâsetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın elmas gibi hakîkatlerini propaganda-i siyâset ithâmı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her tâifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی هَدٰینَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِیَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

[ON DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]

Daha te’lîf edilmemiştir.

[ON BEŞİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Azîz kardeşim Senin Birinci Suâlin ki, Sahâbeler nazar-ı velâyetle müfsidleri neden keşfedemediler? Hulefâ-yı Râşidîn’in üçünün şehâdetine netice verdi. Hâlbuki küçük Sahâbelere, büyük velilerden daha büyük deniliyor. Elcevab Bunda İki Makam var.

Birinci Makam: Dakîk bir sırr-ı velâyetin beyânıyla suâl halledilir. Şöyle ki: Sahâbelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, verâset-i nübüvvetten gelen, berzah tarîkine uğramayarak doğrudan doğruya zâhirden hakîkate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu gāyet kısa olduğu hâlde, gāyet yüksektir. Hârikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve kerâmât orada az görünür. Hem evliyânın kerâmetleri ise, ekserîsi ihtiyârî değil. Ummadığı yerden ikrâm-ı İlâhî olarak bir hârika ondan zuhûr eder. Bu keşif ve kerâmetlerin

40

ekserîsi de, seyr-ü sülûk zamanında tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdî beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar. Sahâbeler ise, sohbet-i nübüvvetin in‘ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksîriyle tarîkatteki seyr-i sülûk dâire-i azîmenin tayyına mecbûr değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakîkate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadr’e ulaşmak için iki yol var. Biri, bir sene gezip dolaşıp, tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesâfeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarîkatin çoğu bununla gider. İkincisi, zamanla mukayyed olan cisim maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle rûhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadr’i öbür gün leyle-i ıyd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü rûh, zaman ile mukayyed değil. Hissiyât-ı insaniye rûh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mâzî ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.

İşte bu temsîle göre, dün geceki Leyle-i Kadr’e geçmek için, mertebe-i rûha çıkıp mâzîyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gāmızın esası akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfıdır. Meselâ, güneş bize yakındır. Çünkü ziyâsı, harâreti ve misâli aynamızda ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nûrâniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, aynamızdaki misâlî olan timsâline münâsebetimizi anlasak, o vâsıta ile onu tanısak, ziyâsı, harâreti, hey’eti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyeti bize inkişâf eder. Ve yakınımızda onu tanıyıp münâsebetdâr oluruz. Eğer biz bu‘diyetimiz nokta-i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-ü aklîye mecbûr oluruz ki, kavânîn-i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mâhiyetindeki ziyâ ve harâreti ve ziyâsındaki elvân-ı seb‘ayı, uzun uzadıya tedkîkāt-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi aynasında az bir tefekkür ile elde ettiği kurbiyet-i ma‘neviyeyi ancak elde edebiliriz.

İşte şu temsîl gibi, nübüvvet ve verâset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişâfına bakar. Velâyet-i sâire ise, ekserî kurbiyet esası üzerine gider. Birçok merâtibde seyr-ü sülûke mecbûr olur.

41

İkinci Makam: O hâdisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren birkaç Yahûdî’den ibâret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle, birbirine zıd ve muhâlif çok cereyânlar ve efkâr karıştı. Bâhusûs, bazıların gurûr-u millîleri Hazret-i Ömer’in ra darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dîni ibtâl edilmiş. Hem medâr-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrîb edilmiş. İntikāmını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için Yahûdî gibi zeki ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet-i ictimâiyeden istifâde ettiler denilmiş. Demek o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayât-ı ictimâiyeyi ve muhtelif efkârı ıslâh ile olurdu. Yoksa bir-iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.

Eğer denilse: Hazret-i Ömer’in ra minber üstünde, bir aylık mesâfede bulunan Sâriye nâmındaki bir kumandanına یَا سَارِیَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip, Sâriye’ye işittirip, sevkü’l-ceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği hâlde, neden yanındaki kātili Fîrûz’u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi? Elcevab Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın verdiği cevâb ile cevâb veririz. HâşiyeYani Hazret-i Ya‘kūb’dan as sorulmuş ki: Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Ken‘ân Kuyusu’ndaki Yusuf’u görmedin? Cevâben demiş ki: Bizim hâlimiz şimşekler gibidir. Bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevki‘de oturup, her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.

Elhâsıl: İnsan her ne kadar fâil-i muhtâr ise de, fakat وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ یَشَٓاءَ اللّٰهُ sırrınca, meşîet-i İlâhiye asıldır. Kader hâkimdir. Meşîet-i İlâhiye meşîet-i insaniyeyi geri verir.

42

اِذَا جَٓاءَ الْقَدَرُ عَمِیَ الْبَصَرُ: hükmünü icrâ eder. Kader söylese, iktidâr-ı beşer konuşmaz, ihtiyâr-ı cüz’î susar.

İkinci suâlinizin meâli: Hazret-i Alî ra zamanında başlayan muhârebelerin mâhiyeti nedir? Muhâriblere ve o harbde ölen ve öldürenlere ne nâm verebiliriz?

Elcevab: Cemel Vak‘ası denilen Hazret-i Alî ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka radıyallâhü teâlâ anhüm ecmaîn arasında olan muhârebe, adâlet-i mahza ile adâlet-i izâfiyenin mücâdelesidir. Şöyle ki: Hazret-i Alî ra adâlet-i mahzayı esas edip Şeyhayn zamanındaki gibi, o esas üzerine gitmek için ictihâd etmiş. Muârızları ise, Şeyhayn zamanındaki safvet-i İslâmiye adâlet-i mahzaya müsâid idi. Fakat mürûr-u zamanla İslâmiyetler’i zaîf muhtelif akvâm hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adâlet-i mahzanın tatbîkātı çok müşkil olduğundan, ehvenüşşerri ihtiyâr denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine ictihâd ettiler. Münâkaşa-i ictihâdiye siyâsete girdiği için muhârebeyi intâc etmiştir. Mâdem sırf lillâh için ve İslâmiyet’in menâfii için ictihâd edilmiş. Ve ictihâddan muhârebe tevellüd etmiş. Elbette hem kātil, hem maktûl, ikisi de ehl-i cennettir. İkisi de ehl-i sevâbdır, diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Alî’nin ra ictihâdı musîb; ve mukābilindekilerin hatâ ise de, yine azâba müstehak değiller. Çünkü ictihâd eden hakkı bulsa, iki sevâb var. Bulmazsa, bir nevi‘ ibâdet olan ictihâd sevâbı olarak bir sevâb alır. Hatâsından ma‘zurdur. Bizde gāyet meşhûr ve sözü huccet bir zât-ı muhakkik Kürdce demiş ki: ژِشَرِّ صَحَابَانْ مَكَە قَالُ و قٖیلْ لَوْرَا جَنَّتٖینَ قَاتِلُ هَمْ قَتٖیلْ Yani Sahâbelerin muhârebesinde kîl u kāl etme. Çünkü hem kātil ve hem maktûl, ikisi de ehl-i cennettirler.

Adâlet-i mahza ile adâlet-i izâfiyenin îzâhı şudur ki: اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَیْرِ نَفْسٍ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖیعًا ilâ-âhirihî; âyetin ma‘nâ-yı işârîsiyle, bir ma‘sûmun hakkı, bütün halk için dahi ibtâl edilmez. Bir ferd dahi umûmun selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç