Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 35
[ON ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰی وَالْمَلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰی
Azîz kardeşlerim,
Hâl ve istirâhatimi ve vesîka için adem-i mürâcaatımı ve hâl-i âlem siyâsetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma‘nen de benden sorulduğundan, şu Üç Suâle Yeni Saîd değil, belki Eski Saîd lisânıyla cevâb vermeye mecbûr oldum.
Birinci Suâliniz: İstirahatin nasıl? Hâlin nedir? Elcevab: Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’e yüz bin şükrediyorum ki, ehl-i dünyânın bana ettiği envâ‘-ı zulmü, envâ‘-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:
Siyâseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünyâ zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlik-ı Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma‘rûz o dağdaki inzivâyı, emniyetli, ihlâslı, Barla Dağları’ndaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamü’r-râhimîn bana Barla’yı, o mağara yaptı. Mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini zaîf vücûduma yüklemedi. Yalnız Barla’da, iki-üç adamda bir vehhâmlık vardı. O vehhâmlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarım, güyâ istirâhatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhâmlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur’ân’ın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl-i dünyâ bütün menfîlere vesîka verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp affettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur’ân’ın hizmetinde ziyâde istihdâm etmek ve Sözler nâmıyla envâr-ı Kur’âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünyâ dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve
SAYFA 36
şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrîd etti. Bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, bir-iki tanesi müstesnâ olmak üzere, yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlik-ı Rahîmim, o tecrîdi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll-u gıştan âzâde olarak Kur’ân-ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almaya vesîle etti. Hem ehl-i dünyâ bidâyette iki sene zarfında iki âdî mektûb yazdığımı çok gördü. Hatta şimdi bile on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misâfirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler. Bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hâlik-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene ma‘nevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergūbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymaya çevirdi. الحمد للّٰە علی كلّ حال. İşte, hâl ve istirâhatim böyle.
İkinci Suâliniz: Neden vesîka almak için mürâcaat etmiyorsun? Elcevab: Şu mes’elede ben kaderin mahkûmuyum. Ehl-i dünyânın mahkûmu değilim. Kadere mürâcaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu ma‘nânın hakîkati şudur ki, başa gelen her işte iki sebeb var: Biri zâhirî, diğeri hakîkî. Ehl-i dünyâ zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise sebeb-i hakîkîdir. Beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti. Sebeb-i hakîkî ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: Şu adam ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder. Belki dünyamıza karışır ihtimâliyle beni nefyedip, üç cihetle katmerli bir zulmetti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum. Beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi. Mademki nefyimde kader hâkimdir. Ve o kader âdildir. Ona mürâcaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev‘inden bir şeyleri var. Demek onlara mürâcaat ma‘nâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsa idi, o vakit onlara karşı da mürâcaat olunurdu.
Başlarını yesin, dünyalarını tamâmen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyâsetlerini büsbütün terk ettiğim hâlde, düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara mürâcaatla o evhâmlara
SAYFA 37
bir hakîkat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyâsetine karışmak için bir iştihâm olsaydı, değil sekiz sene, belki sekiz sâat kalmayacak, tereşşuh edecekti. Kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezârette bulunuyorum. Hiç bir tereşşuh görünmedi. Demek Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyâsetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibâret olan dünya siyâsetine tenezzüle meydan vermiyor.
Adem-i mürâcaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da‘vâ etmek, bir nevi‘ haksızlıktır. Bu nevi‘ haksızlığı irtikâb etmek istemem.
Üçüncü Suâliniz: Dünyanın siyâsetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun. Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhûd korkuyor musun ki sükût ediyorsun?
Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyâset âleminden men‘ etti. Hatta düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup men‘ edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret-i kâzibeden ibâret olan şân ve şeref-i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet Kaldı ecelim. O, Hâlik-ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayâta tercîh edenlerdeniz. Eski Saîd gibi birisi şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَیْنَنَا لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمٖینَاَوِ الْقَبْرُ Belki hizmet-i Kur’ân, beni hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men‘ ediyor. Şöyle ki:
Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur’ân’ın nûruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi, mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider.
SAYFA 38
Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vâsıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru, misk ü anber zannederek yüzüne, gözüne bulaştırıyor. Düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar. Ufûnetli, pis olduğunu hisseder. Fakat mütehayyirdirler. Selâmetli yolu göremiyorlar.
İşte bunlara karşı iki çâre var. Birisi, topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır. İkincisi, bir nûr göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir. Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o bîçâre ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nûr gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nûr olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, Acaba nûrla beni celb edip, topuzla dövmek mi istiyor? diye telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nûr dahi uçar veya söner.
İşte o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı ictimâiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir. Fakat çıkamıyorlar. Kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar. Mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyâset cereyânlarıdır. O nûrlar ise, hakāik-i Kur’âniyedir. Nûra karşı kavga edilmez. Ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytân-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de nûr-u Kur’ânı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّیْطَانِ وَمِنَ السِّیَاسَةِ deyip, siyâset topuzunu atarak, iki elim ile nûra sarıldım. Gördüm ki, siyâset cereyânlarında, hem muvâfıkta, hem muhâlifte o nûrların âşıkları var. Bütün siyâset cereyânlarının ve tarafgîrliklerin çok fevkınde ve onların garazkârâne telakkıyâtlarından müberrâ ve sâfî olan bir makamda verilen ders-i Kur’ân ve gösterilen envâr-ı Kur’âniyeden, hiç bir taraf ve hiç bir kısım çekinmemek ve ithâm etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyâset zannedip, ona tarafgîrlik eden insan sûretinde şeytanlar ola. Veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola.
SAYFA 39
الحمد للّٰە siyâsetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın elmas gibi hakîkatlerini propaganda-i siyâset ithâmı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her tâifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖی هَدٰینَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِیَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Saîd
[ON DÖRDÜNCÜ MEKTÛB]
Daha te’lîf edilmemiştir.
[ON BEŞİNCİ MEKTÛB]
بِاسْمِهٖ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
Azîz kardeşim Senin Birinci Suâlin ki, Sahâbeler nazar-ı velâyetle müfsidleri neden keşfedemediler? Tâ Hulefâ-yı Râşidîn’in üçünün şehâdetine netice verdi. Hâlbuki küçük Sahâbelere, büyük velilerden daha büyük deniliyor. Elcevab Bunda İki Makam var.
Birinci Makam: Dakîk bir sırr-ı velâyetin beyânıyla suâl halledilir. Şöyle ki: Sahâbelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, verâset-i nübüvvetten gelen, berzah tarîkine uğramayarak doğrudan doğruya zâhirden hakîkate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu gāyet kısa olduğu hâlde, gāyet yüksektir. Hârikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve kerâmât orada az görünür. Hem evliyânın kerâmetleri ise, ekserîsi ihtiyârî değil. Ummadığı yerden ikrâm-ı İlâhî olarak bir hârika ondan zuhûr eder. Bu keşif ve kerâmetlerin
SAYFA 40
ekserîsi de, seyr-ü sülûk zamanında tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdî beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar. Sahâbeler ise, sohbet-i nübüvvetin in‘ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksîriyle tarîkatteki seyr-i sülûk dâire-i azîmenin tayyına mecbûr değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakîkate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadr’e ulaşmak için iki yol var. Biri, bir sene gezip dolaşıp, tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesâfeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarîkatin çoğu bununla gider. İkincisi, zamanla mukayyed olan cisim maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle rûhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadr’i öbür gün leyle-i ıyd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü rûh, zaman ile mukayyed değil. Hissiyât-ı insaniye rûh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mâzî ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.
