Bağış Yap
MEKTÛBATOn İkinci Mektub

30

veledi için fedâ eder. Hatta vâlideliğin en basît ve en ednâ derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem‘asıyla yavrusunu müdâfaa için ite atılır, aslana saldırır.

İşte böyle muhterem ve muazzez bir hakîkati taşıyan bir vâlideyi veledinin malından mahrûm etmek, o muhterem hakîkate karşı ne kadar dehşetli bir haksızlık, ne derece vahşetli bir hürmetsizlik, ne mertebe cinâyetli bir hakāret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfrân-ı ni‘met ve hayât-ı ictimâiye-i beşeriyenin gāyet parlak ve nâfi‘ bir tiryâkına bir zehir katmak olduğunu, insaniyetperverlik iddiâ eden insan canavarları anlamazlarsa, elbette hakîkî insanlar anlar. Kur’ân-ı Hakîm’in فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ hükmünü, ayn-ı hak ve mahz-ı adâlet olduğunu bilirler.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

[ON İKİNCİ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَعَلٰی رُفَقَٓائِكُمْ

Azîz kardeşlerim,

O gece benden suâl ettiniz. Ben cevâbını vermedim. Çünkü mesâil-i îmâniyenin münâkaşa sûretinde bahsi câiz değildir. Siz münâkaşa sûretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik bu münâkaşanızın esası olan Üç Suâlinize gāyet muhtasar bir cevâb yazıyorum. Tafsîlini Eczâcı Efendi'nin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız kader ve cüz’-i ihtiyârîye âit Yirmi Altıncı Söz hâtırıma gelmemişti. Size söylememiştim. Ona da bakınız. Fakat gazete gibi okumayınız. Eczâcı Efendi'nin o Sözler’i mütâlaa etmesini havâle ettiğimin sırrı şudur ki: O çeşit mes’elelerdeki şübheler, erkân-ı îmâniyenin zaafından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân-ı îmâniyeyi tamamıyla isbat ederler.

Birinci Suâliniz: Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ve bir kısım benî-âdemin cehenneme idhâli ne hikmete mebnîdir?

Elcevab : Hikmeti tavzîftir. Öyle bir vazîfe ile me’mûr edilerek gönderilmiştir ki, bütün

31

terakkiyât-ı ma‘neviye-i beşeriyenin ve bütün isti‘dâdât-ı beşeriyenin inkişâf ve inbisâtları; ve mâhiyet-i insâniyenin bütün esmâ-yı İlâhiyeye bir âyîne-i câmia olması, o vazîfenin netâicindendir. Eğer Hazret-i Âdem as cennette kalsa idi, melek gibi makamı sâbit kalırdı. İsti‘dâdât-ı beşeriye inkişâf etmezdi. Hâlbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur. O tarz ubûdiyet için insana ihtiyâç yok. Belki hikmet-i İlâhiye nihâyetsiz makamâtı kat‘ edecek olan insanın isti‘dâdına muvâfık bir dâr-ı teklîfi iktizâ ettiği için, melâikelerin aksine olarak, muktezâ-yı fıtratları olan ma‘lûm günahla cennetten ihrâç edildi. Demek Hazret-i Âdem’in as cennetten ihracı ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi, küffârın da cehenneme idhâlleri haktır ve adâlettir.

Onuncu Söz’ün Üçüncü İşareti’nde denildiği gibi, çendân kâfir az bir ömürde bir günâh işlemiş. Fakat o günâh içinde nihâyetsiz bir cinâyet var. Çünkü küfür, bütün kâinâtı tahkîrdir. Kıymetlerini tenzîl etmektir. Ve bütün masnûâtın vahdâniyete şehâdetlerini tekzîbdir. Ve mevcûdât aynalarında cilveleri görünen esmâ-yı İlâhiyeyi tezyîftir. Onun için mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın sultânı olan Kahhâr-ı Zülcelâl’in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünkü nihâyetsiz cinâyet nihâyetsiz azâbı ister.

İkinci Suâliniz: Şeytanların halkı ve îcâdı ne içindir? Cenâb-ı Hakk şeytânı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir. Kabîhin halkı kabîhtir.

Elcevab: Hâşâ, halk-ı şer şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünkü halk ve îcâd, bütün netâice bakar. Kesb, husûsî bir mübâşeret olduğu için, husûsî netâice bakar. Meselâ yağmurun gelmesinin binlerle netîceleri var. Bütünü de güzeldir. Sû’-i ihtiyârıyla bazıları yağmurdan zarar görse, Yağmurun îcâdı rahmet değildir diyemez. Yağmurun halkı şerdir diye hükmedemez, belki sû’-i ihtiyârıyla ve kesbiyle, onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok fâideler var. Bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû’-i kesbiyle, sû’-i isti‘mâl ile ateşten zarar görse, Ateşin halkı şerdir diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış. Belki o kendi sû’-i ihtiyârıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu. Ve o hizmetkârını kendine düşman etti.

32

Elhâsıl: Hayr-ı kesîr için şerr-i kalîl kabûl edilir. Eğer şerr-i kalîl olmamak için hayr-ı kesîri intâc eden bir şer terk edilse, o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur.

Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihâdda hayr-ı kesîr var ki, İslâm, küffârın istîlâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalîl için cihâd terk edilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir. Şerr-i kesîr olur. İşte kâinâttaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve îcâdları şer ve çirkin değildir. Çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır.

Meselâ, melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkıyâtları yoktur. Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Kezâ hayvanâtın dahi şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Âlem-i insaniyette ise, merâtib-i terakkıyât ve tedenniyât nihâyetsizdir. Nemrûdlardan, firavunlardan tut, sıddîkîn-i evliyâ ve enbiyâya kadar gāyet uzun bir mesâfe-i terakkî var. İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyîz ve tefrîk için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklîf ve ba‘s-i enbiyâ ile bir meydân-ı imtihân ve tecrübe ve cihâd ve müsâbaka açılmış. Eğer mücâhede ve müsâbaka olmasa idi, ma‘den-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan isti‘dâdlar beraber kalacaktı. A‘lâ-yı illiyyîndeki Ebû Bekri’s-Sıddîk’ın ra rûhu, esfel-i sâfilîndeki Ebû Cehil’in rûhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyâtîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî netîceye baktığı için, îcâdları şer değil, çirkin değil. Belki sû’-i isti‘mâlâttan ve kesb denilen mübâşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana âittir. Îcâd-ı İlâhîye âit değildir.

Eğer suâl etseniz ki: Bi‘set-i enbiyâ ile beraber şeytanların vücûdundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. اَلْحُكْمُ لِلْاَكْثَرِ kāidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer şerdir. Hatta bi‘set-i enbiyâ dahi rahmet değil denilebilir.

Elcevab: Kemiyetin keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ yüz hurmâ çekirdeği bulunsa,

33

toprak altına konup su verilmezse ve muâmele-i kimyeviye görmezse ve bir mücâhede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede-i hayatiyeye ma‘rûz kaldığı vakit, sû’-i mizâcından sekseni bozulsa, yirmisi meyvedâr yirmi hurmâ ağacı olsa, diyebilir misin ki: Suyu vermek şer oldu. Ekserîsini bozdu. Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan zarar etmez. Şer olmaz.

Hem meselâ, tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta i‘tibâriyle beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa, yirmisi yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: Çok zarar oldu. Bu muâmele şer oldu; bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu. Şer oldu. Hayır, öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta tâifesi dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı. İşte nev‘-i beşer, bi‘set-i enbiyâ ile, sırr-ı teklîf ile, mücâhede ile, şeytanlarla muhârebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiyâ ve milyonlarla evliyâ ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukābilinde, kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvânât-ı muzırra nev‘inden olan küffârı ve münâfıkları kaybetti.

Üçüncü Suâliniz:? : Cenâb-ı Hakk musibetleri veriyor. Belâları musallat ediyor. Hususan ma‘sûmlara, hatta hayvanlara bu zulüm değil mi? Elcevab Hâşâ, mülk onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba san‘atkâr bir zât, bir ücret mukābilinde seni bir model yapıp, gāyet san‘atkârâne yaptığı murassa‘ bir libâsı sana giydiriyor. Hünerini, mahâretini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor. Biçiyor, kesiyor. Seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki: Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin. Bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin. Elbette diyemezsin. Dersen dîvânelik edersin

Aynen öyle de, Sâni‘-i Zülcelâl göz, kulak, lisân gibi duygularla murassa‘, gāyet san‘atkârâne bir vücûdu sana giydirmiş. Mütenevvi‘ esmâsının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, mübtelâ eder. Aç eder,

34

tok eder, susuz eder. Bu gibi ahvâlde yuvarlatır. Mâhiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmâsını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: Beni ne için bu mesâibe mübtelâ ediyorsun? Temsîlde işâret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturacak. Zâten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf bir nevi‘ ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücûddur, hayırdır. Hayat harekâtla kemâlâtını bulur. Beliyyât vâsıtasıyla terakkî eder. Hayat cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder. Kuvvet bulur. İnkişâf eder. İnbisât eder. Kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur. Vazîfesini îfâ eder. Ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkāk eder. İşte münâkaşanızın içindeki üç suâlinizin muhtasar cevabları bu kadardır. Îzâhları otuz üç aded Sözler’dedir.