İşte bu temsîle göre, dün geceki Leyle-i Kadr’e geçmek için, mertebe-i rûha çıkıp mâzîyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gāmızın esası akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfıdır. Meselâ, güneş bize yakındır. Çünkü ziyâsı, harâreti ve misâli aynamızda ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nûrâniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, aynamızdaki misâlî olan timsâline münâsebetimizi anlasak, o vâsıta ile onu tanısak, ziyâsı, harâreti, hey’eti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyeti bize inkişâf eder. Ve yakınımızda onu tanıyıp münâsebetdâr oluruz. Eğer biz bu‘diyetimiz nokta-i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-ü aklîye mecbûr oluruz ki, kavânîn-i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mâhiyetindeki ziyâ ve harâreti ve ziyâsındaki elvân-ı seb‘ayı, uzun uzadıya tedkîkāt-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi aynasında az bir tefekkür ile elde ettiği kurbiyet-i ma‘neviyeyi ancak elde edebiliriz.
İşte şu temsîl gibi, nübüvvet ve verâset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişâfına bakar. Velâyet-i sâire ise, ekserî kurbiyet esası üzerine gider. Birçok merâtibde seyr-ü sülûke mecbûr olur.
SAYFA 41
İkinci Makam: O hâdisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren birkaç Yahûdî’den ibâret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle, birbirine zıd ve muhâlif çok cereyânlar ve efkâr karıştı. Bâhusûs, bazıların gurûr-u millîleri Hazret-i Ömer’in ra darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dîni ibtâl edilmiş. Hem medâr-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrîb edilmiş. İntikāmını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için Yahûdî gibi zeki ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet-i ictimâiyeden istifâde ettiler denilmiş. Demek o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayât-ı ictimâiyeyi ve muhtelif efkârı ıslâh ile olurdu. Yoksa bir-iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.
Eğer denilse: Hazret-i Ömer’in ra minber üstünde, bir aylık mesâfede bulunan Sâriye nâmındaki bir kumandanına یَا سَارِیَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip, Sâriye’ye işittirip, sevkü’l-ceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği hâlde, neden yanındaki kātili Fîrûz’u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi? Elcevab Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın verdiği cevâb ile cevâb veririz. HâşiyeYani Hazret-i Ya‘kūb’dan as sorulmuş ki: Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Ken‘ân Kuyusu’ndaki Yusuf’u görmedin? Cevâben demiş ki: Bizim hâlimiz şimşekler gibidir. Bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevki‘de oturup, her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.
Elhâsıl: İnsan her ne kadar fâil-i muhtâr ise de, fakat وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ یَشَٓاءَ اللّٰهُ sırrınca, meşîet-i İlâhiye asıldır. Kader hâkimdir. Meşîet-i İlâhiye meşîet-i insaniyeyi geri verir.
SAYFA 42
اِذَا جَٓاءَ الْقَدَرُ عَمِیَ الْبَصَرُ: hükmünü icrâ eder. Kader söylese, iktidâr-ı beşer konuşmaz, ihtiyâr-ı cüz’î susar.
İkinci suâlinizin meâli: Hazret-i Alî ra zamanında başlayan muhârebelerin mâhiyeti nedir? Muhâriblere ve o harbde ölen ve öldürenlere ne nâm verebiliriz?
Elcevab: Cemel Vak‘ası denilen Hazret-i Alî ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka radıyallâhü teâlâ anhüm ecmaîn arasında olan muhârebe, adâlet-i mahza ile adâlet-i izâfiyenin mücâdelesidir. Şöyle ki: Hazret-i Alî ra adâlet-i mahzayı esas edip Şeyhayn zamanındaki gibi, o esas üzerine gitmek için ictihâd etmiş. Muârızları ise, Şeyhayn zamanındaki safvet-i İslâmiye adâlet-i mahzaya müsâid idi. Fakat mürûr-u zamanla İslâmiyetler’i zaîf muhtelif akvâm hayât-ı ictimâiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adâlet-i mahzanın tatbîkātı çok müşkil olduğundan, ehvenüşşerri ihtiyâr denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine ictihâd ettiler. Münâkaşa-i ictihâdiye siyâsete girdiği için muhârebeyi intâc etmiştir. Mâdem sırf lillâh için ve İslâmiyet’in menâfii için ictihâd edilmiş. Ve ictihâddan muhârebe tevellüd etmiş. Elbette hem kātil, hem maktûl, ikisi de ehl-i cennettir. İkisi de ehl-i sevâbdır, diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Alî’nin ra ictihâdı musîb; ve mukābilindekilerin hatâ ise de, yine azâba müstehak değiller. Çünkü ictihâd eden hakkı bulsa, iki sevâb var. Bulmazsa, bir nevi‘ ibâdet olan ictihâd sevâbı olarak bir sevâb alır. Hatâsından ma‘zurdur. Bizde gāyet meşhûr ve sözü huccet bir zât-ı muhakkik Kürdce demiş ki: ژِشَرِّ صَحَابَانْ مَكَە قَالُ و قٖیلْ لَوْرَا جَنَّتٖینَ قَاتِلُ هَمْ قَتٖیلْ Yani Sahâbelerin muhârebesinde kîl u kāl etme. Çünkü hem kātil ve hem maktûl, ikisi de ehl-i cennettirler.
Adâlet-i mahza ile adâlet-i izâfiyenin îzâhı şudur ki: اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَیْرِ نَفْسٍ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖیعًا ilâ-âhirihî; âyetin ma‘nâ-yı işârîsiyle, bir ma‘sûmun hakkı, bütün halk için dahi ibtâl edilmez. Bir ferd dahi umûmun selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz.
SAYFA 43
Küçük, büyük için ibtâl edilmez. Bir cemâatin selâmeti için, bir ferdin rızâsı bulunmadan, hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet nâmına rızâsı ile olsa, o başka mes’eledir.
Adâlet-i izâfiye ise, küllün selâmeti için cüz’ü fedâ eder. Cemâat için ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi‘ adâlet-i izâfiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adâlet-i mahza kābil-i tatbîk ise, adâlet-i izâfiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.
İşte İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, adâlet-i mahzayı Şeyhayn zamanındaki gibi kābil-i tatbîktir deyip, hilâfet-i İslâmiyeyi o esas üzerine binâ ediyordu. Mukābilleri ve muârızları ise, kābil-i tatbîk değil, çok müşkilâtı var diye, adâlet-i izâfiye üzerine ictihâd etmişler. Târîhin gösterdiği sâir esbâb ise, hakîkî sebeb değiller, bahanelerdir.
Eğer desen: Hilâfet-i İslâmiye noktasında İmâm-ı Alî’nin ra fevkalâde iktidârı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyâkatiyle beraber, seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizliği nedendir?
Elcevab: O mübârek zât, siyâset ve saltanattan ziyâde, daha çok mühim başka vazîfelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakiyet-i siyâsiye ve tamam saltanat olsa idi, şâh-ı velâyet ünvân-ı mâ‘nidârını bihakkın kazanamayacaktı. Hâlbuki zâhirî ve siyâsî hilâfetin pek çok fevkınde ma‘nevî bir saltanat kazandı. Ve üstâd-ı küll hükmüne geçti. Hatta kıyâmete kadar saltanat-ı ma‘nevîsi bâkî kaldı.
Ama Hazret-i İmâm-ı Alî’nin ra Vak‘a-i Sıffîn’de Hazret-i Muâviye’nin ra tarafdârları ile muhârebesi ise, hilâfet ve saltanatın muhârebesidir. Yani Hazret-i İmâm-ı Alî ra, ahkâm-ı dîni ve hakāik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyâsetin merhametsiz mukteziyâtlarını onlara fedâ ediyordu.
Hazret-i Muâviye ra ve tarafdârları ise, hayat-ı ictimâiye-i İslâmiyeyi saltanat siyâsetleriyle takviye etmek için azîmeti bırakıp ruhsatı iltizâm ettiler. Siyâset âleminde kendilerini mecbûr zannedip ruhsatı tercîh ettiler. Hatâya düştüler.
SAYFA 44
Ama Hazret-i Hasan ra ve Hüseyin’in ra Emevîler’e karşı mücâdeleleri ise, dîn ve milliyet muhârebesi idi. Yani Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi Arab milliyeti üzerine istinâd ettirip, râbıta-i İslâmiyeti râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler. Birisi, milel-i sâireyi rencîde ederek tevhîş ettiler. Diğeri, unsuriyet ve milliyet esasları adâleti ve hakkı ta‘kîb etmediğinden zulmeder, adâlet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercîh eder. Adâlet edemez. اَلْاِسْلَامِیَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِیَّةَ الْجَاهِلِیَّةَ لَا فَرْقَ بَیْنَ عَبْدٍ حَبَشِیٍّ وَسَیِّدٍ قُرَیْشِیٍّ اِذَٓا اَسْلَمَا fermân-ı kat‘îsi ile, râbıta-i dîniye yerine râbıta-i milliye ikāme edilmez. Edilse adâlet edilmez. Hakkāniyet gider. İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i dîniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücâdele etmiş. Tâ makam-ı şehâdeti ihrâz etmiş.
Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakîkatli olduğu hâlde neden muvaffak olmadı? Hem neden kader-i İlâhî ve rahmet-i İlâhiye onların fecî‘ bir âkıbete uğramasına müsâade etmiş? Elcevab Hazret-i Hüseyin’in yakın tarafdârları değil, fakat cemâatine iltihâk eden sâir milletlerde, yaralanmış gurûr-u millîleri cihetiyle, Arab milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması, Hazret-i Hüseyin ve tarafdârlarının sâfî ve parlak mesleklerine halel verip, mağlûbiyetlerine sebeb olmuş. Ama kader nokta-i nazarında fecî‘ âkıbetin hikmeti ise, Hasan ve Hüseyin ve onların hânedânları ve nesilleri, ma‘nevî bir saltanata nâmzed idiler. Dünya saltanatı ile ma‘nevî saltanatın cem‘i gāyet müşkildir. Onun için onları dünyadan küstürdü. Dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Tâ kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve sûrî bir saltanattan çekildi. Fakat parlak ve dâimî bir saltanat-ı ma‘neviyeye ta‘yîn edildiler. Âdî vâliler yerine, evliyâ aktâblarına merci‘ oldular.
Üçüncü suâliniz: O mübârek zâtların başına gelen o fecî‘ gaddârâne muâmelenin hikmeti nedir? diyorsunuz. Elcevab: Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in muârızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek Üç Esas vardı. Birisi: Merhametsiz siyâsetin bir düstûru olan,
SAYFA 45
hükûmetin selâmeti ve âsâyişin devamı için eşhâs fedâ edilir. İkincisi: Onların saltanatı unsuriyet ve milliyete istinâd ettiği için, milliyetin gaddârâne bir düstûru olan, milletin selâmeti için her şey fedâ edilir. Üçüncüsü: Emevîler’in Hâşimîler’e karşı an‘anesindeki rekābet damarı, Yezîd gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kābiliyet göstermişti.
Dördüncü bir sebeb de Hazret-i Hüseyin’in tarafdârlarında bulunuyordu ki, Emevîler’in Arab milliyetini esas tutup sâir milletlerin efradına memâlik ta‘bîr ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurûr-u millîlerini kırmaları yüzünden, milel-i sâire Hazret-i Hüseyin’in cemâatine intikamkârâne ve müşevveş bir niyet ile iltihâk ettiklerinden, Emevîler’in asabiyet-i milliyelerine fazla dokunmuş, gāyet gaddârâne ve merhametsizcesine meşhûr fâciaya sebebiyet vermişlerdir.
Mezkûr dört esbâb, zâhirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin ve akrabasına, o fâcia sebebiyle hâsıl olan netâic-i uhreviye ve saltanat-ı rûhâniye ve terakkıyât-ı ma‘neviye, o kadar kıymetdârdır ki, o fâcia ile çektikleri zahmet, gāyet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir sâat işkence altında şehîd edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehîd olduktan sonra ona sorulabilse, Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım diyecektir.
Dördüncü suâlinizin meâli: Âhirzamanda Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm Deccâl’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle dîn-i hakka girerler. Hâlbuki rivâyetlerde gelmiştir ki: Yeryüzünde Allâh Allâh diyenler bulundukça, kıyâmet kopmaz. Böyle umûmiyetle îmâna geldikten sonra nasıl umûmiyetle küfre giderler?
Elcevab: Hadîs-i sahîhte rivâyet edilen, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın geleceğini ve şerîat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccâl’ı öldüreceğini, îmânı zaîf olanlar istib‘âd ediyorlar. Onun hakîkati îzâh edilse, hiç istib‘âd yeri kalmaz. Şöyle ki: O hadîsin ve Süfyân ve Mehdî hakkındaki hadîslerin ifade ettikleri ma‘nâ budur ki:
SAYFA 46
Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyânı kuvvet bulacak. Birisi, nifâk perdesi altında risâlet-i Ahmediyeyi asm inkâr edecek Süfyân nâmında müdhiş bir şahıs, ehl-i nifâkın başına geçecek, Şerîat-ı İslâmiyenin tahrîbine çalışacaktır. Ona karşı Âl-i Beyt-i Nebevî’nin silsile-i nûrâniyesine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek Âl-i Beyt’ten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nûrânî, o Süfyân’ın şahs-ı ma‘nevîsi olan cereyân-ı münâfıkāneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyân ise, tabîiyyûn, maddiyyûn felsefesinden tevellüd eden bir cereyân-ı Nemrûdâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vâsıtasıyla intişâr ederek kuvvet bulup, ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki zâbitân ve efrâd onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşi bir adam, herkese, her askere bir nevi‘ padişahlık ve bir gûnâ hâkimiyet verir. Öyle de, Allâh’ı inkâr eden o cereyân efrâdları, birer küçük Nemrûd hükmünde nefislerine birer rubûbiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev‘inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccâl ise, daha ileri gidip, cebbârâne sûrî hükûmetini bir nevi‘ rubûbiyet tasavvur edip ulûhiyetini i‘lân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile îcâd edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet da‘vâ etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma‘lûmdur.
İşte böyle bir sırada, o cereyân pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ın şahsiyet-i ma‘neviyesinden ibâret olan hakîkî Îsevîlik dîni zuhûr edecek. Yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzûl edecek. Hâl-i hâzır Hristiyanlık dîni, o hakîkate karşı tasaffî edecek. Hurâfâttan ve tahrîfâttan sıyrılacak. Hakāik-i İslâmiye ile birleşecek. Ma‘nen Hristiyanlık, bir nevi‘ İslâmiyet’e inkılâb edecektir. Ve Kur’ân’a iktidâ ederek, o Îsevîlik şahs-ı ma‘nevîsi tâbi‘ ve İslâmiyet metbû‘ makamında kalacak. Dîn-i hak bu iltihâk netîcesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyânına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan Îsevîlik ve İslâmiyet, ittihâd netîcesinde dinsizlik cereyânına galebe edip dağıtacak isti‘dâdında iken, âlem-i semâvâtta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı Îsâ Aleyhisselâm,
SAYFA 47
o dîn-i hak cereyânının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sâdık asm, bir Kadîr-i Küll-i Şey’in va‘dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır. Mâdem Kādir-i Küll-i Şey’ va‘d etmiş, elbette yapacaktır.
Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan sûretine vaz‘ eden, Hazret-i Cibrîl’in as Dıhye ra sûretine girmesi gibi ve rûhânîleri âlem-i ervâhtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hatta ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed-i misâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm’ı Îsâ dinine âit en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil semâ-yı dünyâda cesediyle bulunan ve hayâtta olan Hazret-i Îsâ as, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitse idi ve hakîkaten ölse idi, yine şöyle bir netîce-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil. Belki onun hikmeti öyle iktizâ ettiği için va‘d etmiş. Ve va‘d ettiği için elbette gönderecek.
Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakîkî Îsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havâssı, nûr-u îmân ile onu tanırlar. Yoksa bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.
Suâl: Rivâyetlerde gelmiş ki: Deccâl’ın bir yalancı cenneti var. Kendine tâbi‘ olanları ona atar. Hem yalancı bir cehennemi var. Tâbi‘ olmayanları ona atar. Hatta o kendi merkebini de bir kulağını cennet gibi, bir kulağını da cehennem gibi yapmış. Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır, diye ta‘rîfât var.
Elcevab: Deccâl’ın şahs-ı sûrîsi insan gibidir. Mağrûr, firavunlaşmış, Allâh’ı unutmuş olduğundan, sûrî, cebbârâne olan hâkimiyetine ulûhiyet nâmını vermiş bir şeytân-ı ahmaktır. Ve bir insan-ı dessâstır. Fakat şahs-ı ma‘nevîsi olan dinsizlik cereyân-ı azîmi, pek cesîmdir. Rivâyetlerde Deccâl’a âit tavsîfât-ı müdhişe ona işâret eder. Bir vakit Japonya’nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhît’de, diğer ayağı on günlük mesâfedeki Port Artür Kal‘ası’nda tasvîr edilmiş. O küçük Japon Kumandanı’nın bu sûrette tasvîriyle, ordusunun şahs-ı ma‘nevîsi gösterilmiş.
SAYFA 48
Ama Deccâl’ın yalancı cenneti ise, medeniyetin câzibedâr lehviyâtı ve fantaziyeleridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vâsıtadır ki, bir başında ateş ocağı bulunur. Kendine tâbi‘ olmayanları bazen ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yani diğer başı, cennet gibi tefrîş edilmiş, tâbi‘ olanları oraya oturtur. Zâten sefîh ve gaddâr medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefâhet ve dünya için, yalancı bir cennet getirir. Bîçâre ehl-i diyânet ve ehl-i İslâm için, medeniyet elinde cehennem zebânîsi gibi tehlike getirir. Esâret ve sefâlet altına atar.
İşte Îsevîliğin dîn-i hakîkîsi zuhûr ile ve İslâmiyet’e inkılâb etmesiyle, çendân âlemde ekseriyet-i mutlakaya nûrunu neşreder. Fakat yine kıyâmet kopmasına yakın, tekrar bir dinsizlik cereyânı baş gösterir. Galebe eder. Ve اَلْحُكْمُ لِلْاَكْثَرِ kāidesince, yeryüzünde Allâh Allâh diyecek kalmayacak. Yani ehemmiyetli bir cemâat küre-i arzda mühim bir mevkie sâhib olacak bir sûrette Allâh Allâh denilmeyecek demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyâhûd mağlûb düşen ehl-i hak, kıyâmete kadar bâkî kalacak. Yalnız kıyâmetin kopacağı ânında, kıyâmetin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i îmânın rûhları daha evvel kabzedilecek, kıyâmet kâfirlerin başına kopacaktır.
Beşinci suâlinizin meâli: Kıyâmetin hâdisâtından ervâh-ı bâkiye müteessir olacaklar mı?
Elcevab: Derecâtlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyât-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasıl ki bir insan, sıcak bir yerde iken, hâriçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse, akıl ve vicdân i‘tibâriyle müteessir olur.
Öyle de, zîşuûr olan ervâh-ı bâkiye, kâinâtla alâkadâr oldukları için, kâinâtın hâdisât-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azâb ise elemkârâne, ehl-i saâdet ise hayretkârâne, istiğrâbkârâne, belki bir cihette istibşârkârâne teessürâtları bulunmasını işârât-ı Kur’âniye gösteriyor. Zîrâ Kur’ân-ı Hakîm, her zaman