Azîz kardeşim, sen bu mektûbu eczâcıya ve münâkaşayı işitenlerden münâsib gördüklerine oku. Benim tarafımdan da yeni bir talebem olan eczâcıya selâm et. De ki: Mezkûr mesâil gibi dakîk mesâil-i îmâniyeyi, mîzânsız mücâdele sûretinde cemâat içinde bahsetmek câiz değildir. Mîzânsız mücâdele olduğundan, tiryâk iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesâil-i îmâniyenin i‘tidâl-i demle, insafla, bir müdâvele-i efkâr sûretinde bahsi câizdir. Ve de ki: Eğer senin kalbine bu nevi‘ mesâilde şübheler gelirse ve Sözler’den de cevâbını bulmazsan, husûsî bana yazarsınız. Hem eczâcıya de ki: Merhûm pederi hakkında gördüğü rüya için hâtırıma şöyle bir ma‘nâ geldi ki: Merhûm pederi doktor olmak münâsebetiyle, çok sâlih ve mübârek, belki velî insanlara fâidesi dokunmuş. Ve ondan memnûn olan ve menfaat gören o mübâreklerin ervâhları, onun vefâtı hengâmında kuşlar sûretinde en yakın akrabası olan oğluna görünmüş. Onun ruhuna şefâatkârâne bir hoş-âmedî nev‘inden bir istikbâl ettikleri hâtırıma geldi. O gece burada beraber bulunan bütün dostlara selâm ve duâ ederim.

اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی

Saîd

35

[ON ÜÇÜNCÜ MEKTÛB]

بِاسْمِهٖ

وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

اَلسَّلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰی وَالْمَلَامُ عَلٰی مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰی

Azîz kardeşlerim,

Hâl ve istirâhatimi ve vesîka için adem-i mürâcaatımı ve hâl-i âlem siyâsetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma‘nen de benden sorulduğundan, şu Üç Suâle Yeni Saîd değil, belki Eski Saîd lisânıyla cevâb vermeye mecbûr oldum.

Birinci Suâliniz: İstirahatin nasıl? Hâlin nedir? Elcevab: Cenâb-ı Erhamü’r-râhimîn’e yüz bin şükrediyorum ki, ehl-i dünyânın bana ettiği envâ‘-ı zulmü, envâ‘-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:

Siyâseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünyâ zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlik-ı Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma‘rûz o dağdaki inzivâyı, emniyetli, ihlâslı, Barla Dağları’ndaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamü’r-râhimîn bana Barla’yı, o mağara yaptı. Mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini zaîf vücûduma yüklemedi. Yalnız Barla’da, iki-üç adamda bir vehhâmlık vardı. O vehhâmlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hatta o dostlarım, güyâ istirâhatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhâmlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur’ân’ın hizmetine zarar verdiler.

Hem ehl-i dünyâ bütün menfîlere vesîka verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp affettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur’ân’ın hizmetinde ziyâde istihdâm etmek ve Sözler nâmıyla envâr-ı Kur’âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünyâ dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve

36

şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrîd etti. Bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, bir-iki tanesi müstesnâ olmak üzere, yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlik-ı Rahîmim, o tecrîdi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll-u gıştan âzâde olarak Kur’ân-ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almaya vesîle etti. Hem ehl-i dünyâ bidâyette iki sene zarfında iki âdî mektûb yazdığımı çok gördü. Hatta şimdi bile on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misâfirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler. Bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hâlik-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene ma‘nevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergūbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymaya çevirdi. الحمد للّٰە علی كلّ حال. İşte, hâl ve istirâhatim böyle.

İkinci Suâliniz: Neden vesîka almak için mürâcaat etmiyorsun? Elcevab: Şu mes’elede ben kaderin mahkûmuyum. Ehl-i dünyânın mahkûmu değilim. Kadere mürâcaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu ma‘nânın hakîkati şudur ki, başa gelen her işte iki sebeb var: Biri zâhirî, diğeri hakîkî. Ehl-i dünyâ zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise sebeb-i hakîkîdir. Beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti. Sebeb-i hakîkî ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: Şu adam ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder. Belki dünyamıza karışır ihtimâliyle beni nefyedip, üç cihetle katmerli bir zulmetti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum. Beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi. Mademki nefyimde kader hâkimdir. Ve o kader âdildir. Ona mürâcaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev‘inden bir şeyleri var. Demek onlara mürâcaat ma‘nâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsa idi, o vakit onlara karşı da mürâcaat olunurdu.

Başlarını yesin, dünyalarını tamâmen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyâsetlerini büsbütün terk ettiğim hâlde, düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara mürâcaatla o evhâmlara

37

bir hakîkat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyâsetine karışmak için bir iştihâm olsaydı, değil sekiz sene, belki sekiz sâat kalmayacak, tereşşuh edecekti. Kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezârette bulunuyorum. Hiç bir tereşşuh görünmedi. Demek Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyâsetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibâret olan dünya siyâsetine tenezzüle meydan vermiyor.

Adem-i mürâcaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da‘vâ etmek, bir nevi‘ haksızlıktır. Bu nevi‘ haksızlığı irtikâb etmek istemem.

Üçüncü Suâliniz: Dünyanın siyâsetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun. Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhûd korkuyor musun ki sükût ediyorsun?

Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyâset âleminden men‘ etti. Hatta düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup men‘ edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret-i kâzibeden ibâret olan şân ve şeref-i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet Kaldı ecelim. O, Hâlik-ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayâta tercîh edenlerdeniz. Eski Saîd gibi birisi şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَیْنَنَا لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمٖینَاَوِ الْقَبْرُ Belki hizmet-i Kur’ân, beni hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men‘ ediyor. Şöyle ki:

Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur’ân’ın nûruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi, mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç